Anasayfa > Güncel Yazılar > AB'nin Orta Avrupa'sında Siyasi Sancılar

AB'nin Orta Avrupa'sında Siyasi Sancılar

Umut Korkut

26 Eylül 2006

“Berbat ettik. Hem de azıcık değil, bayağı çok. Hiçbir Avrupa ülkesi bizim yaptığımız aptallığı yapmazdı.” Bu sözlerin sahibi, bir siyasetçiden beklenmeyecek itiraflarla partisin delegelerine günah çıkartan Macaristan’ın Sosyalist Başbakanı Ferenc Gyurcsány. Nisan 2006’da kazandığı genel seçimlerin ardından, Gyurcsány, Mayıs’ta kapalı kapılar ardında yaptığı konuşmasının geri kalanında oldukça kaba bir dille partisinin önceki iktidarı döneminde açıkça hiçbir şey yapmadığını, halka sabahtan akşama dek yalan söylediğini, iktidarlarından gurur duyabilecekleri hiçbir şey olmadığını üstüne basarak vurguluyor. Gyurcsány, yalan söylemenin tüm siyasetçilerin günahı olduğunu, kendisini diğerlerinden ayıranın ise yalan söylediğini açıkça kabul etmesi olduğunu da belirtiyor. Aynı günlerde Polonya’dan gelen haberler, ülkenin 2005 Sonbahar seçimleri’nden beri gördüğü -benim sayımıma göre- üçüncü hükümetinin dağıldığıydı. Polonya siyasetinin bulaştığı yolsuzluğu temizleme sözüyle 2005 yılı seçimlerini kazanan PiS (Kanun ve Adalet), Katolik-Milliyetçi-Muhafazakârlığı birleştirdiği söylemiyle Polonya'nın sorunlarına çözüm olma sözünü tutamayacağı açık. Bu seferki siyasi bunalıma yol açan Başbakan Kaczynski önderliğindeki PiS, LPR (Polonya Aile Ligi) ve Samobroona hükümeti’nden populist politikacı Andrzej Lepper önderliğindeki Samobroona´nın ayrılması oldu. Lepper’e göre, hükümetle partisinin sorunu bütçe üzerindeki anlaşmazlık. Dolayısıyla, Samobroona bütçede kırsal kesim ve tarımın gelişimi, eğitim, sağlık giderleri ve emeklilere ayrılan payın artmasını isterken, Başbakan’ın buna karşı çıkması koalisyonun sonu oldu. Polonya, önümüzdeki Kasım´da yeniden seçimlere gitmeyi tasarlıyor.

İki ülkenin yanı sıra, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nde de süren siyasi çalkantılar Macar Sosyolog Erzsébet Szalai’nin değişiyle Avrupa kapitalizminin yarı-çevre ekonomilerindeki siyasi bunalımı gösteriyor.([1]) Kısaca bir sonuç bildirmek gerekirse, dışlayıcı siyasetin ve de ekonomik reformların değişime ayak uyduramayan büyük bir halk kitlesini kaybeder duruma sokması, hızlıca muhafazakâr partilerin Orta Avrupa’daki yükselmesini son bir yılda daha görünür yaptı. Bu makalede Polonya ve Macaristan’daki siyasi ve ekonomik durumu incelerken, aynı zamanda ekonomik bunalımın karşısında milliyetçi-muhafazakâr partilerin yükselme nedenlerinden de sözedeceğim.

MACARİSTAN’DAKİ SİYASİ BUNALIM

Budapeşte’nin sakin bir sonbahar Pazar sabahına uyanan Macar halkının Başbakanlarının ağzından açıkça seçim kazanmak için siyasette yalan söylendiğini duyması, onları yüzleşmek istemedikleri bir gerçekle yüz yüze getirdi. Siyasi çalkantıları ancak Macaristan’ın Doğu’sundaki ülkelerle özdeşleştirilen Macar halkı, ülkenin kısa zamanda politik ve ekonomik alanda yaptığı değişimlerle Avrupa Birliği’ne girmesinden oldukça gurur duyar. Macar siyaseti genelde sağ ve sol arasında kutuplaşmış olmuş olsa bile, ülkede siyaset büyük krizler çıkmadan yürütülür. Ancak bu sefer, Macaristan ilk defa siyasetin kirliliğini ve ekonomik durumun umutsuzluğunu kendi Başbakan’ın ağzından duydu. Nisan 2006’daki genel seçimleri kazanarak, Macaristan’ın demokrasiye geçişinden beri bir seçimde ilk defa koltuğunu koruyabilen Başbakanı olan Ferenc Gyurcsány’ın başlattığı reformlar hiç de popüler değil. Macaristan’ın 2010 yılındaki genel seçimlerden önce Maastricht kriterlerini yerine getirip, euroya adımını atabilmesi için ülkede sosyal refah devletinin son kalıntıları da tehdit altında. Avrupa Birliği Komisyon yetkilileri defalarca, euroya gecmek için acele edilmemesini isterken, son iki Macar Hükümeti euroya en kısa zamanda geçmeyi Avrupa Birliği üyeliğinden kaynaklanan bir zorunluk olarak halka anlatmaya calışıyor. Dolayısıyla, eğitim, sağlık, emeklilik, vergi sistemi ve çeşitli sosyal destek programlarında yapılan ve de yapılması planlanan değişiklikler, euroya geçmenin yararlarını ifade eden bir söylemle karıştırılıp, halka sunuluyor.

Halkın bu programa olan tepkisi ise karmaşık. Orta Avrupa’ya özel, siyasetteki elit ve halk ayırımı bu konuda da kendini gösteriyor. Daha çok Budapeşte’ye ait liberal elit euroya seçenek görmezken, euro tartışmasını Macaristan’ın tarihsel olarak bağlı olduğu Avrupa coğrafyasına tümüyle yeniden dahil olması için bir zorunluluk olarak görür. Bu görüş, koalisyonun küçük ortağı liberal SZDSZ partisi’nin tabanının isteklerini büyük ölçüde yansıtır. Bunun yanında, geniş halk çevreleri ve özellikle Budapeşte dışında kırsal kesimde yaşayan seçmenin hayatından euro alabildiğine uzak. Budapeşte’nin renkli ve zengin hayatından çok uzak, özellikle kırsal kesimde yaşayan halk - geçmiş yıllara göre alım gücünün artmış olmasına rağmen - hâlâ yoksulluğun pençesinde. Bu yoksulluk özellikle kırsal bölgelerde ve şehirlerin varoşlarında, genelde Çingeneler’in yaşadığı bölgelerde kendini daha da çok gösteriyor. Ancak Macar Sosyalist Partisi MSZP bu kısım halkın yoksulluk sorununu çözmek yerine, daha çok Budapeşte’nin liberal ekonomik elitinin isteklerine yanıt verecek politikalar üretme peşinde. Komünist rejim altında Macar Sosyalist İsçi Partisi’nin 1968’den beri uygulamış olduğu ekonomi politikalarını izleyenler, aslında parti içinde komünist teorinin gerekli kıldığı işçi hakları yerine, ekonomik liberalizmi savunanların gücünü daha iyi gözlemleyebilir. Siyasetin sağında olan bir çok seçmen de aslında, komünizmden beri hiçbir şeyin değişmediğini -Macaristan´daki deyişle- lüks-liberal-solun her şekilde zenginlerin hizmetinde ekonomik politikalar ürettiğini söyler.

Seçmen şu anda gergin bir şekilde Ekim başı yapılacak olan yerel seçimlerde oy vermeye hazırlanıyor. Siyasi ortamdaki gerilimde merkez sağ muhalefetteki Fidesz’in ve de partinin aşırı sağa çok yakin duran lideri Orbán’in rolü büyük. Son haftalarda ekonomik krizi kullanarak, yerel seçimleri Hükümet’in geleceği için bir tür referandum olarak kabul ettirmeye çalışan Orbán, konumunu Başbakan’ın bu konuşmasının açığa çıkmasının ardından daha da güçlendirebilir. Ancak Orbán’ın populist sağ partisi Fidesz’in de ekonomik politikaları ancak orta sınıfın hizmetinde. Orbán, ekonomik siyasetini özellikle küçük ve orta ölçekli firmaların geliştirilmesine odaklıyor. Bu firmalara, Avrupa Birliği üyeliğinden kaynaklanan rekabetçi ortamda var olabilmeleri için devlet destekli kredi sağlanması, bu firmaların calıştırdıkları personel için ödedikleri sosyal katkıların düşürülmesi gibi Fidesz kaynaklı politikalar, Macar siyasetini genel seçimler öncesi yeterince meşgul etti. Aynı partiler sayıları, istatistiklere göre, 800-900 bini bulan aşırı yoksulluk sınırının altında, bir Avrupa Birliği ülkesinde üçüncü dünya standardlarında hayat süren grubun sorunları için çözüm üretmede daha yavaş kaldılar. Bu aşırı yoksulların büyük bölümü Çingeler.

Nisan 2006 seçimlerinden önce Çingeneler’in oylarını partisine çekmeyi amaçlayan Orbán, Çingene organizasyonu Lungo Drom’u da Fidesz’in başını çektiği sağcı birliğin altına aldı. Bu amaçla, kapsayıcı bir milliyetçilik kavramı sağcı birliğin söylemine yerleştirdi. Gözden kaçan bir konu ise, Orbán’ın Çingeneleri partisine oy vermeğe davet ederken “çalışan, ekmeğini alın teriyle kazanan” herkesin Macar milletine ait olduğu söylemiydi.([2]) Ancak bu söylem kendi içinde oldukça dışlayıcı: Endüstriyel toplumlarda, iş bulabilmenin bireyin eğitimine, hareket kabiliyetine, ve kişisel bağlantılarına bağlı olduğunu biliyoruz. Her türlü haberleşme ağının dışında, bir çeşit kırsal gettolarda yaşayan aşırı fakir bu halk, acaba calışmak için yeterli beceriye sahip değilse, Orbán’ın “kapsayıcı” milliyetçilik kavramının dışında mı kalmalı?

Gene de ülkedeki siyasi ve ekonomik bunalım bir muhalefet partisinin ekonomik programından çok, iktidardaki koalisyon hükümetini ve de Başbakan’ı ilgilendirir. Bu bakımdan Gyurcsány’ın yukarıda belirttiğim sözleri düşünüldüğünde, tartışılması gereken asıl konu ise bir Başbakan’ın hükümetlerinin yönetimini tanımlarken neden bu derecede kaba sözlere gerek duyduğu ve de bu sözlerinin ortaya çıkmasının ardından istifa edip, etmeyeceği. Ferenc Gyurcsány sözlerin ortaya çıkmasının ardından istifa etmeyi ancak üç dakika düşündüğünü, fakat başladıkları ekonomik programın tamamlanması ve Macar siyasetinin yalandan arınması için istifadan vazgeçtiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Sólyom ise, Gyurcsány’ın konuşmasının ülkede yarattığı ahlâki krize dikkat çekerken, onu istifaya çağırmaması dikkat çekti. Ancak, Sólyom’un dikkat çeken bir diğer sözü ise Başbakan’ın günahını temizlemek için Macaristan’ın son 16 yılda yerleştirdiği demokratik değerlerin içini boşaltması. Muhalefet ise, bu hükümetin sona ermiş olduğunu, Başbakan’ın hemen istifa edip, ülke yönetimini ekonomi uzmanlarının oluşturacağı bir hükümete bırakmasını önerdi. Ancak, Başbakan yerini bırakmamaya kararlı. Devlet Televizyonu’ndan istifa etmeyeceğini açıklamasının ardından, Pazartesi gecesi merkez sağ partinin ve de medyanın kışkırttığı aşırı milliyetçiler ve bir kısım futbol holiganı televizyondan Başbakan’a yanıt vermek istediler. Çıkan olaylar tarihi televizyon binasında yoğun hasara ve de birçok polisin yaralanmasına yol açtı. Ortaya çıkan kriz, 1956 devriminden yarım yüzyıl sonra Macaristan’ın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve de politik krizin boyutlarını da gösteriyor.

Macaristan’ın şu anki ekonomik önceliği ülkenin euroya Orta Avrupalı komşularının arkasında kalmadan geçmesi. İktidardaki Sosyalist ve Liberal partilerin oluşturduğu koalisyon, 2010 yılı öncesinde euro kriterlerini yakalamayı umarken, Merkez Bankası Başkanı’nın başını çektiği bazı analizler bütçe açığına bakarak ülkenin euroya 2012-2013’den önce giremeyeceğini yineliyor. Bu analizler Bulgaristan’ın bile euroyu Macaristan’dan önce kullanıma sunacağı yönünde. Koalisyon hükümeti %10’u bulan bütçe açığını aşağı çekmek amacıyla ülkenin sağlık ve emeklilik sistemlerinde derin bir reformu amaçlıyor. Bunun yanı sıra, vergilerin yükseltilmesi ve kamu sektörünün daraltılması da reformlar arasında. Reformlara Gyurcsány’ın partisinin içinden de yoğun tepki var.

İşte burada akla gelen, çok başarılı bir işadamı olan Gyurcsány’ın konuşmasının, parti içinde Gyurcsány’ın daha da güçlenmesini istemeyen bir kısım partili tarafından medyaya sızdırılmış olabileceği. Gyurcsány’ın liberal ekonomik politikalarının katı sosyalistler tarafından yoğun tepki çektiği bilinen bir gerçek. Gyurcsány’ın kullandığı bu kaba dilin nedeninin de parti içindeki bu gruba ülkenin içinde bulunduğu durumu açıkça göstermek olduğu düşünülüyor. Ekonomik siyasetini Blair önderliğindeki İngiliz İsçi Partisi’nin ekonomi politikalarıyla özdeşleştiren Gyurcsány, ekonominin rekabet yeteneğinin artmasının toplumsal dayanışmayı olumsuz etkilemeyeceğini düşünmekte. Gyurcsány’ın bu konuda yazmış olduğu kitabını, hızlıca İngilizceye çevirtip 2005’teki Avrupa Birliği dönem başkanlığı bitmeden Blair’e bizzat kendisinin hediye edecek kadar politikalarından emin olduğunu da biliyoruz. Ancak Macaristan’daki siyasi söylem halkı fakirleştiren ekonomik politakaları, halkın refahını arttıracak boyuta getirmeyi bir türlü beceremiyor.

Krizin nasıl sonuçlanacağını değerlendirirken üzerinde durmamız gereken iki konu var. Birincisi, bu olayların aslında Başbakan’a seçim öncesi oldukça iyi bir koz verebileceği. Sonuç olarak Gyurcsány kendini hatasını kabul edebilen, ülkenin ekonomik durumunu düzeltmeye çalışan, uyumlu bir siyasetçi olarak gösterirken, karşısındaki muhalefeti gürültücü militarizmle bağdaştırmayı başardı. Macar halkı da Başbakan’ın istifasına temkinli yaklaşıyor. Genel olarak anketlerin gösterdiği, Gyurcsány’ın de söylediği gibi, halkın politikacıların yalancılığını demokratik sistemle özdeşleştirmiş olması. Tartışılması gereken ikinci konu ise ülkedeki merkez sağın aşırı milliyetçi gruplarla olan bağlantıları ve muhafazakârlığın Polonya ve Slovakya’nın ardından Macaristan’daki yükselişi.

Olayların gösterdiği gibi, son seçimlerde almış olduğu oy oranın üzerinde destekçisinin olduğu belirgin olan aşırı sağ, hükümeti komünist diktatörlüğün devamı olmakla suçlayıp hala gençleri sokaklara taşıyabiliyor. Avrupa Birliği’nin üyesi olan ülkede hâlâ Birinci Dünya Savaşı’nı Macaristan’ın çevresindeki ülkelere toprak kaybı ile bitiren Trianon Antlaşması’nı ret etmek oldukça yaygın. Sakin bir Fransız kasabası olan Trianon, antlaşmanın bu yıl dönümünde Macar aşırı milliyetçilerinin gösterisine sahne oldu. Fidesz partisinin başkanı Orbán’da dahil olmak üzere, pek çok Macar özel arabalarının tamponuna hala gururla Trianon öncesi Macar topraklarını gösteren bir harita çıkartması yapıştırır. Bu gururla taşınan harita ise bugünkü Romanya’nın Transilvanya bölgesinin yanı sıra Slovakya ve Hırvatistan’ın büyük bölümünü de kapsayan tarihi Macaristan topraklarını içerir. Ayrıca, Almanya’dan görmeye alışık olduğumuz ırkçı dazlakların Macar versiyonları Budapeşte sokaklarında sık sık karşımıza çıkıyor. Kısacası ekonomik büyümenin çözemediği fakirlik ve işsizlikle boğuşan bu gençler, Başbakanlarına sinirlenip ortalığı dağıtmadıkları zamanda, makûs tarihlerini lanetleyip, “Yahudi komünistleri” günah keçisi olarak görüp, avuntuyu İmparatorluk zamanındaki şanlı geçmişlerinde arıyorlar.

POLONYA’DAKİ SİYASİ BUNALIM

Polonya’nın 2005 Sonbahar seçimlerinden sonra girmiş olduğu siyasi bunalım ise tipik bir şekilde, ekonomik liberalizmdeki sorunların demokratik alanda kazanılmış hakları yani politik liberalizmi geriye götürmesine dönüşüyor. Demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişin başladığı ‘90’ların sonundan beri ardı ardına halkı siyasetten soyutlayan hükümetlerin bundaki sorumluluğu büyük. Bu durumda, siyasatten soyutlanmış halk 2005 yılı seçimlerinde ya sandığa gitmedi ya da muhafazakâr partilere oyunu verdi. Hem hükümet hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde PiS partisi liberallerin ve de solcuların önünde kazanan taraf oldu. Macaristan’daki merkez sağ muhalefetten bir adım daha ileri giderek, PiS tüm rejim değişikliğinin aslında başarısız olduğunu, Polonya´nın rejim değişikliğinin yol açmış olduğu yolsuzluk, kültürel çöküntü ve ekonomik bunalımdan kurtulabilmesi için, rejim değişikliğini yeniden başlatması gerektini belirtiyor. Bu seferki rejim değişikliğinin ahlâklı, töresel ve dürüst olma şartı var. Oldukça muğlak görünen bu istemin ne anlama geldiğini biraz daha yakından değerlendirmek istiyorum. İşe Polonya´nın komünizme muhalefet eden Dayanışma Sendikasının 1980´lerde kullanmış olduğu muhalif söylemi değerlendirmekle başlamakta yarar var.

1980'lerde adını duyurmaya başlayan sendika, Polonya halkının ayrı özelliklerini göz ardı edercesine, komünist diktatörlüğü Polonya´ya getiren “onlar” karşısındaki halkı “biz” olarak bir araya getirdi. Amaç, diktatörlüğü yıkmak olunca Dayanışma sendikasi geniş kitleleri arkasına toplayarak insan hakları soylemini, halkın yabancı diktatörlükten kurtulma özlemiyle birleştirdi. Kısa sürede, hem kültürel elit hem de geniş halk kitlelerini kapsayıcı bir şemsiye altında toplayabilen hareket, en sonunda komünist parti iktidarını masaya getirip, ülkeyi demokrasiye geçirebileceğini gösterdi. Ancak Amerika’lı sosyolog David Ost’un birçok eserinde de söz konusu ettiği gibi,([3]) bu hareket 1990 sonrası bu sefer işçi sınıfını siyasetten ve ekonomik değişimle ilgili karar verme mekanizmalarından soyutlayan, paternalist bir çizgiye geldi. Eski Doğu Bloku´nun diğer ülkelerinde de olduğu gibi, Polonya’da da halk kitleleri siyasi ve ekonomik değişim konusunda en başta “bizim” hukumetimiz söylemiyle ortaya çıkan yeni siyasi elite tam güveni gösterdi ve değişimin yönünü ve amacını çok da sorgulamadı. Ancak, küresel kapitalizm ve Avrupa Birliği’nin istekleri doğrultusunda özelleştirmeler ve istihdamın kısılması, ekonomik değişimin işçi ve köylü sınıflarını kaybeder duruma getirmesine yol açti. Merkez sağ ve soldaki partilerin hiç birinin bu sınıfın sorunlarına cözüm üretememesi de, bu sınıfın rejim ve sistem degisikliğini ahlâksal açıdan sorgulayan partilere kaymasına yol açtı. 2005 yılı seçim sonuçları bunun en iyi göstergesi.

PiS ya da LPR gibi partilerin iktidarlarının güçlenmesinde Katolik Kilisesi’nin rolünü de bu incelemeye katmak zorundayız. Polonya´daki Katolik Kilisesi Komünizme karşı Polonya halkına sığınak yarattı. Kilise daha sonra ise Avrupa Birliği´nin öne çıkarttığı laik batılılaşmaya karşı çıktı. Bu bağlamda, özellikle Radio Maryja’nın etkisinden söz etmek istiyorum. Adından da belli olabileceği gibi, Polonya Katolik Kilise’sine yakından bağlı olan bu radyo istasyonunu, Polonyalı yazar Andrzey Stasiuk’un ağzından anlatmakta yarar var.

Radio Maryja’yı büyük bir tutkunluk ve merak ile bir zaman önce dinledim. İlk önceleri radyoya geceleri belli bir dinleyici grubunun doğrudan konuştuğu bir dalgaya geçtiğinde dikkat ettim. Bundan önce, radyo veya televizyonda buna benzer hiç bir şey duymamıştım. En sade, yapmacıksız insanlar bu radyo istasyonunu aradı. Fakir, yalnız, yaşlı, en kırsal kesimin en küçük köyünden olanlar, emekliler, düşkünler, işsizler. Diğer programlar veya yayın istasyonları tarafından düşünülmeyen tüm renkler buradaydı. Yeni piyasa ekonomisinden eksik olan, unutulan, dezavantajlı olan herkes. Bu insanların sesleri aslında bizim otobüste, sokakta, hastanelerin bekleme odalarında, kullanilmış eşya mağazalarında, ucuz yemek dükkanlarında duymaya alışık olduğumuz seslerdi. Kendi sefalet ve üzüntülerinden söz ettiler. Radio Maryja’ya konuştular, çünkü onları dinleyecek kimseleri yoktu.([4])

Kısaca, daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi, 1990'ların ekonomik ve siyasi elitinin en büyük yanlışı halkı değişimden dışlamak ya da bir şekilde halkın reformlara desteğini doğal karşılamak olmuştur.([5]) Bu sürecin içine, bir de solcu hükümetle bağlantılı yolsuzlukların ortaya çıkması girince, rejim değişimini baştan başlatmaya kararlı olan PiS gibi partiler secimlerde büyük başarılara ulaştı. PiS partisi yolsuzlukların Polonya’yı saran ahlâki çöküntünün bir sonucu olduğunu, bu sonucu değiştirmek için ise toplumun hizaya çekilmesi gerektiğinden söz ediyor. Bu hizaya çekme, medyaya karşı düşmanlık, gösteri ve toplantı haklarında kısıtlama, kadın ve cinsel tercihlerine göre azınlık durumunda olanların haklarına saldırı, daha da ilerisi Adalet Bakanı tarafından ölüm cezasının yeniden uygulamaya konmasını isteme gibi konularda kendini gösteriyor. Bu noktada konuşulması gereken bir konu, hem Macaristan hem de Polonya’da tam da demokratik kurumlar yerleşti derken bir anda, küçük bir kıvılcımla, kazanılmış hakların nasıl tehlikeye girebildiği.

SONUÇ: EKONOMİK ÇÖKÜNTÜ, POLİTİK LİBERALİZMİ NASIL GERİYE GÖTÜRÜYOR?

Macaristan’da şu anda gözlerden kaçan bir “devrim” var. Bir “Milli Devrim Komitesi” kurulmuş, bu devrimin liderleri Parlamento’yu yuvarlak masa toplantısıyla rejim değişikliğini tartışmaya çağırıyor. Nisan ayında seçilmiş hükümetin dağılmasını ve bundan sonraki seçime dek, teknokratlar liderliğinde bir hükümet kurulmasını istiyor. Ayrıca bu Komite, Avrupa Birliği üyeliğinin ülkeye kaça mal olduğunu, bundan sonra Avrupa Birliği’nden gelecek fonların da nasıl kullanılacağını bilmek istiyor. Bu duruma bakarak düsünebiliriz ki, sanki Macaristan yeniden demokrasiye geçiyor. Aslında, bu Milli Devrim Komitesi, Macaristan’da seçim sonuçlarına göre yok olduğunu düşünebileceğimiz aşırı milliyetçilerin yeniden ortaya çıkması için yeni bir umut. Dolayısıyla, bu Komiteyi önceki yuvarlak masa toplantılarına katılan muhaliflerden ayıran yön de etkin olan aşırı milliyetçi söylemi. Şu anda, Gyurcsány’ın yalanına karşı ayaklanmış olan halkın temsilciliğine savunan “Milli Devrim Komitesi”, Hunlar’dan başlayan, Hunlar’ın runik (işaret) yazısıyla yeniden Macarca’yı düzenlemeyi öğreten, daha sonra bu temele Hristiyanlığı ve Macar Hristiyanlığı’nın simgesi olan Aziz István’ın Tacı’nın ilke ve öğretisini kutsayan bir milliyetçilik savunmaya çalışıyor. Bu milliyetçiliğin görünen düşmanı “Yahudi Komünistler” ve onları görünmeyen bir biçimde destekleyen Amerikan ve İsrail lobisi. Bu bulanık milliyetçiliğin halkın ekonomik sorunlarıyla ilgili çözümü belirsiz olsa bile şu andaki iktidara karşı alternatif olmak için ortaya çıkmış olması önümüzdeki günlerde daha çok tartışılacak.

Benzer biçimde, Polonya’daki Katolik-milliyetçi PiS, halkın ekonomik sorunlarının dışarısı kaynaklı olduğunu söylerken, Polonya’nın Almanya ile olan ilişkisi yerine, bir Polonya-Amerika Birlesik Devletleri (ABD) ekseni yerleştirmek istiyor. Hükümet Avrupa Birliği´ne de mesafeli. ABD ve Polonya´nın muhafazakar ve din bazlı siyasetini ön planda tutan bu eksenden dolayı Polonya’nın Irak’ta asker bulundurması, Polonya Dısişleri Bakanı’nın deyişiyle, Irak halkının kendisi gibi dindar olan Polonya gibi bir ülkeden gelecek askere olumlu gözle baktığı ve kutsal yerlerinin korumasını rahatça emanet ettiği. Polonya’daki hem iç hem de dış siyasetteki bu dini yapılanmayı biraz daha yakından değerlendirmekte yarar var. Avrupa Birliği normlarına aykırı olarak, kurtajı tamamen dinci bir yaklaşımla reddeden ve cezalandıran Polonya hukuku, 2002 yılında bir kadının kör olması pahasına kürtaj hakkını elinden almıştı. Kilisenin son iktidarla beraber Polonya siyaset sahnesine iyice yerleşmiş olması, Papa’nın bile dikkatini çekerek en son Polonya gezisinde Katolik Kilisesi’ni siyasetten uzak kalmaya cağımasını beraberinde getirdi. Bu yeni siyasi akımın Polonyalı´nın ekonomik sorunlarını çözmede göstereceği başarıyı önümüzdeki aylar gösterecek. Ancak şu ana dek olan gidiş, gençlerin siyasi bunalımlardan yılarak kendilerine daha yüksek maaşlar öneren Batı ülkelerine artan göçü.

Avrupa Birliği ise şu ana dek iki ülkedeki gelişmeleri hep Macaristan ve Polonya´nın iç sorunu olarak değerlendirdi. Ancak Birlik tarafından üyeliğinin otomatik refah ve istikrar getirmediğinin görülmesi, ileri de Avrupa Birliği üyelik şartlarının politik haklar yanında, ekonomik refahın eşit dağıtılmasını da öngören bir düzene sokulmasını gerekli kılabilir.

[1] Erzsébet Szalai (2004) Az elso válaszkísérlet, Budapeşte: Nemzeti Tankönyvkiadó.

[2] Magyar Nemzet www.mno.hu

[3] David Ost, (2005) The Defeat of Solidarity Anger and Politics in Postcommunist Europe, Ithaca and London: Cornell University Press.

[4] Andrzej Stasiuk, ‘A Varsavia governa il Medio Evo’, L’espresso.

[5] Umut Korkut (2005) The Relationship between Democratization and Invigoration of Civil Society: The Case of Hungary and Poland, East European Quarterly, 39, 2, Haziran: 149-177.