Anasayfa > Güncel Yazılar > Suç ve Ceza

Suç ve Ceza

Cem Terzi

06 Ekim 2006

Bildiğiniz gibi üniversiteler aklın ve bilimsel değerlerin geçerli olduğu öğretim kurumlarıdır. Ama ne yazık ki bugün üniversitemizde, üniversitelerimizde üniversiter değerlerle bağdaşmayan bir süreç işlemektedir ve bu süreç Dokuz Eylül Üniversitesi’nde “amirini küçük düşürmek” suçundan Prof. Dr. İzge Günal’ın üniversitedeki görevine son verilerek cezalandırılmasına kadar dayanmıştır.

Biliminsanlarını düşüncelerini ifade ettikleri ya da eylemleri için cezalandırma çabaları hep süregelmiştir.

Bertrand Russell, Cambridge’de öğretim görevlisiyken, savaşa karşı çıkması ve barışçı görüşleri savunması yüzünden 1961’de görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Üstelik, resmî makamlar kütüphanesine de el koymuştu. Ama Russell hayatı boyunca, inanç ve ifade özgürlüğünü savundu ve savaşa karşı çıktı. ABD’nin Vietnam’da işlediği suçları mahkum etmek için uluslararası bir mahkemenin kurulmasına öncülük etti. Bu mahkeme onun adını taşıdı. Doksan küsur yaşında, sokaklarda yapılan savaş karşıtı gösterilere ve oturma eylemlerine katıldı.

BİR BAŞKA ATMA DENEMESİ VE ÖRNEK EVRENSEL TAVIR

Prof. Edward Said, 2000 yılında Lübnan sınırındaki bir İsrail karakoluna taş atınca, Columbia Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliğine son verilmesini isteyenler olmuştu. Bunun üzerine Rektör Jonathan R. Cole, akademik özgürlük çerçevesinde Said'i savunan bir yazı kaleme almıştı. Bu yazıdan bazı kesitlerle rektörün bu zor duruma nasıl yaklaştığını anımsayalım:

“... Akademik özgürlükten kasıt, bütün öğretim görevlilerinin, sınıflarında konularını tartışırken özgür olmalarıdır; bu özgürlük, araştırma ve bu araştırmaların sonuçlarını yayımlama özgürlüğünü de içerir. ... Öğretim görevlileri fikirlerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal alanda kurdukları ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılmaz ... Kısacası, üniversite, bir görevlisinin fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, bunlar yargının alanına girse bile müdahale etmeyebilir. Karşılığı, hal ve şartlar belirler. ... Bir üniversite için, bireyin siyaseten baskın bir ideolojinin titreten-felç edici etkisinden korkmaksızın, görüşünü ifade etmekte kendisini özgür hissetmesinin güvence altında olmasından daha temel bir ikinci şey yoktur. ... Fikirler, sınıf içinde veya dışında kamusal ifade buldukça anlam taşır; bazı fikirler bize çirkin gelebilir, 'doğruluk' mefhumumuza aykırı düşebilir, yargılarımıza veya kabullerimize meydan okuyabilir, ama ne olursa olsun akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikçe güvence altında olmaları gerekir. ... Bu nedenle, Said'in etrafında süregiden son tartışma da bizi rahatsız etmemelidir; yeter ki tartışma özgür fikir alışverişine zincir vurma veya Profesör Said'e yaptırım uygulama çanlarını içerir hale gelmesin. Hepimizi ve akademik özgürlüğü tehdit eden işte tam da Said'in ifade özgürlüğünü ya da eleştirilerini sınırlama düşüncesinin kendisidir. Öğretim üyelerimizin görüşlerine yönelik bu tür kısıtlamalarn, bu üniversitenin saygın bir özelliği açısından uzun süreli olumsuz etkileri olabilir: Bu özellik, çoğunluğun kabul edilemez görebileceği fikirlere karşı hoşgörü göstermektir....”
 

Bu örnek, akademik özgürlüğün korunması için harekete geçen ve Edward Said’in üniversitede kalmasını sağlayan bir rektörün ibretlik sözleri...

ÜNİVERSİTEDE OTORİTARYEN ZİHNİYET

Biz de ise üniversiter yaşamdaki otoriter, merkeziyetci, keyfî ve bazen baskıcı yönetim, 12 Eylül rejiminin YÖK yasasının armağanıdır. 1402 sayılı yasa ile binlerce öğretim görevlisini görevden uzaklaştırma faciası belleklerimizde yerini almıştır. Yükseköğretim Yasası yayımlandığı 1981 yılından bu yana defalarca değiştirilmesine karşın anti-demokratik ve baskıcı özellikleri korunmuştur. Üniversitelerde tüm yetki tek bir kişiye; rektöre bırakılmıştır. Disiplin yönetmeliği, yapılan değişikliklerle öğretim üyelerine yasal şiddet uygulanmanın bir aracı haline getirilmiştir. Yükseköğretim dünyası, bilimsel örtülü otoriter zihniyetin egemenliği altındadır. Üniversiteler mutlak yönetim gücüyle donanmış tek bir kişinin adeta şahsi iktidarı ile yönetilmektedirler. Mutlak iktidar peşinde koşanlar bunu asla elde edemezler. Mutlak iktidar, doğası gereği imkansızdır. Üniversitede aşırı merkeziyetçi ve hiyerarşik yapılanma yaratıcılık ve özgürlükle bağdaşmaz. Üniversite ötekine tahammüllün garanti altına alındığı yerdir aslında.

ÖNCE İŞÇİLER ATILDI SONRA PROF.DR. İZGE GÜNAL

Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’nün paravan şirketi -taşeron şirketi-, Güzel İzmir, DİSK üyesi Genel-İş sendikasında örgütlenen işçilerden 213’ünü geçtiğimiz Ağustos işten çıkardı. Temizlik ve taşıma gibi aslında süreklilik arz eden, geçici olmayan ve sağlık hizmetinin bir parçası olan bir işte çalışan bu işçiler, iş güvencesi sağlamak adına sendikalaşmışlardı.

Asgari ücretle geçinmeye çalışan bu insanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş güvencesi sağlanması için sendikalaşması kadar doğal ve haklı bir çaba olamaz.

Topluma öncülük etmekle görevli olan, toplumsal barışın sağlanmasına ve toplumun gelişmesine katkı sunmak için kurulmuş olan üniversite, işçisinden örgütlenme hakkını esirgememeliydi ve onunla mahkemelik olmamalıydı ama oldu...

Prof. Dr. İzge Günal’ın atılan işçilerin geri alınmasını talep eden 4000’e yakın destek imzasını rektöre iletmek isterken seçtiği yol, “amirini küçük düşürmek” suçlaması ile üniversiteden atılmasına yol açmıştır.

Ceza, isnat edilen suç ile orantısızlaştıkça, bir güç gösterisine dönüşür ve adalet duygusunu rencide eder.

Prof. Dr. İzge Günal alanında çok sayıda bilimsel yayına sahip olan bir öğretim üyesidir. Günal’ın ortopedi alanında yurtdışında üniversitelerde eğitim kitabı olarak kullanılan bir kitabı vardır. Birçok yerli ve yabancı bilimsel derginin hakem kurullarında görev almıştır. Çalışmaları yurt içinde ve yurtdışında birçok ödüle lâyık görülmüştür. Mesleğini maddi kazanca tahvil etmek yerine üniversitenin kamusal nitelikte bir bilim ve eğitim kurumu olarak kalması için yüreğinden geleni inatla savunmuştur. Ayrıca ülkemiz akademik dünyasında maalesef var olan bilimsel etik kaygısızlığına direnmiş, bilim etiğini savunmayı kendisine iş edinmiştir.

ÜNİVERSİTELERDE NELER OLUYOR?

Prof. Dr.İzge Günal bu özellikleri ile emekten ve emekçiden yana bir tavır alırken son yıllarda üniversitelerimizde neler olmaktadır? Devlet tarafından finanse edilen yüksek öğretim kurumları, Özal döneminden itibaren adım adım piyasa güçleri ile yüz yüze gelmeye ve serbest girişimin rekabetçi ruhunu benimsemeye zorlanmışlardır. Kamu kurumlarına “işletme kültürü”nün yerleşmesini sağlamak amacıyla bu kurumların bütçelerinden kesintiler yapılmıştır. Üniversiteler kendi yaratacakları döner sermaye gelirlerine bağımlı hale getirilmiştir. Bu kurumlara yapılan merkezî desteğin korkak bir bağımlılık kültürü yarattığı insanların bilinçlerine yerleştirilmiştir. Bir kısım akademik camia bu değişime direnmek yerine işletme kültürünü kucaklamış ve gönüllü bekçisi olmuştur. Özal’ın tohumlarını ektiği serbest piyasa politikalarına zayıf da olsa direnen toplumsal muhalefet 2001 ekonomik krizinin etkisiyle iyice kırılmış ve toplumun zihin dünyasına “piyasa metaforu” yerleştirilmiştir. YÖK’ün de üniversiteler için hazırladığı ve uyguladığı proje, bu metafora uyum projesidir. Bu proje üniversiteleri ‘teori’ye ev sahipliği yapmaktan piyasaya teslim etme sürecidir: Adı, girişimci üniversitedir, para kazanan üniversitedir, kendi başının çaresine bakan üniversitedir, piyasa yönlendirmeli üniversitedir, talep merkezli üniversitedir, piyasa dostu üniversite’dir... Kamu yararı kaygısı olmayan bir serbest girişimciliğin ve parası olanın yüceltilmesi projesidir.

İkinci öğretim programları, yaz okulları, sertifika programları, tezsiz yüksek lisans uygulamaları, projecilik - döner sermaye uygulamaları, kampüslerin ticarileştirilmesi, öğrenci harçlarının öğrenci başına cari hizmet ödeneğinin yarısı seviyesine çekilmesi gibi uygulamalar, YÖK’ün üniversiteleri ticarileştirme çabalarıdır.

Öte yandan, kurulduğundan bu yana süregelen siyasi ve örgütsel olarak merkeziyetçi otoriteryenliğin sürdürülmesinden asla vazgeçilmemektedir.

AKADEMİK ÖZGÜRLÜK

Oysa, akademik özgürlük, herhangi bir kimse tarafından cezalandırılma korkusu olmaksızın inandığını öğretme, akademik veya akademik olmayan konularda çoğunluğun paylaşmadığı görüşleri savunma ve kendi anladığı şekliyle bilgi ve fikirlere göre hareket etme hakkıdır.

Düşünceleri yolunda eyleme geçenler genellikle yalnız kalırlar, ama bazen yalnızlık, mevcut duruma hoşgörü göstermekten ya da haksızlığa uyumculuktan çok daha iyidir.

Prof. Dr. İzge Günal ise yalnız kalmayacaktır. Çünkü kendisine verilen ceza, isnat edilen suç ile orantısızdır, bir güç gösterisidir ve adalet duygumuzu rencide etmektedir.

Prof. Dr. İzge Günal’ın hiçbir fikrine katılmayabilirsiniz. Hiçbir davranışını onaylamayabilirsiniz ama onun üniversiteden koparılmasına seyirci kalmak sizin de içinde olduğunuz üniversiter yaşamın daha da otaritaryen olmasına izin vermek demek olacaktır.

‘Küçük düşürücü’ olan Prof. Dr. İzge Günal’ın toplanan imzaları sunma biçimi değil, üniversitelerin işletme kültürüne ve piyasa değerlerine teslim olmasıdır. Üniversitenin otoritaryen zihniyetle yönetilmesidir. ‘Küçük düşürücü’ olan, bir üniversitenin çalışanlarının ve bu çalışanlarına sahip çıkan öğretim üyelerinin sözlerine kulak asmamasıdır.

İzge Günal görevine geri dönmelidir. Bu Günal’dan çok eşitlikçi, demokratik ve özgür üniversite ideali için gereklidir.