Anasayfa > Güncel Yazılar > Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi Paneli: Psiko-Politik Açıdan Milliyetçilik, Irkçılık, Linç

Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi Paneli: Psiko-Politik Açıdan Milliyetçilik, Irkçılık, Linç

08 Mayıs 2007

TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBESİ PANELİ

12 ŞUBAT 2007

“Psiko-Politik Açıdan Milliyetçilik, Irkçılık, Linç”

MODERATÖR:

Yrd. Doç. Dr. Murat Paker

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

KONUŞMACILAR:

Doç. Dr. Ferda Keskin

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

Prof. Dr. Melek Göregenli

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Yrd. Doç. Dr. Murat Paker

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

YER:

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ

KUŞTEPE KAMPÜSÜ, BÜYÜK SALON

DESTEKLEYEN:

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ

KLİNİK PSİKOLOJİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI

HRANT DİNK’İN ANISINA...

Murat Paker:

Hepiniz hoş geldiniz. Türk Psikologlar Derneği İstanbul şubesinin düzenlediği Ayrımcılık, Ötekileştirme panel dizisi kapsamında düzenlediği “Psiko-politik açıdan Milliyetçilik, Irkçılık, Linç” başlıklı panelimize birazdan başlayacağız. Önce kısa bir hoş geldiniz giriş konuşması için Türk Psikologlar Derneği (TPD) İstanbul Şubesi Başkanı Psikolog Ayla Dönmez’i davet ediyorum.

Ayla Dönmez (Psikolog, TPD İstanbul Şubesi Başkanı):

Evet Murat beni sınırladı baştan çok kısa diye, diyorum ki belki kısa yapmayacağım bakalım. Evet, hepiniz hoş geldiniz değerli konuklarımız. Bugün burada derneğimizin bu yıl başlattığı etkinliklerden olan paneller dizisinin ikincisini yapıyoruz. Geçen panelimiz nöropsikoanalizdi ve ilgi çekti. Bu panelleri bir, mesleğin kendi konularıyla ilgili iki, toplumsal yaşamın önümüze getirdiği sorunlarla ilgili olmak üzere iki konu üzerinden götürmeyi hedefliyoruz. Önümüzdeki panellerde de böyle olacak. Evet, bugün burada ayrımcılık ve ötekileştirme boyutunda Milliyetçilik, Irkçılık ve Linç konusuna bakacağız hep beraber. Bunları Sayın Prof. Dr. Melek Görgenli, Doç. Dr. Ferda Keskin bey ve Yrd. Doç. Dr. Murat Paker bize gerçekleştirecekler, tartışmamıza ve düşünmemize yardımcı olacaklar. Şimdiden teşekkür ediyoruz.

Biliyorsunuz, insanlığın gelişiminden bu yana demokratik değerlerle birlikte eşitlik, insan hakları, çocuk hakları hatta hayvan haklarının savunulması ve önemsenmesi yaşamımıza girdi. Bu değerlerle birlikte bizler daha iyi bir yaşama yönelik, bu değerlerin içselleştirilerek doğru bir yaşam biçimi ve tutum içinde yaşamamızı isteyen değerler oldu zamanımız içinde. Evet, bu değerler gerçekten hepimizin her an ihtiyaç duyduğu değerler, biliyorsunuz ayrımcılık genel kabul gördüğü şekliyle bakarsak aynı veya benzer durumda bir bireye diğerleriyle karşılaştırıldığı zaman daha kötü, yasal tabiriyle daha az iyi davranılması durumudur şeklinde ele alınmaktadır. Ayrımcılık yapmama ilkesi ise, bilindiği gibi kişiler arasında milliyeti, ırkı, dini, yaşı, cinsel eğilimi, siyasal görüşleri, muhtemel fiziksel eksiklikleri ne olursa olsun muamele eşitliğini güvence altına almayı amaçlar. Evet bu durumda milletler arasında oluşturulan bazı kuruluşlar, işte Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi bu kuruluşlar dünyayı sarmalayan, sarmalama yolunda hatta epey de yol almış olan kapitalizmin ve emperyalizmin felsefesine aykırı gibi görünse de ayrımcılığa karşı insan haklarını koruma adına pek çok sözleşmeler, bildirgeler yapıyorlar, oluşturuyorlar. Şimdi bu amaçla, Avrupa Birliği süreci içinde, milliyet nedeniyle ayrımcılık yapılmaması ilkesi Roma Antlaşmasında yer almıştır. Amsterdam Antlaşmasının yürürlüğe girmesi ile birlikte madde 6-A, ayrımcılık yapmama ilkesi kapsamında yer alan diğer alanlarda şöyle sayılıyor. Cinsiyet, ırk, etnik köken, din ve inanç, fiziksel, zihinsel özür, yaş ve cinsel tercihe dayalı ayrımcılığın kaldırılması Avrupa Topluluğu kurucu antlaşması kapsamına alınmış bir yaklaşım. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı da günümüzde çok yaygın ve bununla ilgili bir buna yönelik bir mücadele yasa altına alınmamış durumda olmasına karşın topluluk kurumları sosyal politika çerçevesinde konuya ilişkin bazı önlemler geliştirmeye çalışmışlar ve yapıyorlar da. Bu çerçevede konseyin bir tavsiye kararına dayanarak 1997 yılını biliyorsunuz, Avrupa Irkçılık Mücadele yılı olarak ilan edilmiş, uygulamada da gerçekleştirilecek faaliyetler, üye devletlerin inisiyatiflerine bırakılmıştı.

Evet, böyle girişimler var tabi. Her ülke yasal işleyişi içinde bu uluslar arası düzenlemeleri göz önüne alarak yaptığı kendi içindeki düzenlemelerle duyarlı bir ortam sağlamayı tabii ki hedefleyebilir. Ama bütün bunlara karşın çok yaşadığımız, çok gördüğümüz ve rahatsız olduğumuz durumlar da var. Yani, kalabalıkların kendi duygu ve değerleri doğrultusunda yapmaya çalıştıkları infaz uygulaması olan linç durumu. Evet bu hukukun üstünlüğü ve adaletin hiçe sayılması anlamını taşımaktadır. Bizler insana, doğaya, tarihe saygı duymayı, hoşgörü, dayanışma ve paylaşmanın yaşamın en temel değerleri olduğu inancındayız genel olarak. Bu inancımız bu panelle birlikte tartışılıp, konuşulacak, daha geniş açıyla bakmamızı sağlayacak. Ve bekli de bu panelde bu değerlerin tartışılması konuşulması sırasında bu değerlerin korunması, gelişmesi hatta unutulmaması, vazgeçilmemesine dair daha etkin yollarda bulacağımızı umuyorum ve şimdiden teşekkür ediyorum.

Murat Paker:

Sağ olun. Ben de kendi adıma ve panel heyeti adına TPD İstanbul Şubesi’ne bu panel için, ön ayak olduğu için çok teşekkür ederim. TPD şimdiye kadar bü tür panelleri yapmak konusunda çok ün salmış bir kuruluş olmamasına rağmen, bundan sonra daha da fazla bu konuyla ilgili olacağını, daha da fazla organizasyonlarda bulunacağını ve bu çabaların İstanbul’u aşıp, Türk Psikologlar Derneği’nin ülke çapındaki diğer ağlarına da sirayet edeceğini umuyorum. Bugünkü panelimizin başlığını tekrarladık birkaç kere, perdede, ekranda da görüyorsunuz. Konuklarımızı çok kısaca tanıtayım. Birinci konuşmacımız Ferda Keskin, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Felsefeci Doç. Dr., konuşmasında - biz kendi aramızda kabaca bir iş bölümü yaptık, ama tabii ki yer yer kesişimler olacak konuşmalar arasında - milliyetçilik, ırkçılık konusunda daha çok felsefe ve siyaset bilimi üzerinden kavramsal bir açımlama ile başlayacağız Ferda ile birlikte. Ondan sonra Melek Göregenli sözü alacak. Kendisi Prof. Dr. Ege Üniversitesi Psikoloji bölümünden Sosyal Psikolog. Sosyal psikolojik açıdan Milliyetçilik ve Irkçılığa yaklaşacak. Ben de son olarak psiko-politik açıdan daha çok linç meselesi üzerine odaklanacağım ve bu linç meselesinde, bu paneli yapmamızda bir miktar vesile olmuş olan Hrant Dink cinayetine, suikastına bağlayacağım. Böyle bir çerçeve içerisinde panelimizi devam ettireceğiz. Yirmişer dakika tutacağım her konuşmacı için. Sonrasında da bir saate yakın sizlerin katkılarınıza, sorularınıza ortak tartışmamıza imkan tanıyacak bir zaman kalacağını umuyorum. Evet ilk söz Ferda’da.

Ferda Keskin:

Teşekkür ederim sayın başkan. Şimdi Murat beni bu toplantıya çağırdığında ben biraz şaşırmıştım, çünkü paneli TPD düzenliyordu. Psikolog değilim ben. Sonra işte aramızda konuşurken kendisi de söyledi az önce felsefi bir perspektifle milliyetçilik, ırkçılık kavramlarına açıklık getirme gibi bir misyonum olacaktı, fakat yirmi dakikaya sığdırılabilecek bir şey olmadığı için de geçtiğimiz hafta kara kara düşünmeye başladım, ben ne yapacağım diye fakat yapmak istediğim şey için imdadıma bir yazı yetişti. Çünkü ben çok da fazla kavramsal düzeyde kalmak istemiyordum açıkçası sürekli kavramsal bir düzeyde, çünkü mesleki deformasyondur, bir kere felsefe konuşmaya başlayınca tutamıyorum kendimi saatler boyunca konuşuyorum, olmuyor. Ve dolayısıyla da tartışmayı güncel bağlama oturtmak istiyordum ve bunu gerçekleştirebilmem için de dediğim gibi iyi bir fırsat çıktı.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir köşe yazısı vardı, o yazıyı biraz özetleyeceğim ve bir alıntı yapacağım o yazıdan ve onun üzerinden ne ile şu anda boğuşmakta olduğumuza dair birkaç şey söyleyeceğim. Şimdi ismi önemli değil yazarın ama bu büyük olasılıkla büyük bir çoğunluğunuzun okuduğu günlük bir gazetede muhafazakar, milliyetçi kanadı temsil eden yazarlardan bir tanesi.Özellikle bu yazıyı seçmemin nedeni de yazının içerisinde bol miktarda psikolojik kavramın da geçiyor olması. Yani psiko-politik, siyaset psikolojisi, bir takım psikolojik terimler ve siyasi terimler. Onun için de oldukça ilginç bir yazı olduğunu düşünüyorum, belki hatta büyük bir çoğunluğunuz da okumuşunuzdur, biraz daha dikkati çekmek için geri dönüyorum bu yazıya.

Şimdi yazar şöyle bir iddiayla başlıyor “ Türkiye toplumu, içinde bulunduğumuz günde psikolojik olarak gerilemiş durumda.” Yani gerilemiş derken ne kastettiğini birazdan açmaya çalışacağım ama bu gerilemiş olma psikolojik bir durum ve toplumu da bu durumdan çıkartmak gerektiğini düşünüyor. Yoksa eğer bu psikolojik gerileme durumundan çıkmazsak bir şiddet sarmalına geri dönme ihtimali var ve bu şiddet sarmalına verilen örnekler de 27 Mayıs ve 12 Eylül öncesi dönemler. Bu toplumsal döneme göre yazarın iki tane sorumlu var. Bunlardan bir tanesi tahmin edeceğiniz gibi mevcut hükümet, diğeri de tahmin edeceğiniz gibi, kendisinin yaptığı gibi tırnak içinde “aydınlar”. Yani “eski sol, liberal aydınlar”. Mevcut stres bu türden insanların görüşü sonucunda ortaya çıkan bir durum. Şimdi, yazara göre yine aydınlarla hükümetin ortak noktası nedir? Şu anda Cumhuriyet kimliğini sarsan birtakım yine tırnak içerisinde kendi deyimiyle “stresleri stres olarak algılayamamaları” yani psikolojik bir gerileme var. Bunun nedeni de birtakım mercilerin bazı stresleri stres olarak algılayamamaları. Nedir bu stresler? Hepsi de milliyetçilikle yakından ilgili, belki bir tanesi yani daha da olayla ilgili ama, hemen kendisi arka arkaya bunları sıralıyor. Bir, Avrupa Birliğine üyelik süreci ve gerek hükümetin gerekse sol liberal aydınların ikinci sınıf bir üyeliği dahi kabul edecek kadar artık bu işi sulandırmış olmaları. İkincisi, Kıbrıs konusu ve orada yapılacak olan fedakarlıklar. Üçüncüsü, tabii ki Kürt sorunu. Bu arada yazarın kendi sırasıyla aktarıyorum. Üçüncüsü Kürt sorunu, tabii ki bu da bir fedakarlık gerektiriyor, çözüm aranacaksa buna. Dördüncüsü, Ermeni soykırımı meselesi ve beşincisi de Laiklik. Dolayısıyla elimizde beşli, beş tane ana stres kaynağı var. Ve bu stres kaynakları sonucunda bir çıkmaz durumu içerisindeyiz. O çıkmaz da nedir? Hükümet ve o “aydınların” bu konuların üzerinde tartışılabileceğini ve tartışma sonucunda bir uzlaşmaya varılabileceğini düşünmeleri. Öte yandan da toplum içerisindeki hassas başka birtakım mercilerin böyle bir tartışmaya yanaşmak istememeleri. Burada mevcut bu kavramlar içerisinde var olan değerleri tartışmak istemedikleri için elbette. Ve yazar kısaca diyor ki, bu iki grup ta durumun farkında onun için milliyetçiliğe böyle kenarından yanaşmaya çalışıyorlar. Mesela, aydınlar ne yapıyorlar, “biz de bu ülkeyi seviyoruz” demek zorunda kalıyorlar ama haklı olarak da bunu söylemekten sıkıntı duyuyorlar, yani aydınlar, “memleketi seviyorum” demekten haklı olarak sıkıntı duyan bir tür, nasıl bir türse? Öbür taraftan da hükümet topluma hizmeti, millete hizmeti milliyetçilik olarak algılıyor ve diyor yazar burada millete hizmet bir milliyetçilik olamaz. Çünkü hatırlayalım sosyalistler de milletlerine hizmet ediyorlardı, gördüğünüz gibi çok ince bir mantık burada devam halinde. Dolayısıyla ülkeyi sevmek, işte millete hizmet falan bunlar değil milliyetçilik, bunlarla hiç bir alakası yok. Peki milliyetçilik nedir? Şimdi okuyacağım ve beni esas çarpan ve zaten böyle başlamama neden olan pasaj da tam buydu. Aynen aktarıyorum. Milliyetçilik bazı aydınların sandığı gibi 19. yy’da ortaya çıkmış ve yarın yok olabilecek bir ideoloji değil.

Milli tarihin başından bu yana klanlarda, aşiretlerde, şehir devletlerinde, imparatorluklarda ve nihayet hayret ulus-devletlerde kişilerin içinde yaşadıkları duruma ve onun siyasi örgütüne sadece cemaate değil, aynı zamanda onun siyasi örgütüne (devlete) duydukları sadakat ve aidiyet duygusunun bugünkü adı. Varlığı tehdit altındayken hayatları pahasına grubu savunma azmi, azmin de altını çizmek istiyorum, yani toplumun kendisi için vazgeçilmez bir içgüdüsel güç milliyetçilik. Azim ve içgüdüsel bir güç bile burada artık özdeşleştirilmiş durumda. Ve en sonunda diyor ki yazar, bir kısa paragrafı atlıyorum, “bizi bu durumdan kurtarmak için politikacıların siyaset psikoloji bilmeleri gerekmez. Ama, siyasi sezgi sahibi bilgelik şart”. Bu bilgelik de birisinde varmış. Adını söylüyorum, yani yazarın fikri bu. “Süleyman Demirel”. Şimdi bunu okuyunca ben dedim ki, bunla başlarsam eğer kendi meramımdan çok daha iyi anlatabilirim herhalde. Şimdi üç tane burada temel önerme var, bu önermelerden bir tanesi bir tür tarih-aşırıcılık, bir tür evrenselcilik önermesi. O da nedir, milliyetçilik bazı aydınların sandığı gibi 19.yy’da çıkmış ve yarın yok olacak bir ideoloji değil, her zaman var olacak. Bir kere zaten bazı aydınlar bunun 19.yy’da çıktığını düşünmüyorlar. 18.yy’da çıktığını düşünüyorlar milliyetçiliğin. Tabii tarih farkı var. Hadi onu görmezden gelelim, çünkü milliyetçiliğin teorisi 19.yy’da hepimizin bildiği gibi ön plana çıktı ve bu durumdan da kurtulmak için bir bilgelik gerekiyor. Ama öncelikli olarak bilgelik bize neyi gerektiriyor? Felsefeci olarak düşünüldüğünde herhalde bu yazar milliyetçiliğin transandantal a priori anlamda bir kategori olduğunu düşünmüyordur, olsa olsa işte evrensel bir insan doğası olduğunu ve milliyetçi duyguların da o evrensel insan doğasının bir veçhesi olduğunu düşünüyordur elbette. Şimdi ama ister istemez şu soruları hemen sormaya başlıyorsunuz. Bir grup, ben bunu cemaat diye bundan sonra tanımlayacağım ve onun siyasi örgütüne yani devletine duyulan sadakat ve aidiyet duyguları. Şimdi, hangi gruba aidiyet? Yazarın cevabı belli: aşiret, şehir devlet, imparatorluk, ulusal devlet. Yani her türlü siyasi örgütlenme, batı siyasetinde siyasi örgütlenmelerin teorisi Platon’un Devlet’inden beri vardır. Ve anlaşılan Platon da, Aristotales de siyasi örgütlenmeleri veya örgütlenme demeyelim de siyasi birlikleri tanımlarken ve onlara aidiyet koşullarını anlatırken demek onlar da milliyetçi bir takım saiklerle hareket ediyorlardı bu perspektiften baktığımız zaman. Şimdi burada bir kere zaten ciddi bir mantıksal hata var. Mantıksal hata nedir? Millete duyulan aidiyet duygusu aslında spesifik bir aidiyet duygusu ve bu spesifik aidiyet duygusu daha geniş bir anlam taşıyan, genel anlamda aidiyet duygusunun bir kimliğe veya bir cemaate duyulan aidiyet duygusunun bir örneği. Dolayısıyla hani felsefi terimlerle söylersek daha yukarıda, daha soyut, böyle daha genel olan şey bir cemaate veya o cemaati tanımlayan kimliğe duyulan aidiyet duygusu iken bunun örneklerinden bir tanesi de millet olarak tanımladığımız cemaate duyulan aidiyet duygusu olması gerekirken , yazar birçok arkadaşımızın yaptığı gibi ne yapıyor, bütün cemaatlere ve onlarla birlikte geldiğini düşündüğü politik oluşumlara veya siyasi birliklere aidiyet’i milliyetçilik olarak tanımlıyor. Buradaki yanlışlığa kendisinin getireceği çözüm şu olurdu: Bu gruplar siyasi örgütlenmeler ve siyasi birlikler aslında hepsi birer millettir. Dolayısıyla bir, her türlü gruplaşmayı, insan grubunu bir millet olarak tanımlamak gibi bir ön kabul var burada, bir ikincisi ön kabulde her türlü insan topluluğunda aslında bir tür devletle birlikte geliyor olması. Şimdi şu soruyu sormak hemen mümkün siyasi birliklerde, şehir devletlerinde, aşiretlerde falan. Burada insanları birbirine bağlayan bağ aynı mıdır? Yani mesela aşirette kan bağıysa, imparatorlukta kan bağından bahsetmek mümkün mü? Dolaysıyla aidiyet aynı aidiyet midir? Bunların hepsine nasıl milliyetçilik diyebiliriz? Buna karşılık perspektif olarak ise neyi koyuyor bu aydınlar dediğimiz insan grubu? “Millet veya milliyetçilik tarihsel bir fenomendir” diyorlar. 19.yy’dan daha geriye giden bir kavram tabii ki millet kavramı, çünkü batı dillerinde nation adını verdiğimiz bu kavram Latince kökten geliyor ve “doğmak” kavramından geliyor. Bir yerlerde bir şekilde belli koşullar altında doğduğunuz zaman bir nation’ın, bir milletin parçası olmak durumunda oluyorsunuz.

Şimdi genel olarak siyaset teorisinde de şöyle ayrılır milliyetçilik ikiye. Çok kabaca tarihsel perspektiften bakıldığımızda; bir, Fransız devrimi öncesindeki milliyetçilik ve millet anlayışı nedir? İnsanları birbirine bağlayan bağ veya milleti oluşturan kan bağı olabilir, din olabilir veya kültür olabilir veya bunların hepsi birden. Ama bu bağ ile birbirine bağlı olan insanlar zorunlu olarak aynı toprakta yaşamak durumunda değillerdir, farklı topraklarda yaşayan insanlarda bu bağlarla birbirlerine bağlı olabilirler veya aynı tanımlanmış toprak içerisinde yaşayan farklı bu tanıma göre milletler de olabilir. Şimdi bu tabii ki modern dediğimiz aydınlardan çok etkilenmiş olan bu millet ve milliyetçilik anlayışı aslında ulus devlet dediğimiz şeyin de doğuşu. Ulus devlet de yine biliyorsunuz üçlü bir şemaya göre kendini tanımlar. Üç ana bileşeni vardır. Bir; toprak, belli bir toprak parçası, iki; o toprak parçası üzerinde doğmuş olan insan grubunun birlikte yaşamasını sağlayan bir hukuk sistemi. Buna devlet diyoruz örneğin. Dolayısıyla Fransızların, çok kabaca söylüyorum tabii, ve eleştirdiğim bir yaklaşım bu benim de, ama demeye çalıştıkları şey böyle bir model içerisinde millete olan aidiyet iradi olan bir şeydir, yani o hukuka boyun eğmek ve o topraklarda var olmak ya da devam etmek suretiyle, buna onay vermek suretiyle o milletin bir parçası oluyorsunuz. Buna karşılık da biliyorsunuz romantizm adını verdiğimiz romantik milliyetçilik adını verdiğimiz bir milliyetçilik anlayışı var ki, buradaki milliyetçilik anlayışı kendi üstüne kapalı bir kimlik üzerinden tanımlanıyor ve aynı tür genleri paylaşan, aynı dili konuşan insanlar eğer aynı dili konuşuyorsa, aynı kökenlerden geliyorsa aynı milletin parçalarıdır bunlar ve dolaysıyla bu tür bir milliyetçilik anlayışı zorunlu olarak, bir millet olarak kendisini diğer milletlerden farklı göstermek zorunda oluyor. Şimdi dolayısıyla birinci modelde iddia şudur, devlet meşguliyetini akıldan alır, ikinci modelde ise devlet meşguliyetini bir organik bütün olarak gördüğü milletin değerlerini temsil ediyor olmaktan, temsil ediyor ve ifade ediyor olmaktan alır. Şimdi, ama bu tabii ki çok kabaca bir temel ayrım, bundan hareketle ortaya çıkmış bir sürü milliyetçilik anlayışı var. Şimdi o milliyetçilik anlayışları ise benim şu anda söylemek istediğim şey aslında şu, bu farklı iki temel tarihsel milliyetçilik anlayışından hareketle ortaya çıkmış birçok milliyetçilik anlayışı bugün Türkiye’de tartışılırken iç içe geçmiş durumda ve öyle bir noktaya gelindi ki, kimin neyi savunduğu da tam olarak anlaşılamıyor bazı tekil gruplar dışarısında ama, her şey birbirine giriyor.

Şimdi nedir bunlardan bir tanesi? Bunlardan bir tanesi tabiiki anayasa temelinde tanımlanmış olan millet ve aidiyet tanımı. Bunu herkes kabul ettiği iddiasında ama yine buradan hareketle organik milliyetçiliğin bir parçası, bir veçhesi veya bir alt örneği olarak etnik milliyetçilik var tabii ki. Burada işte etnik milliyetçilik, milliyet kalıtsal olan şey. Meşrutiyet ve devletin politik meşrutiyeti burada o milli çıkarları gözetmekle ilgili olan şey. Üçüncü milliyetçilik anlayışı, kültürel milliyetçilik. Yani milleti aynı kültürü paylaşan insanlar bütünü görmekle ilgili. Bunun kendine has bir takım sorunları var. Nedir bunlardan bir tanesi, tabii ki insanlar durup dururken kültür değiştiremedikleri çok zor bir şey olduğu için insan iradesini dışarıda bırakan bir şey. Ben şimdi Kürt olmaya karar verdim deyip de bunu iradi şekilde kültürümüzün pratiğini yapacağım dersem çok başarılı olabileceğimi iddia etmem mümkün olmayabilir veya başka bir kültürü, Fransız, İtalyan vs.. Bir de tabii, etnisitenin üyesi olmasına rağmen başka bir kültürde büyüyen insan, bu etnisitenin bir parçası olmaktan çıkacak mı böyle bir milletin?

Bir de şimdi önemli olan son noktaya geliyorum. Devlet milliyetçiliği. Ben sadece üç-dört tanesini seçtim, yani vikipedia’ya bile baktığınızda öyle uzun bir liste var. Orada da bu yurttaşlık temelinde tanımlanan milliyetçilik ile etnik milliyetçilik bir tür bileşim halinde karşımıza çıkıyor ve devletin çıkarlarına hizmet edenler ancak milletin parçası olabiliyorlar ve birey de bu amaç için varolabiliyor. Bunu yapmadığı zaman da “ya sev ya terk et” diyorsunuz. Yani etnisiteyle devlet milliyetçiliğini bir araya getirdiğinizde. Şimdi şunu söylemek istiyorum, yazarın diğer iki noktasını birlikte tartışacağım. Varlığı tehdit altındayken hayatı pahasına grubu savunma azmi, azim ve toplumun bekası için vazgeçilmez iç güdüsel güç. Demin sözünü ettiğim o devlet milliyetçiliğindeki toplumun bekası kavramına geri dönüyoruz. Bu durumda azim ve içgüdüsel güç milliyetçiliğin tanımında ara kavramlar haline geliyorlar ve ortaya şöyle bir durum çıkıyor. Bir dürtü var, bir içgüdü var, o işte savunmak, ama o içgüdü o dürtü, bir türde iradi bir şey olan azimle birleşiyor. Azimle birleştiği zaman impulsion mu deniliyor ona psikolojide, bir tür impulsion’a [itki] dönüşüyor anladığım kadarıyla, öyle bir bilgi geldi bana. Bunun da yorumunu en iyi siz yaparsınız, daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Azimle içgüdü bir araya geldiği zaman nasıl bir şey ortaya çıkacak sorun burada. Bir, varlığı tehdit altında olmak ne demek, ki bununla ilgili olarak yaşadığımız paranoya çok önemli bence. İkincisi savunmak ne anlama geliyor? Bu ne anlama geliyor, üç anlama geliyor. Üç büyük sorunumuz var gibi geliyor bana. Bir, ayrımcılık, yani ben, biz, öteki, düşman, iç-dış. İki, hukuku kullanarak, ulus devletin hukukunu kullanarak insanları cezalandırmaya çalışmak. Hrant Dink’in durumunda hepsi var bu söylediklerimin. Özellikle altını çiziyorum, yani dost-düşman, iç-dış meselesi bir. İkincisi hukuk kullanılarak cezalandırılmaya çalışılması. Mesela Hrant Dink’in yazılarından dolayı mahkum edilmesi. Bunun bizim tarihimizde en güzel örneklerinden bir tanesi de mesela Varlık Vergisi. Üçüncüsü ise şiddet ile cezalandırmak, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi veya cinayet durumunda olduğu gibi veya toplu halde linç durumunda olduğu gibi. Ama, şimdi yazar köşe yazısında iyi bir milliyetçiliğin nasıl olması gerektiğine dair bu yazıdan görüyoruz ki, milliyetçilikten bana kalırsa, bu şekilde düşünmeye devam edersek bu kavram kargaşası, bu kadar şeyi bir araya getirirsek işte varacağımız yer. Bugün de yaşadığımız bu linç, ayrımcılık ve linç kültürü bunun damıtılmış durumları ise bu karmaşanın da gideceği yer faşizmdir diye düşünüyorum ve sözlerimi tamamlıyorum.

Melek Göregenli:

Merhaba herkese. Öncelikle ben herkese çok mutlu olduğumu söylemek istiyorum. Kongrelerin dışında bu kadar çok psikoloğa herhalde ilk defa konuşacağım, öğrencilerimin dışında. Bu çok güzel bir şey. Çoğu herhalde psikologdur. Psikologlar ellerini kaldırsın diyormuşum. Yüzlerinden belli. İşte burada çoğunluk miti yarattım mesela, başımıza ne geliyorsa buradan geliyor. Ama ben bunu aslında şunun için söylemek istiyorum, hakikaten derneğe çok teşekkür ediyorum, korkacak bir şey yok yani. Biz şöyle bir düşündüğümüzde gerçekten ben bu konularda genel olarak konuşmaya, yazmaya çalışıyorum. Ama psikologlara konuşacağım için ne yapmalıyım diye düşündüm ve bir takım, neye öncelik vermem gerektiğini düşündüm. Çünkü aslında hepiniz biliyorsunuz ki sosyal psikoloji dendiği zaman sosyal psikolojinin tamamı herhalde bu konularla ilgili, yani bütün bir sosyal psikolojinin kısa tarihini anlatsam zaten bu konulara denk gelir. Ama biz ne yazık ki çok batı merkezli, sade psikoloji için geçerli değil, bütün sosyal bilim dalları için geçerli yani örneklerimize varıncaya kadar çok batı merkezli bir psikoloji eğitim sistemi içinde bulunduğumuz için çok fazla sosyal psikolojide öğrendiğimiz şeyleri kendi coğrafyamıza uygulayamıyoruz ya da uygulasak da bunu çok fazla dillendiremiyoruz. Ama gerçekten her şey çok ilgili.

Şimdi Ferda’nın konuşmasını dinlerken aslında şöyle düşündüm. Yani çok şükür ki sosyal psikolojide aslında hepiniz biliyorsunuz ki iyi milliyetçilik diye bir şey yok. Mesela ben aradım, bunun iyisi var mı diye, yani bir kuramcı iyi bir milliyetçilik tarif etmiş mi diye. Böyle bir şey yok, aslında yok da, yani emprik olarak baktığımızda, araştırma sonuçlarıyla baktığımızda iyiden ne kastediyorum o da tartışılır. Yani nasıl bir toplum ya da devlet, ya da yaşam biçimi idealimize bağlı olarak, iyiler belki değişir ama sosyal psikolojide iyi olan nedir diye düşündüğümde belki en nötr ya da en herkesin paylaşabileceği cevap şu olurdu diyebilirim. Ne olabilir iyi? Şiddete yol açmayan olabilir mesela. Benim hemen aklıma gelen şey, olabildiği kadar daha çok insanın ya da grubun çıkarına olan olabilir iyi. Sadece bu ikisine bile baktığımızda milliyetçiliğin iyi bir formunu bulmamız mümkün değil.

Şimdi ülkemizde bu özellikle son yaşadığımız dönemde tartışılan kavramlar çerçevesinden şöyle bir bakarsak, Ferda da söz etti yazı çerçevesinde ama işte pozitif-negatif, pozitif milliyetçilik, negatif milliyetçilik, etnik milliyetçilik, mesela çok ilginç bir kavram azınlık ırkçılığı, herhalde bilmiyorum dünyada başka bir kez kullanıldı mı böyle bir laf. Azınlık ırkçılığı diye bir kavram kullanılmıştı.

Geçen gün bir televizyon programında Türkiye’de tek ırkçı partinin Kürtlerin DTP’si olduğunu söyledi birisi, mesela bunu da duydum. Yani tek ırkçı parti varmış o da DTP imiş. Çünkü Kürt kimliği çerçevesinde oluşan bir parti olduğu için, ama diğer bütün partiler Türk kimliği çerçevesinde oluşmalarına rağmen ırkçı olmuyorlar.

Şimdi pek çok kavram var yani ortalıkta dolaşan, bu kavramların hiç birisini sosyal psikoloji literatüründe bulamazsınız.Yani pozitif milliyetçilik, negatif milliyetçilik diye bir şey yok. Şimdi hangi kavramlar var sosyal psikolojide. Milliyetçilik, çok eskiden beri ele alınmış kavramlardan bir tanesi. Ulusalcılık tabii zaten başka bir dilde herhalde yok, bize özgü bir keşif. Ondan sonra son 2005 tarihli bir makale sanırım, daha önce bir militarizm çerçevesinde okuduğum bir makale, önemli, bize de çok uyuyor. Aslında Amerikan toplumu için geliştirilmiş bir model. Vatanseverlikle ilgili bir çalışmada olumlu vatanseverlik, yani inşa edici constructive, -inşa edici, yapıcı- diye herhalde çevirmemiz uygun olabilir. Vatanseverliği tartışırken iki formunu ayırt ediyor faktör analizi ile yazar ve geniş bir araştırma yaparak bunu yapıyor. Vatanseverliğin olumlu bir formu var, şimdi kısaca bu kavramlar üzerinde durmaya çalışacağım. Çok kısaca tanımlamaya çalışacağım çünkü hiçbirini bütünüyle anlatmam mümkün değil ama ben daha çok şunu yapmak istiyorum.

Bir kere milliyetçilik çerçevesinde olaya bakarsak eğer bir ideoloji olarak tanımlandığını bir devlet politikası olarak tanımlandığını, bir siyasi hareket olarak tanımlandığını ya da pek çok farklı yerden ona ne deriz analiz birimini farklı tanımlayarak yapılmış tanımlar var. Ama biz sosyal psikolojide bireyler ve gruplar düzeyinde çalışıyoruz ve milliyetçiliği bir politik davranış formu olarak görmek zorundayız. Böyle baktığımız zaman milliyetçiliğin çok net olarak tarifi şudur; İnsanın ait olduğu grubu yani sosyal kimliğini oluşturan, sosyal kimliğine referans olan grubun pek çok özelliğinden bir tanesi olan milliyetini kendi sosyal kimliğini tarif etmede diğerlerine göre öne çıkarması ve diğerlerine göre baskın hale getirmesi.

Şimdi hani çokça konuşulurken söylendiği gibi milliyetçilik aslında kendi milliyetini diğer milletlere üstün görmek ya da diğer milletlerin ya da diğer etnik kökendeki insanların acı çekmesine yol açacak davranışlarda bulunmak falan değildir. Biliyorsunuz bu konuda yapılmış çalışmalarda yani sosyal kimlik konusunda yapılan çalışmalarda en klasik olarak bizim bildiğimiz çalışma, günümüzde çok değişik formlar üzerinde çalışıyor. Sosyal kimlik kuramında şu gösterilmiştir, herhangi bir tek özellik bile insanın bir gruba aidiyetini sağlayabilir ve gruba aidiyeti belirleyen pek çok farklı biçimde eğer milliyet öne çıkıyorsa, milliyetçilikten söz etmemiz mümkündür. Şimdi bu kavramları, bizim milliyetçiliği, işte vatanseverliği ve bunlar çerçevesinde dönüp dolaşan ayrımcılığı, ırkçılığı, bu kavramları zamandan, mekandan kısaca bağlamdan bağımsız olarak algılamamız mümkün değildir. O yüzden örneğin çokça söylendiği gibi ulus devletlerin kuruluş çağında, sosyal kimlik kuramcılarının söylediği gibi, milliyetçilik grup inşa etme sürecinde ileri bir adım olarak görülebilirken günümüzde bütün kötülüklerin anası haline gelebilir. Yani yine aynı şekilde, örneğin Türkiye’de eğer zamanım kalırsa yeni tutulmadığımız bu hastalığı göstermek için Genç Parti üzerine yaptığım bir analizden söz edeceğim. Yani 3 Kasım seçimlerinde, seçimleri öncesinde yapılmış bir analizden söz edeceğim. Bugünkü ortama aslında çok benzer ama başka yandan çok benzer bir iklim olduğunu yine görüyoruz. Ama örneğin 1999’da dış düşman yani Türkiye’deki milliyetçi politik davranışların hedefi olarak tanımlanan ki bütün milliyetçiliklerde bu var, yani biz ve onların ayrımı, mesela onlar olarak IMF, işte Amerika gibi daha dışarıda “güçler” tanınır hedef gösterilirken. Günümüzde ise aydınlar hedeftedir. Ünlü bir sosyal psikoloğun belirlediği gibi “soykırıma esas olan şey bir gruba işaretlenmesidir”. İşaretledikten sonra zaten o aleti kurmuş olursunuz gerisi tıkır tıkır işler. İşte Hrant Dink’in öldürülmesi aslında bir işaretleme süreciyle başladı. Şimdi Türkiye’de bu işaretlenen grup içerde. Çünkü bence bu arada aslında IMF’nin inandırıcı olmayan, olmayacak kadar soyut bir politik hedef olduğu anlaşıldı milliyetçiler tarafından.

Ülkenin tarihsel, yerel ve küresel olarak bulunduğu noktada, şu anda bulunduğu noktadaki dinamiklere göre çok tehlikeli olabilecek bir dalga bundan 10 yıl sonra başka türlü olduğunda bütün bu sözünü ettiğimiz dinamikler hiç de tehlikeli gibi görünmeyebilir.O yüzden genel geçer tarifleri yoktur aslında gruplar arası ilişkilerin ya da bütün bu gruplar arası ilişkiler çerçevesinde dönüp dolaşan bu kavramların içeriklerinin çok genel geçer tarifleri yoktur sosyal psikolojide.Ya da bu tarifler belirli bağlamlarda hep yeniden tanımlanmak zorundadır. O yüzden iki temel yaklaşımdan söz edeceğim, bu kavramları anlama sürecimizde. Bir tanesi bu iki temel yaklaşım, gruplar arası ilişkileri anlamamıza yol açan iki yaklaşım, bir tanesi sosyal kimlik kavramı, bir tanesi de 1990’lı yıllarla giderek önem kazanmaya başlayan, günümüzde de özellikle çok daha fazla ampirik veri ile de desteklenen sistemin meşrulaştırılması kuramından söz edeceğim. Buna bağlı olarak da sosyal üstünlük yönelimi kuramından söz edeceğim.

Şimdi klasik sosyal kimlik kuramında gruplar arası ilişkiler nasıl kurulur biliyoruz. İnsan kendi grubunu ve insan kendi dışındaki grupları, gruplar hakkındaki fikirlerini sosyal karşılaştırmalar yoluyla oluşturur ve sosyal karşılaştırma süreçlerinde biliyorsunuz stereotipler, bunları tek tek anlatmayayım, önyargılar ki ayrımcılık aslında bir sosyal yapıdır, bir sosyal davranış modelidir. Yani bana ait olan, bize ait olan ve olmayan, biz ve onların, aslında biz ve onlar sosyal psikolojideki kavramları değildir, biz ve diğerleridir daha çok. Bu süreç boyunca oluşur ve sosyal kimlik kuramcıları şunu söylerler: İnsan bu karşılaştırmaları kendi grubuyla yeni sonuç çıkarmak için yapar. Yani şöyle bir karşılaştırma sosyal sistem olarak grupların hayatiyetini sürdürmesine yol açan bir karşılaştırma değildir. Mesela sürekli kendimizi Türkler olarak Avrupalılarla karşılaştırıyoruz ve hiç iyi şeyler görmüyoruz. Kendimizi işte Japonlarla karşılaştırıyoruz hiç iyi şeyler görmüyoruz, kendimizi İranlılarla karşılaştırıyoruz bilmiyorum böyle bir araştırma yok, nasıl görüyoruz. Bu karşılaştırmalar aşağı ve yukarı doğru yapılır. Yani yapılan araştırmalar da şunu gösterir ki, bu karşılaştırmalardan karlı çıkabilmek için aslında olabildiği kadar gruplar düzeyinde ve bireyler düzeyinde, daha yakın ve daha benzer olanla karşılaştırma yapılır. Şimdi hemen bu noktada size burada aslında Bilgi Üniversitesi’nde sunduğum bir araştırmanın sonuçlarından çok kısaca bahsedeceğim. Türklerle Avrupalıları, bu aslında Avrupa Birliğine yönelik tutumların sosyal psikolojik arka planını anlamaya yönelik bir araştırmaydı. Bu nitelemeleri de belli çalışmalardan sonra saptadık ama şöyle söyleyeyim, Türklükle yüksek düzeyde özdeşleşen ve Türklükle daha düşük düzeyde özdeşleşen yani ne diyelim, daha milliyetçi olan ve daha az milliyetçi olan ya da milliyetçi olmayan diyebilirsiniz, iki grubun bu on iki niteleme, bu nitelemeler içinde çalışkanlıktan tutun işte ilericilik, başarı gibi bir sürü gruplar arası karşılaştırmada önemli niteleme var. Şimdi iki grubun da yani Türklüğü çok önemseyen, yüksek milliyetçi grubun da, milliyetçi olmayan grubun da sadece iki tane nitelemede Türklerle Avrupalıları birbirine yakın gördüğünü, bulduğunu görüyoruz. Bir tanesi önyargılılık, yani Türklerle Avrupalılara önyargılılıkta yakın skorlar veriyorlar, bekleneceği gibi Türklükle daha çok özdeşleşen grup Türklerle Avrupalıları neredeyse aynı düzeyde, bakın aynı düzeyde değerlendirdiğini görüyorum. Avrupalıları önyargılı bu grup bile görmüyor, milliyetçiler bile görmüyor.

Bir de insancıllık daha doğrusu bir tek insancıllıkta Türkleri Avrupalılardan daha iyi durumda görüyor. Şimdi bu neden çok çarpıcı bana göre? Biz böyle bir kendini sosyal karşılaştırma yoluyla bu tür, bu kadar gerçekçi ifade eden, aslında bir arka plandan, bir sosyal arka plandan bahsediyoruz. Yani hangi düzeyde Türklük ve milliyetçilik düzeyi, muhafazakarlık düzeyi, otoriterlik düzeyi ne olursa olsun, Türklerle Avrupalıları karşılaştırdıklarında Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde örneğin, Türklerin aleyhine sonuçlar çıkarıyorlar. Şimdi bunu çok geliştirebiliriz. Biraz bağlamsal özelliklerden söz etmek için bunları söylüyorum. 3.9 benim bildiğim kadarıyla Türkiye’de eğitim ortalaması. 3.9 yıl, yani ilkokul dördüncü sınıftan söz ediyoruz. Şimdi ilkokul dördüncü sınıf ortalama eğitim düzeyine sahip bir coğrafya, bir nüfustan söz ettiğimizde, Hrant Dink’in cenazesine “Hepimiz Ermeniyiz” diye slogan atılmasına nasıl bir soyutlama olduğunun anlaşılmaması ya da bu slogan üzerinden döndürülen milliyetçi ve faşist propagandanın çok yerine ulaşmasının ne kadar anlaşılır olduğunu görmek mümkün. Bunun dışında, gruplar arası ilişkilerde adaletsizlik, hiyerarşik yapı arttıkça bütün milliyetçilik ve ilgili değişkenler de yükselir. Yani ne olur, kendi grubuna kapanma gerçekleşir ve dezavantajlı grup avantajlı gruplarla arasındaki sınır ne kadar kalın algılanırsa, aradaki sınırı ne kadar az geçirgen algılarsa ve iki grup arasındaki yani avantajlı ve dezavantajlı gruplar arasındaki ilişki ne kadar istikrarsızsa, aslında bütün bu milliyetçilik ve muhafazakarlık eğilimlerinin artması ortaya çıkar ve doğal olarak burada özellikle Avrupalı psikologların ortaya attıkları komplo teorileri ve günah keçiliği kavramı gündeme gelir. Şimdi bütün bu kavramların aslında ben anlatırken herhalde yaşadığımız olaylara ne kadar rahat uygulanabilir olduğunu da görüyoruz. Sosyal kimlik kuramının bulgularından sonra, yani sosyal kimlik kuramı aslında bize şunu söyler. Gruplar dezavantajlarıyla barışma ihtiyacı içindedirler, başka türlü çünkü yaşayamazlar. Sistemin meşrulaştırılması kuramı sistemi başka şey iddia ediyor, sosyal kimlik kuramından farklı olarak ve onun eksiklerini giderme amacıyla geliştirdikleri bir yaklaşım olarak diyorlar ki hayır, dezavantajlı gruplar aslında eğer dezavantajlarını ortadan kaldıracak güçte politik bir eylemlilik yani “collective action” dediğimiz kolektif bir eylemlilik içinde ve normatif kolektif içinde olamıyorlarsa ya normatif olmayan kolektif eylem biçimlerini deniyorlar ya da dezavantajlarını içselleştiriyorlar. Yani kendileri için avantajlı grubun, üsteki grubun hiyerarşide üste olan grupların, sınıfların ne derseniz deyin, sosyal psikolojide grup demeyi tercih ederiz, biliyorsunuz daha heterojen bir şey çünkü götürülmesi, avantajlı grupların kendileri için geliştirdikleri olumsuz yargıları bile içselleştirirler. Şimdi bu kuramla ilgili ben çalıştım, işkence araştırmalarımda da kullandım, gerçekten çok işlediğini de gördüm. Ama fobiyle yaptığım çalışmalarda da kullandım. Yani ikisi soysal kimlik kuramıyla ilgili fazla işliyor.

Yine yeni bir yaklaşım, adil dünya inancı. Biliyorsunuz belki klinik psikolojide de çok yaygın kullanılan bir kuram, insanın yaşadığı, kendi başına gelen ya da çevresinde olup bitenlerin bir tür adalet içinde gerçekleştiğine inanma inancı. Şimdi bütün bu yaklaşımlar, mesela sistemin meşrulaştırılması kuramının öne sürdüğü dezavantajlılığı içselleştirmesi yine bizim toplumumuzda çok sık rastladığımız bir şey. İşte bu Türklerden adam olmaz, yani bir yandan böylesine milliyetçi faşist propagandaya dayalı bir dil ile örülen siyasetler arası ilişkiler, bir yandan da müthiş bir Türklere yönelik olumsuz stereotiplerin içselleştirilmesini aynı anda görmemiz mümkün.

Şimdi çok kısaca ırkçılıkla, zamanım doluyor herhalde, sorularla nereyi istiyorsanız açabiliriz. Irkçılıkla ilgili belki bir şeyler söylemem lazım. Irkçılık biliyorsunuz sosyal psikolojinin çok temel ayrımcılığın, belki bir pratiği olarak ortaya çıkan kavramlardan biri klasik ırkçılıktan söz etmeye çok gerek yok, çünkü hukukun gelişmesi ve insan haklarından elde edilen yolun kazandırdığı başarılar diyelim. Klasik anlamda ırkçı davranışları özellikle Batı dünyasında ortadan kaldırmış denilebilir ama yine bu konuda yapılan yeni çalışmalar sembolik ırkçılık denen yeni bir kavram üzerine çalışıyorlar. Aslında bizim ülkemizdeki milliyetçi dile ve söyleme baktığımda ben, sembolik ırkçılığın hani hep diyorlar ya ırkçılık bizde yok, yani zaten bütünüyle asimilasyona dayalı bir millet inşasının olduğu bir yerde ırkçılık olmaz, yani “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diyorsa herkes, zaten ırkçılığa lüzum yok. Ama denmiyorsa o zaman bir şeyler ortaya çıkıyor, yani sembolik ırkçılığın çok net birtakım göstergeleri var. Mesela geleneksel değerlerin bozulduğunun yani farklı olanlar. Bu ırk olabilir, grup olabilir çünkü sadece zencilere dönük değil, siyahlara dönük değil, Amerika’da yapılan çalışmalardaki gösterge ya da Avrupa da yapılan pek çok çalışmada. Göçmenlere yönelik olarak da sembolik ırkçılığın bir form olarak artık ortaya çıktığı görülüyor. Çünkü klasik ırkçılık cezalandırılan bir şey, bizde değil ama Batı’da cezalandırılan bir şey. Mesela göçmenlerin, işte siyahların, kimse hedef grup, bizde de kimler, kültürler, yerine göre eşcinseller, eğer laiklikten söz ediliyorsa başı örtülüler. Yani Cumhuriyet’in, benim bir laf hoşuma gidiyor, öyle bulmuşum bir zamanlar, Cumhuriyet’in sürgünleri var, yani farklı farklı gruplar yılına göre değişir, zamanına göre değişir. Bu sürgünlerin aslında geleneksel değerleri bozduğu. Ne o geleneksel değerler? Türk, iyi, beyaz, eğitimli, laik, Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir Türk var ortada. Yani şunu demiyor kimse, ben örneğin Kürtleri sevmiyorum, ben başörtülüleri sevmiyorum, ben işte Ermenilerden nefret ediyorum demiyor. Bunlar bizim birliğimizi, bütünlüğümüzü bozuyor. Bunlar Türk olmanın değerini azaltıyor, huzurumuzu bozuyorlar. Kültürel farklılıkların ya abartılması yani Almanlar şöyle diyor, Hollanda’da ve Almanya’da Türklerle yapılmış çalışmalar var, çok güzel sonuçlar ortaya çıkmış. İşte, Türkler bize benzemiyorlar, tamam gelsinler, yaşasınlar ama bize benzemiyorlar. Şimdi ya farklar abartılıyor, ya da farklar görmezden geliniyor, iki tür. Bizde daha çok farkların görmezden gelinmesi. Dikkat edin eğer dezavantajlı bir grupsa pek çok açıdan ayrımcılığa uğrayan grup o zaman farklar göz ardı ediliyor. Eğer avantajlı bir grupsa bunu örneğin homofobik davranışlarda görürsünüz, mesela eşcinsellerin sanat ve edebiyat dünyasını ele geçirdiğini söylerler. Yani işte, hatta bir ara eşcinsel olmadan şair olunmaz bu ülkede gibi laflar vardı. Burada da bakın, onların çok daha iyi durumda olduğu, eşcinselsen şair olursun, eşcinsel olmayanı korumuyorlar gibi. Durumuna göre ayrımcılığa uğrayan grubun sosyo-demografik sahip olduklarına göre ya fark abartılıyor ya da yok sayılıyor sembolik ırkçılıkta.

Olumlu duyguların inkar edilmesi, olumsuz duyguların dile getirilmesi yasa olarak uygun olmayabilir. Ayıp, bizim kültürümüzde mesela ayıp, utanılacak bir şey olabilir. Yani artık kimse “Kürt’ten evliya sokma avluya” demiyor değil mi. Ama ne diyor, ben Kürtleri sevmiyorum, ne yapayım yani sevmiyor. Mesela benim öğrencilerim şey diyor, iyi hocam hoş, tamam yapmayalım ayrımcılık ama Kordon’a gidiyoruz, (İzmir’de bizim Kordonumuz var ya çok güzel) yani her taraf Kürt kaynıyor. Şimdi her taraf Kürt kaynıyor dediği, anlatabiliyor muyum, yani gelsin onlarda gelsin ama ben rahat edemiyorum. Şimdi olumsuz duyguyu dile getirmeme ama olumlu duyguyu inkar etme ya da başka şeyler, mesela iş ahlakına uymadıkları sembolik ırkçılığın göstergeleri olup ortaya çıkan, yeterince çalışmadıkları için bu durumda oldukları, aslında ayrımcılığa uğramadıkları Türkiye’de yine çok yaygın olan bir şey vardır. Sadece Güneydoğuda mı yoksulluk, yani Ege’nin köylerinde yoksulluk yok mu? Ya da işte sadece Güneydoğulu çocuklar mı kapkaça, hırsızlığa yönelmek zorunda kalıyorlar yoksulluktan, yani Türklerin çocukları aynı değillermiş gibi.

Bir başka şey, ayrımcılığa uğrayan dezavantajlı grupların yine sembolik ırkçılığın göstergelerinden biri olarak bu dezavantajlı gruplara aktarılan devlet kaynaklarının çok fazla olduğu ve hepimizin cebinden çıktığına dair itirazlar. Bizde o kadar yok ama Batıda biliyorsunuz çok fazla sosyal fon var ve bunların kullanımında sembolik ırkçılık ortaya çıkıyor.

Hemen bir de vatanseverliği tarif edip bitireceğim. Şimdi vatanseverliğin demiştim iki türü daha tarif ediliyor. Bir tanesi yapıcı “constructive” vatanseverlik dedikleri tür, bu şöyle bir şey, bunun özelliği eleştirel olması yani insanların yaşadığı coğrafyaya ait olanı yaşamadığı ya da bilmediği coğrafyalardan daha kendisini aşina hissetmesine dayalı bir vatan sevme türü. Ve bu coğrafyanın dikkat ederseniz yer yönelimli yani daha coğrafya yönelimli bir anlayış, eleştirel olan ilerlemeyi savunan ve somut noktalar üzerinde siyaset yapma davranışı biçiminde ortaya çıkan vatanseverlik türü. Kör vatanseverlik denen tür ise, aslında onu size yazdım okuyacaktım ama daha sonra. Adorno’nun tam faşist propaganda tarifinde yaptığı şey gibi, eleştirel olmayan, tamamen sembolik, politik davranışın örgütlendiği bir vatanseverlik anlayışıdır ki bizim ülkemizde daha çok egemen olan bu ikincisidir.Teşekkür ederim.

Murat Paker:

Çok teşekkürler, Ferda da Melek de benim için işimi çok kolaylaştırdılar. Onların kurdukları zemin üzerinden konuşmaya çalışacağım. Başta dediğim gibi konuşmamı milliyetçilik ve ırkçılıktan ziyade linç meselesi üzerine oturtacağım ve sonradan Hrant Dink cinayetine bağlayacağım. Çünkü Hrant Dink cinayeti veya suikastı diyoruz ama benim iddiam o ki –bir tek ben değilim bunu iddia eden- tabii ki bir siyasi cinayettir Hrant Dink cinayeti, ama sadece siyasi bir cinayet değildir.

Benim iddiam o ki başkaları gibi bu aynı zamanda bir linç, başarılmış bir linç eylemidir de. Ve gene kimilerine göre Hrant Dink cinayeti bir şiddet, yeni bir şiddet dalgasının ilk başlangıç adımı olarak değerlendiriliyor. Mesela geçenlerde Türk Psikologlar Derneği’nin de, Türk Psikiyatri Derneği’nin de, Türk Tabipler Birliği’nin de ruh sağlığıyla ilgili bazı kuruluşların sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bir bildirinin giriş paragrafıydı bu. Bu bildiriyi pozitif bulmak ve çok desteklemekle birlikte bu Hrant Dink cinayetinin yalnızca bir başlangıç adımı olarak değerlendirilmiş olmasını aslında bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Çünkü, mesela son iki yılda yirmi tane linç girişimi oldu Türkiye’de. Hangi başlangıç? Bunlarda kimsenin ölmemiş olması bir tesadüf değil kuşkusuz ama Türkiye’deki şiddet dalgasının en azından son birkaç yıldır zaten ne halde olduğunu bizim gözümüze sokan hareketlerdi bunlar. Ve gene hatırlarsanız o linç dalgası da Trabzon’da başlamıştı. Bildiri dağıtan ya da işte konuşma yapan, pankart açan bazı siyasi gruplara yönelik olarak. Şimdi o yüzden linç meselesi ile Hrant Dink meselesi birbirleriyle iç içe meseleler. Linç konusunda yine biraz sosyo psikolojik biraz psikoanalitik daha çok psiko-politik diyelim, bu meseleyi nasıl ele almış insanlar, araştırmacılar, ne noktadayız, linç konusunda ne biliyoruz ona dair çok kısa bazı bilgiler sonra şu anda Hrant Dink üzerinden neredeyiz meselesine geleceğim.

Şimdi linç nedir? Bir grup tarafından suçlu olduğu düşünülen kişinin yargılanmaksızın, yani suçunun sabitliği belli olmaksızın, adaleti tesis ettiğine inanan bir grup tarafından bir kalabalık tarafından öldürülmesi. Ssözlük tanımı böyle. Ve tipik linçler 19. yy’ın ikinci yarısında ırkçılık, yani siyahlara yönelik ırkçılık ABD’nde iç savaştan sonra yasaklandıktan hemen sonraki beş on yıl içerisinde zirve yapan, tipik örnekleri orada görülen, birkaç on yıl içinde binlerce insanın linç edilerek öldürüldüğü-ki %80’i, %90’ı siyahtır bu insanların- tipik örneklerini orada görüyoruz. Ama tabii ki orayla sınırlı değil. Türkiye’de yakın zamanlara kadar bu tarzda tipik diyeceğimiz ABD’deki gibi linç girişimleri yok. Yani deyim yerindeyse sivil kişilerin, sivil toplulukların bir araya gelip, ABD’deki gibi birilerini cezalandırması gibi şeyleri pek görmüyoruz. Daha çok Türkiye’de, Osmanlılarda olan bu toprakların tarihinde linç benzeri olaylar ABD’den farklı olarak tahammüden siyasi cinayet ya da etnik temizlik kategorisine daha yakın görülebilir. Ve bu genel siyasi gelişmelere uygun olarak ABD gibi sivil toplum kaynaklı olmaktan çok devlet meselesi olarak ortaya çıkmış Osmanlı da, Cumhuriyet döneminde de.

Şimdi nasıl linç olabiliyor, nasıl anlaşılabilir linç? Yani böyle bir saldırganlaşma, düşman bellenenin yok edilmesi meselesi nasıl anlaşılabilir? Gene soysal psikoloji üzerinden çok temel iki teori var.; birbirini dışlamayan büyük ölçüde örtüşen teoriler bunlar. Bir engellenme-saldırganlık (frustration-aggression) hipotezi var. Buna göre her engellenme belli bir saldırganlık birikimine yol açıyor ve birçok engellenme sonunda taşmaya hazır hale gelmiş olan saldırganlık uygun bulunan görece zayıf bir hedefin, nesnenin üzerine boşalıyor. Bu hipotezden kategorik olarak farklı olmayan tehdit, otoriterlik, saldırganlık hipotezine göre ise kendini tehdit altında hisseden kişi ve gruplar savunma amaçlı olarak katılaşır otoriterleşir ve tehditten kurtulmak için saldırganlaşırlar. Bir sürü özellikle ABD kaynaklı gene o demin bahsettiğim tipik linç girişimleri eylemleri dönemine odaklanan birçok sosyal psikoloji araştırması var. Bu araştırmaların bir kısmı çok ciddi bir şekilde ekonomik çöküş dönemlerinin, ekonomik hoşnutsuzluğun linçleri, linç girişimlerini arttırdığı, yani bu ikisi arasında bir ilinti olduğunu buluyorlar. Ama bunun doğrudan ve tamamen açıklayıcı bir ilinti olduğunu söylemek de mümkün değil. Sonuç olarak sosyal psikologların, bu konuda araştırma yapanların geldikleri noktada şöyle bir şey demek mümkün; ekonomik hoşnutsuzluk - yani bu engellenme, frustrasyon üzerinden de açıklanabilir veya da tehdit üzerinden de işte statükomuzu kaybedeceğiz tehdidi şeklinde de anlaşılabilir - ekonomik hoşnutsuzluğun saldırganlık potansiyelini arttıran ve linç tarzı toplumsal şiddet eylemlerini arttırdığı ancak şiddet eylemlerini gerçekleşmesi için mutlaka politik bir dolayım gerektiği söylenebilir. Ekonomik hoşnutsuzluğa bağlı olarak gerilim enerjisinin ne şekilde anlamlandırılarak nerede, kime, nasıl yöneltileceği politik bir mücadele sorusudur aslında. Bu noktada politik elitlerin, kurumların, örgütlerin hoşnutsuzlukları nasıl çerçeveleyip yönlendirdikleri çok önemlidir. Ekonomik daralma zorluk dönemlerinde kimi politik elitlerin, örgütlerin azınlık grupları suçlamaya eğilimli oldukları ve uygun koşullar altında geniş kitlelerin de günah keçisi yaklaşımını benimseyebildikleri görülmüştür. Bütün bu anlattıklarımı Türkiye’nin sosyal politik bağlamını düşünerek dinlemenizi rica ediyorum.

Varolan düzenin statükonun alışıldığı gibi gitmeme ihtimalinin artması, düzensizlik ihtimali, bu düzenden politik veya ekonomik çıkarları olanlar açısından bir tehdit olarak algılanır. Tehdit çeşitli toplumsal denetim mekanizmaları ile bertaraf edilmeye çalışılır. Toplumsal denetimi sağlamak için gerekli yasaların olmadığı ya da bir şekilde işe yaramadığının düşünüldüğü durumlarda tehdit algısından mustarip kişiler için linç gibi yasal olmayan şiddet yöntemlerinin kullanım ihtimali artar. Bu yöntemler fiili toplumsal denetim sağlama amacıyla sahne alırlar. Herhangi bir eylemde bulunmayı tartıyorken işin sonunda linç olunabileceği bilgisi kendi başına oldukça caydırıcı olabilir. Tehdidin bertaraf edilmesi aidiyet hissedilen grubun dışında birilerine saldırmakla gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu durum grup içi dışı sınırının, diğer deyişle biz ve ötekiler/onlar ayrımının azami katılık ve netlikte olmasını gerektirir. Onlar, ötekiler bizle herhangi bir ortaklığı olamayacak bizden çok farklı düşmanlar olarak algılanır, kodlanır; grup içindeyse hemen dışına çıkartılırlar. Grup içinin olabildiğince homojen, yekpare olması istenir. Böylece tehdidin bertaraf edilmesi bağlamında, grup dışı denetlenirken aslında grup içi denetlenmiş olur. Birlik ve beraberlik ruhu kabartılır.

Tehdit algısının yükseldiği dolayısıyla genel kitlenin daha çok paranoid hezeyanlı bir konuma doğru hareketlendiği bir ortamda saldırganlık potansiyeli de yükselmiştir. Bu potansiyelin eyleme geçmesi için uygun bir tetikleyici olayla birlikte paranoid ya da manipülatif bir liderliğe de ihtiyaç vardır. Paranoid liderlik, sürünün yasak tanımayan ve düşman bertaraf etmeye kilitlenen süper egosudur. Dünyayı ak kara tarzı basit karşıtlıklar şeklinde açıklar, dostlar-düşmanlar, iyiler- kötüler gibi mutlak ikili kategoriler gibi geçişkenliği olmayan ve sürünün nefret dolu saldırganlık potansiyelinin hedef düşmanla buluşmasını sağlar. Çok özetlersek linçin psikodinamiğini, birkaç önemli faktör öne çıkar. Bir kere süperegoların - ki süper ego nedir bizim hem benlik idealimizi içerir yani nasıl bir insan, nasıl bir grup olduğumuzu bizim kendimizi ideal olarak nasıl gördüğümüzü içerir hem de vicdanı içerir, yani neyin yasak olduğunu, nerede ne koşulda durmamız gerektiğini bize öğreten şeydir, durduran şeydir süperego - süperegolar devredilmiştir başkalarına, askıya alınmıştır. Öteki önemli özelliği yalnızca kendisiyle meşgul olmak ötekiyle empatik bir ilişki kuramamak anlamında narsisistik bir yönelimden söz eder. Öteki nedir, kimdir, ne hisseder ne düşünür buna yönelik bir ilgi, merak söz konusu değildir. Diğer bir özellik kendisine çok kötü bir şey yapılacak hezeyanıyla yürüyen paranoid düşünüş tazından söz edilebilir. Ve son olarak uyum itaat yönünde bir baskıdan söz edilebilir.

Şimdi bütün bu genel çerçeve içerisinde Türkiye’ye Türkiye’nin linçlerine gelirsek, bir kere bir genel ve uzun zamandır devam eden kronik bir sorun olarak nitelendirilecek bir hukuka güvensizlik, yargısız infaz kültüründen bahsedilebilir Türkiye’de. Bu konuda toplumunun da Türk devletinin de sicili öteden beri pek parlak değildir. Adalet sisteminin devasa sorunları bu güvensizliği iyice arttırmış ama adalet sistemi iyi çalışsa bile varolan kuralların yasakların ayaklarına dolanmasını istemeyen, demokratik insan haklarına saygılı bir adalet sistemine kuşkuyla bakan kimi resmi görevli çok sayıda insan vardır bu ülkede. Bu güvensizlik kendi adaletini kendin sağla yaklaşımını getiriyor. Sokakta yakalanan kapkaççıların linç girişimlerine maruz kalması, güvenlik güçlerinin evlerde kuşatılmış kaçmaları mümkün olmayan militanları yargısız infaz etmesi, DEP milletvekillerinin yaka paça meclisten alınıp tutuklanması, Cemil Çiçek gibi sıfatı Adalet Bakanı olan insanların bile fikirlerini açıklamak ve tartışmak için bilimsel toplantı düzenleyen bir grup aydını meclis kürsüsünden “bizi arkadan hançerleyen hainler” şeklinde nitelemesi, ana akım medyada sürekli vatan hainleri söylemi ve buna bağlı gelişen sembolik linçler ve bu tür daha nice durum, Türkiye’nin son dönemde fiziksel linç yapmaya daha da yakın hale gelmesine kuşkusuz hem de büyük katkıda bulunmuşlardır. Buna ek olarak, bu arka plana ek olarak yakın zamanda giderek kabaran tehdit halkasından, buna bağlı otoriterleşmeden, saldırganlaşmadan da bahsedilebilir Türkiye’de ki bu yani çok da yeni bir olgu değil Türkiye için. En azından Osmanlının hızlı büzülme, dağılma döneminden beri Türkiye’nin egemen politik kültüründe tehdit algısının ve buna bağlı yok olma kaygısının yani beka kaygısı denilen Ferda’nın da bahsettiği kaygının derin izleri olmuştur Türkiye’de. Her zaman şu ya da bu biçimde ve dozda egemen olan milliyetçiliğin kurucu öğesi de hep bu kaygıydı. Beka kaygısı, ne olacak bu devletin hali kaygısı.

Türkiye her zaman iç ve dış düşmanlara karşı teyakkuz durumunda olmuştur. Alarmcı bir her an her şeye hazır olmalıyız hali. Türkiye’deki egemen düzen milliyetçi bir otoriterlik eşliğinde ve sık sık şiddete başvurularak korunmuştur. Sembolik şiddet yani ideolojik baskı ve ayrımcılıklar, baskıcı sert yasalar ve ağır cezalar her zaman söz konusuydu. Fiziksel şiddet de gerekiyorsa devlet onu kendi güvenlik aygıtıyla uyguluyor ya da göz yumduğu, desteklediği bazı örgütlere yaptırıyordu. Ancak genel olarak sosyo-politik denetim sağlamak için son dönemde görüldüğü şekliyle kalabalıkların cinnet patlamaları şeklinde linç girişimlerinde bulunmaları gerekmiyordu. Bu görece yeni bir olgu, son iki yıldır.

AB reform süreci, bu süreçte bazı yasaların değişmiş olması bazılarının değişmesi gerektiğinin bilinmesi milliyetçi akıl ve çevreler tarafından çok ciddi bir tehdit olarak algılanıyor. Tehdit algısını iyice kabartan faktör, Türk-Kürt meselesinin görece bir sakinlik döneminden sonra son iki yıldır yeniden şiddet içeren bir tırmanışa geçmiş oluşudur. Buna Kuzey Irak’taki Kürdistan özerk bölgesinin artık inkar edilemez gerçeklik halini almasını da eklemeli. CHP dahil çoğu anaakım siyaset erbabı ve ordu gibi sahici iktidar odakları, Batı’nın, AB’nin Türkiye’yi bölmek istediğine açık ya da örtük olarak inanmakta ve buna uygun pozisyonlar almaktadırlar. Bunda Türkiye’ye yönelik AB içinden gelen kimi ayrımcı ve çifte standartçı yaklaşımların da ciddi katkısı vardır kuşkusuz. Normal koşullarda ve geleneksel olarak bu asap bozukluğu tehdit algısına bağlı asap bozukluğunu teskin etmek için devletin güvenlik aygıtı yeterli olabilirdi. Bu aygıt, fiziksel şiddetin de gerekli gördüğü her türünü yasal yasadışı ayrımına çok takılmayarak kullanarak toplumsal denetimi sağlayabilirdi. Ancak bu AB reform süreci ne kadar kısıtlı olursa olsun kimi yasaları ve prosedürleri değiştirmiş bulundu. Örneğin emniyet teşkilatı değişen yasal çerçeveden çok şikayetçi. Birkaç yıldır “bazı haklarımızı kaybettik, elimiz kolumuz bağlandı, görevimizi yapamıyoruz” diye yakınıyorlar. Örn: gözaltı süresi, avukat bulundurma zorunluluğu gibi konularda bazı iyileştirmeler yapıldı. Devlet artık bazı şeyleri rahatça yapamıyor. Örn: resmi görevliler eskiden olduğu kadar rahat işkence yapamıyorlar Türkiye’de. Dolayısıyla toplumsal denetim o tür şiddet eylemleriyle sağlayamıyor bu işi, “sivil topluma” havale ediyor. Sivil toplum tırnak içinde. Nasıl dünyada orduları özelleştirme yönünde bir trend , eğilim var ise, Türkiye’de de sosyo-politik denetim kısmen özelleştiriliyor bu anlamda. Artık kolayca yapılamayan işkence, artık varolmayan idam cezası bir sürü insanın kanına dokunuyor. “Bunlar vatan haini, idam etmemiz lazım, nasıl idam edemeyiz” diye dolaşan bir sürü insan var Türkiye’de. Bu durumda sokaktaki vatandaşın tepkisi alternatif bir yol olarak ortaya çıkıyor. Salın sokaktaki vatandaşı, duyarlılıkları zaten var, rahatlıkla da kaşınabilir duyarlılıklar bunlar, onlar cezayı versin. Devletçi, milliyetçi denetim restorasyon peşinde olanların bu linç girişimlerinden hiç şikayetçi olmadığını, sadece şimdilik bu girişimlerin zıvanadan çıkmasını istemediklerini tahmin edebiliriz. Türkiye’nin öyle bir role gelmesi ciddi bir iç savaştır, faşizmdir. Az da olsa böyle bir ihtimal var, hele şimdi biraz daha fazla var, Hrant Dink cinayetinden sonra. Ama henüz orada değiliz, gidebiliriz ama henüz orada değiliz. Hrant Dink öldürülmeden önce yazdığım bir makaleden bir kısım okuyorum. Geçtiğimiz Kasım ayında yayınlanmıştı.

Şimdi yaşanan kontrollü bir şekilde linç girişimleri olsun on dakikada durduralım, ölen olmasın, yaralanan olsun ama millet bilsin ki solcular bölücüler cezasız kalmayacak. AB yasaları ile elimizi kolumuzu bağlayabilirsiniz ama bu milliyetçi çerçeve sokaktaki vatandaş tarafından sahipleniliyor görüntüsünü diri tutma çabasıdır. Şimdi bütün bunlar Türkiye’deki politik elitin ve önemli kurumların ve toplumda var olan genel hoşnutsuzluğun tehdit algısı üzerinden milliyetçi bir yeniden formatlamaya tabi tuttuklarını gösteriyor bize. İstikrarsız ve öngörülemeyen dönüşüm dönemlerinde tehdit algısı ve onun getirdiği saldırganlık potansiyeli artar. Türkiye’nin demokratikleşme yolunda ilerlemekle bütün kazanımları geri alıp çok daha otoriter bir rejime doğru geri çekilmesi arasında bir tercih yapması gerekiyor artık. Şimdiki yapay denge durumu uzun vadede sürdürülebilir gözükmüyor.

Linç girişimlerine karşı net tutum almayan ve linçten kurtulanlar yerine linççilerle empati kuran, kurabilen üst düzey resmi görevlilerin varlığı- bunlar arasında valiler var, emniyet müdürleri var- ve hala görevlerine hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyor olmaları linççi kalkışmaları seyreltmek ve giderek yok etmek için en büyük dezavantajdır. Paranoid ve narsisistik eğilimlerden beslenen linççi sürüler gruplar ve liderleriyle mücadelede en verimli yol, çok net sınırlar çizilmesi ve bu sınırlara hep uyulmasıdır. Linç girişimlerini bir suç eylemi olarak değerlendirmeyen, bu anlamda da görevini kötüye kullanan resmi görevliler, geciktirilmeksizin görevden alınmalıdırlar. Türkiye’de son iki yılda özellikle yoğunlaşan linç girişimlerini - ki bunun şimdilik nihai noktası Hrant Dink cinayeti olmuştur - Türkiye’nin sancılı dönüşüm sürecinin belirtileri şeklinde okumak da mümkün. Ama aynı zamanda bu eylemler ve sonuç olarak cinayet gelecek ihtimallerimizden birinin ne denli dehşet verici olabileceğini de gösteriyor. Linçleri geriletmek, demokrasi ve özgürlükleri genişletip sindirmemize bağlı. Şimdi birkaç karikatür göstereceğim. Bunlar Oslo’da yaşayan karikatürist dostum Filiz Kutal’ın çizgileri. Hrant Dink suikastından sonra -birkaç gün sonra, bir hafta kadar sonra- çizdiği şeyler. Bu üçlü bir seri. Kaçıranlar mı oldu? Başa geliyorum.

Bu karikatürdeki laflar da Can Dündar’ın bir köşe yazısından alınmış, büyük ölçüde aynen alınmış. Biliyorsunuz Hrant Dink öldürüldükten sonra, Kadıköy’de sanırım, oradaki bir ermeni kilisesinin duvarına yazılan bir yazıymış bu. “Nice Hrant’lara, bir Hrant öldü”. Ve biliyorsunuz Türkiye’de ırkçılık yok. Haaşaa!

Evet şimdi bu linç çerçevesi, zemininde Hrant Dink cinayetine biraz daha yakından bakalım. Kimdi Hrant Dink ve niye linç edildi? Öldürülmeden önce en azından iki yıllık bir linçe tabii tutuluyordu Hrant Dink. Öncelikle önde gelen bir Ermeniydi. Ermeni cemaatinin en önde gelen herhalde birkaç kişisinden biriydi son on beş yılda. Agos diye bir gazetesi vardı. Ermenilerin ötesinde yazarları vardı. Ermeni olmayan yazarları vardı ve Ermeni olmayan okurları da vardı bu gazetenin. Aynı zamanda Türkiyeli bir sosyalistti. Resmi ideolojiye ciddi muhalefet yapıyordu. Bunlara rağmen Ermeni milliyetçisi de değildi. Her türlü milliyetçiliğe karşıydı. Ek olarak Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini savunuyordu. 1915’i kendisi soykırım diye nitelendiriyordu. Ama bunun bir siyasi şantaj konusu yapılmasına ve tek meseleymiş gibi gösterilmesine karşıydı. Ve bu meselenin Batı’nın elinde bir oyuncak olmasına başta kendisi şiddetle gerek burada gerek dışarıda karşı çıkıyordu. “Bu meseleyi biz burada kendi aramızda konuşabilmeliyiz” diyordu temel olarak. Belki en önemli özelliklerinden biri çok sahici ve samimi bir insandı. Hepiniz muhtemelen televizyonda en azından ona rastlamışınızdır. Ne kadar sahici ve samimi, içten bir insan olduğunu, söylediklerini gerçekten kastederek söylediğini, buna inandığını ve yüreğinin insan sevgisiyle dolu olduğunu hissederdiniz. Ve siyasi olarak en ters pozisyonda bulunan insanlarla tartışabilme becerisine ve onlarla şöyle ya da böyle ortak bir zemin kurabilme becerisine sahip bir insandı. Ve bu insanları da etkileyebiliyordu. Hrant Dink’in dedikleriyle aynı fikirde olmasak bile, olmasa bile insanlar bu adamın ne dediğine kulak dikilmek, yüreklerini açmak ihtiyacını duyuyorlardı. Bu oldukça tehlikeli bir şeydi kimileri için. Belki fikirlerinden daha da tehlikeli bir şeydi. Hrant Dink’in linç girişiminde iki önemli kilometre taşı var ki bu baştan beri anlattığım linç çerçevesine çok oturuyor.

İki yıl önce bilmiyorum hatırlar mısınız Hrant Dink’in gazetesi Agos bir gün bir haber yaptı. Sabiha Gökçen’in Ermeni kökenli olduğunu yazdı. Sabiha Gökçen’i hepiniz bilirsiniz, Atatürk’ün manevi kızlarından biri. İlk Türk kadın pilotu yani Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinin mitolojisinde diyelim çok önemli yeri olan bir figür. Resmi Türk kadın tarihinin müzesinde çok önemli yeri olan bir kadın. Hava alanına adı falan verilmiş, önemli bir figür. Sonuçta Atatürk’ün manevi kızı olmuş biri için yıllarca sonra Türkiye’de Ermeni biri çıkıp gazetesinde “iyi güzel de o aslında bir Ermeni kızıydı” diye yazdı. Ve bunu yazmaktaki amacı da aslında, Atatürk’ün bazılarının sandığının aksine bir Ermeni kızını manevi evladı yapabilecek kadar Ermenilere açık olduğunu belirtmekti. Bunu da böyle yazdı. Birkaç gün sonra Genelkurmay, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı bir basın açıklaması yaptı. Hrant Dink’i sert bir şekilde eleştirdi. Neredeyse “sen vatan hainisin” demeye getirdi ve “bu milletin, bu devletin kutsallarıyla oynanıyor” diye suçladı. Bu Hrant Dink’in başının belaya girme sürecinin kilometre taşıdır. Ondan sonra Hrant Dink’in başı davalardan kurtulmadı. 301 başta olmak üzere. İkinci kilometre taşı yine yine yazdığı sekiz yazılık bir dizide, altıncı ya da malalede kullandığı bir iki cümlenin bütün bilirkişi ve bilumum edebiyatçıların yorumlarına, bütün aydınların yorumlarına rağmen, mahkemenin resmi bilirkişisinin birkaç raporuna rağmen, yargıçlar tarafından belli bir şekilde yorumlanıp mahkum edilmesi oldu. Türkiye’deki çoğunluk şu anda Hrant Dink’i bir yazısında “Türk kanı zehirlidir” dediğini sanıyor. Bunu üniversite öğrencileri bile sanıyorlar. Psikoloji bölümündeki öğrencilerden bazıları bile sanıyorlar. “Ama o da Türk kanı zehirlidir demişti” diye düşünebiliyor insanlar. Bu mesele çok tipik, klasik bir dezinformasyon, yanlış bilgilendirmedir, beyin yıkamadır. Ve nasıl insanlar Hepimiz Ermeniyiz sloganını anlayamamışlarsa Melek’in bahsettiği soyutlama yetisinin yetersizliği nedeniyle, Türkiye eğitim sisteminin ne halde olduğunu feci bir şekilde gösterdiği biçimiyle. Hrant Dink’i mahkum edenler de ve hala o yazıları okuyup “Türk kanı zehirlidir” dediğini sananlar da aynı soyutlama yetisinden maalesef mahrum gözükmektedirler. Kısacası Türklüğü aşağılamamıştır. O yazıda yine herkesin –o yazıları anlayan herkesin- belirttiği gibi Ermeni diasporasının kanındaki -metaforik anlamda tabii ki- Türk düşmanlığından kurtulması gerektiğini savunuyordu. Sonuç olarak linç edildi ve sonuç olarak öyle bir ortam, öyle bir iklim yaratıldı ki Hrant Dink’in belki öldürülmemesi şaşırtıcı olurdu diyebiliriz. Sindiremeyenleri kısaca sıralarsak demin dediğim gibi Genelkurmay var, bütün milliyetçi cenah var, siyasi partilerin büyük çoğunluğu var, yargı var 301 üzerinden ve anaakım medya var, başta Hürriyet gazetesi olmak üzere.

Şimdi cinayet sonrası tablo, bugün neredeyiz? Milliyetçi hisleri kuvvetli katil çocuklar var aramızda, katil olmaya hazır çocuklar var, “hepimiz Ogün Samastız” diye bağırabilen binlerce çocuk var. Bunlara katil çocukların beyaz bereli arkadaşları diyebiliriz. Gazeteden her gün okuyoruz karmaşık azmettirenler, yönlendirenler ağı var. Bu ağ nerelere kadar uzuyor henüz ucunu göremiyoruz. Görüp göremeyeceğimiz çok meçhul. Bu ağın üzerinden devlet içinde himaye edilip edilmediği, göz yumulup yumulmadığı, ihmal olup olmadığı hep tartışılacak tabii ki. Cenazede “Hepimiz Ermeni’yiz” diye yürüyen on binlerce insan var. Buna karşın birkaç gün sonra hemen fırlayıveren “Hepimiz Ermeniyiz” alerjisi var. Ve bu “biz Ermeniyiz” alerjisinde iki şey kısaca belirtelim. Bir, soyut düşünme yetisinin ciddi zaafı var. Psikolog olanlar, gelişim psikolojisi dersi almış olanlar, Jean Piaget’nin dördüncü bilişsel gelişim aşamasını hatırlarlar. Bu dördüncü, 11-13 yaş arası insanların, çocukların geçmeye başladığı soyut düşünme aşamasıdır. Bu aşamada artık çocuklar kavramlarla, metaforlarla soyut bir şekilde düşünmeye başlarlar. Bir sürü çalışmadan biliyoruz ki hiçbir toplumun tamamı bu aşamaya ulaşmaz ama eğitim bayağı işe yarar, liseyi bitiren birinin, üniversiteye giden birinin bu aşamada olmasını bekleriz. Bu olay, yani “Hepimiz Ermeniyiz” lafına duyulan alerji aslında Türkiye’de eğitim sisteminin ne denli iflas içinde olduğunun göstermesi açısından da hicap verici bir durumdur. Öbür hicap verici durum da bu lafın nasıl bir empati sonucu söylendiğini anlayamamış olan yürekleri kilitli, yürekleri hissedemeyen, empati duyamayan ne kadar çok sayıda insan olduğunu da göstermesi açısından acı vericidir.

Çok kısaca ne yapmalı meselesi, bir kere çok vahim bir durumla karşı karşıyayız, çok vahim bir noktadayız. Önce bunu hakikaten iyi kavramamız lazım. Basit bir siyasi cinayet, gelip geçici bir olay, tesadüfen olmuş, kazara olmuş bir durumla karşı karşıya değiliz. Türkiye cidden önemli, acil bir kavşakta ve bu cinayet deminden beri anlattığım çerçevede bu kavşağın artık ertelenemez bir yol ayrımı olduğunu gösteriyor. Demokratikleşecek mi Türkiye reform sürecini hızlandırarak, yoksa bunun yerine daha da geriye gidip daha otoriter yola girerek artık askeri bir darbe mi olur, faşizm mi olur, başka bir otoriter rejim mi olur o yöne doğru mu savrulacak? Ama şimdiki hali çok sürdürülebilir bir denge durumu gibi gözükmüyor. İkinci yol kısaca kan gölüne çıkar ve bedeli ağırdır, kazananı olmaz. Demokratikleşmeyi derinleştirmekten, yaygınlaştırmaktan başka bir yol seçeneğimiz yok, bunu görmeliyiz. Ama bu da durup dururken olmayacak tabii ki gündeme getirilmesi güncellenmesi gerekiyor. Olabildiğince politize olmamız gerekiyor, sorumluluk duymamız gerekiyor, sorumluluk ve kaygı duymamız gerekiyor. Ve bütün bu meseleler, gerek Ermeni Hrant Dink üzerinden konuşulan Türk- Ermeni meselesi, gerek Türkiye’nin gündemini boğan Türk-Kürt meselesi bütün bunları çözümleyebilmek için zamanında ortaya atılmış ama boğuntuya getirilmiş şu Türkiyelilik meselesinin yeniden etraflı uzun uzadıya düşünülmesi gerekiyor. Çünkü Türkiyeliyiz altında ne olursak olalım: Türk’üz, Kürt’üz, Ermeni’yiz şuyuz, buyuz ama hepimiz Türkiyeliyiz diyemedikçe Türkiye hep bir gerginlik, kan gölü, şiddet vesaire bıçak sırtında gitmeye devam edecekmiş gibi gözüküyor.

Türkiye’de kendisini Türk olarak görmeyenlerin de yaşadığını sindirmek gerekiyor. “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilirsiniz ama herkes bunu kabul etmek zorunda değil, bazıları da etmiyor, etselerdi bir sorun olmayacaktı ama etmiyorlar işte. Ne yapacaksınız? Gündüz Aktan’ın dediği gibi o zaman onları bir yerlere göndermeyi mi düşüneceksiniz? 1915’i mi tekrarlayacaksınız? Bunları cidden düşünmek gerekiyor. Bu düşünme sürecinin olmazsa olmaz bir parçası hakim millet tasavvurundan vazgeçmeyi gerektiriyor. İtiraf etsinler etmesinler, Türkiye’de yaşayan çoğunluğun, milliyetçi çoğunluğun zihninde, Türkiye’deki hakim milletin Türkler olduğu tasavvuru yatıyor. Hakim millet tasavvuru modern çağdaş bir eşit, anayasal, yurttaşlık temeline dayalı, demokratik bir cumhuriyette olabilecek bir şey değil, demokratik bir cumhuriyette her yurttaş eşittir. Hakim millet, hakim olunan yani egemen olunan millet diye bir ayrım söz konusu değildir. Ve tabii yasal planda, davranış planında bir sürü planda hala mevcut olan ayrımcılıkların temizlenmesi gerekiyor. Hepimizin bu ayrımcılıkları, ırkçılıkları afişe etmesi ve mahkum edilmesi için varolan ırkçılığa karşı yasaların ama Türkiye’de şimdiye kadar hiç uygulanmamış yasaların uygulanması için çabalamamız gerekiyor. Daha uzun bir konu ama kısaca geçeyim. Bir de hepimizin, Türk toplumunun bir hafıza/yüzleşme çalışma yapması gerekiyor. Ama bunun da gündelik, güncel sorunlarımızın önüne koşmadan ve de bugünden geriye doğru giderek yapması gerekiyor. Bu çok kritik bir konu ve bu çok daha uzun konuşulması gereken bir konu.

Ama kısaca şunu diyeyim: Türkiye Susurlukla yüzleşmeden 1915 ile yüzleşemez, tersi doğru değildir. Türkiye 12 Eylül ile yüzleşmeden 1915 ile yüzleşemez. Dolayısıyla 1915, Türkiye’nin meselelerinin birinci, ikinci gündem maddesi olamaz. Önemli bir gündem maddesi olabilir. Arkalarda önemli bir gündem maddesi olabilir ama ön planda gündem maddesi olamaz. Bunu da belirterek konuşmamı bitireyim. Teşekkür ederim.

Soru Cevap Kısmı:

Soru - Hamza Ertürk:

Hamza Ertürk adım, psikologum öncelikle. Sormak istediğim şey şu: Peki Trabzon olarak, Trabzon’da doğması bu olayların sizce neye bağlı; yani özellikle Trabzon olması? Niye Trabzon? Geçen yeğenimle telefonda görüştüm. Teyzesinin oğlu bizim Ordu’ya gelmiş. Lisede lisenin son döneminde. Niye geldi dedim. Yeni Ogün Samastlar yetişmesin diye dedi.

Cevap - Melek Göregenli:

Aslında çok haklı yani. Bende bu aralar yani herhalde olabilecek en kötü şeylerden biri Trabzonlu olmak yani. Şimdi yine işte medya aslında bu, Murat’ın da anlattığı benim de anlattığım yani hepimizin üzerinde durmaya .çalıştığımız şey, Hrant Dink cinayetinden sonra aslında farklı bir biçimde Trabzon için yaptık yani bu işaretleme meselesi mesela zaman kalmadı onun üzerinde duramadım. Linç kültürü kadar yanlış bir kavram olamaz. Yani çünkü kültürel yapılar biliyorsunuz çok zor değişirler zor da oluşurlar. Ve adeta bir sosyal bağlamı kültüre atfederek anlamaya çalışmak zaten çaresizliğinizi baştan kabul etmek demektir. Hatırlayın bu çok alışık olduğumuz bir şey. Bu köşe yazarlığı meselesi üzerine çok ciddi düşünmek lazım, çünkü onlar üretiyorlar böyle şeyleri ve gerçek haline dönüştürüyorlar. Bir söz vardır benim sevdiğim: stereotipler ve sosyal bilimlerin kavramsallaştırmaları aslında kendilerini gerçekleştiren kehanetlerdir. Şimdi eee bu da itaat kültürü diye bir laf vardı mesela bir ara. Yani sanki bizim kaderimiz, biz hep itaatkar bir toplumduk, kültürdük ve bu bize özgü bir şey gibi.

Şimdi Trabzon, tabii ben konuşmamda onu anlatmaya çalıştım bağlamı hiç unutmamamız gerekiyor. Trabzon aslında bağlam olarak bu tür olayların ortaya çıkmasına çok uygun bir bağlam olduğu için Trabzon’da ortaya çıkıyor. Ben çok iyi bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla çok hızlı, zaten bütün kurumlarda şu hepsinde neredeyse araştırmalarda ortak çıkan bir şey var. Sosyal değişmenin çok hızlı olduğu dönemlerde ve toplumlarda bu tür özellikle dezavantajlı grup üyelerinin bu tür davranışlara yönelmeleri çok daha ortaya çıkan bir şey. Şimdi Trabzon bir sürü açıdan hızlı sosyal değişimi daha fazla yaşayan bir yer. Dün gece pop star alaturka var ya -ben onu seyrediyorum itiraf ediyorum- onu seyrederken düşündüm birden böyle bir fikir geldi aklıma doğru mu bilmiyorum. Şimdi aşağı yukarı sosyo- demografik yapı olarak bakarsınız yani Ogün Samast ve çevresini oluşturan sosyal psikolojik faktörlere yani sosyo demografik değişikenlere bakarsak en alt sınıflar olmadığını biliyoruz, orta alt sınıflar yani. Zaman kalmadı, onu size anlatacaktım. İzmir örneğin; Genç Parti’nin en yüksek oy aldığı yer biliyorsunuz belki Türkiye’de . Çok şaşılası geliyor bu insanlara, yani işte İzmir daha demokratik, daha sol falan, daha özgürlükçü bir şehirdir ve Genç Parti’nin en yüksek oy aldığı yer. Şimdi ben ona da baktığımda seçimde Genç Parti’ye en çok oy verilen mahallelere baktığımda çok benzer bir şey görülüyor. Şimdi bir tür ne gerekiyor, bir tür gelecek duygusunun olması gerekiyor. Yani her türlü orta alt dezavantajlı sınıflarda politik örgütlenmelere rastlanmıyor. Aslında çok şaşırtıcı olabilir ama bir tür isyan hareketi bu yani bireysel bir kendini gösterme o kahramanlık yani isyandan iyi bir şey kastetmiyorum isyanı genellikle iyi anlamda kullanırız ama bir tür kabuğunu yırtma, bir tür politik davranış anlatmaya çalıştığım sembolik hedefi olmayan daha çok başkalarının hedef gösterildiği faşist propagandanın hedefi olmuş objelere yönelen bir politik tür politik davranış..

Şimdi Trakya’da örneğin yani Trabzon için daha doğrusu Karadeniz insanı için analizler yapılır. İşte çok hızlı yerinde duramaz folklorda da var fokloründe de vardı hareketlilik. Silah örneğin çok yaygın. Yani bir sürü faktörü bir araya getirdiğimizde, silah, hareketlilik, orta alt sınıfların çaresizliği bir yandan orta düzeyde eğitim. Dikkat edin bu çocuklar genellikle lise mezunu çocuklar. Yani Internet kullanabilecek ama Internette gördüğünü ayırıp enformasyonu doğru seçemeyecek kadar eğitimli, anlatabiliyor muyum?

Şimdi tüm bunlar bir araya geldiğinde Trabzon’da böyle bir şey ortaya çıkıyor mu? Mesela Tekirdağ bölgesinde –pop star alaturkaya buradan geleceğim- dikkatimi çekti dün gece geçen yarışmadan pek çok Tekirdağlı. Şimdi o aradaki kültürel ağına baktığımızda orada eğlenme ve haz öne çıkan şey. Yani erkeklik maskulenlik, işte yiğitlik, kahramanlık ee tematik olarak kültürün ana çekirdekleri değildir ama Karadeniz bölgesinde böyle. Ve tabii bu benim sosyal psikolojik olarak aşağıda gördüğüm şeyler. Bunlara bir de politik manipülasyonları ekleyin, çok istemiyorum böyle düşünmek ama bir sürü komplo teorisi var. Bir sürü özellikle örneğin Güneydoğu’ya gönderilen askerlerin onun üzerine dün gece düşündüm zaten. Trakya ve Karadeniz bölgesinden en çok gönderilmiş galiba. Dolayısıyla şehit cenazesinin en çok geldiği bölgeler. Ama işte başa çıkma mekanizması. Tabii ki o faşist propagandanın ve politik manipülasyonların etkisini kesinlikle unutmamak gerekir. Trabzon’da böyle ortaya çıkıyor, Tekirdağ’da başka türlü ortaya çıkıyor. İzmir’de de Genç Parti olarak ortaya çıkıyor. Hafif faşizm yani, İzmir’e o gider. İzmir’e böyle ağır faşizm olmaz, sıkılır İzmirliler çünkü, bu kadar ağır faşist olamazlar. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bakın niye böyle bakmalıyız? Çünkü böyle baktığımızda biz değiştirebiliriz. Yani bundan ne çıkar, bu sosyal psikolojik bağlam değişirse Ogün Samast falan çıkmaz yani, bu bizim kaderimiz değil. O çocuk başka bir şey de olabilirdi. Ama linç kültürü yok efendim Trabzon ne oluyor şöyle başlıklar “ne oluyor Trabzon’da?”. Yani hakikaten Trabzonlular herhalde bir durup nerem açık diye düşünüyorlardır. Korkunç bir şey bu. Bu da başka bir işaretleme anlatabiliyor muyum? Yani kendini gerçekleştiren kehanet. Hani yani her çocuk bir süre sonra bende bir iş yapayım da göstereyim kendimi diye düşünmeye başlayabilir. Bu, bu dile çok dikkat etmeliyiz. Ötekileştirme bile değil o, yani işaret etme dili.


Soru - Erden Erdinler:

Erden Erdinler, İletişim Fakültesi mezunuyum. Hocam en son konuşmanızın sonunda bir şeyden bahsettiniz. 1915 sizin için ne ifade ediyor? Yani biraz derin bir konu ama özet olarak bilgilenmek istiyorum.

Cevap - Murat Paker:

Şimdi bu tabii ki çok derin ve bu yüzden .ok etraflıca konuşulması gereken bir mesele. Dolayısıyla ben de bu panel kapsamında kısaca cevap vereyim. 1915 ile yüzleşmek gerekiyor derken ama bunun gündemin ilk sıralarına yer alamayacağını belirtirken 1915’de bir kere ne olduğunun, neler olduğunun bilinmesi gerekiyor. Bu bilinmiyor Türkiye’de, yüzleşmek bir kere böyle bir şeyden başlar. Bu panel kapsamında bu kadarını söylemek yeter bence. Bilmemiz gerekiyor, anlamamız gerekiyor ve bu konuda farklı fikirleri olan, farklı yayınları, fikirleri olan insanlara tahammül etmemiz gerekiyor. Vatan haini diye görmememiz gerekiyor. Yeterli olur mu?


Soru - Murat Arda:

Ben de sorumu Murat Paker’e yönelteceğim. Yine son söylediğiniz, Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi ama bugünden geçmişe doğru önce 12 Eylül, sonra Susurluk ve bu şekilde kronolojiyle geriye gitme yöntemini biraz daha açmanızı rica edeceğim. Çünkü şöyle bir şey düşünüyorum ben de; Melek Hanım’ın da söylediğiyle de bağlantılı ama ben daha farklı bir paradigmayla değerlendirmeyi düşünüyorum. Psikanalitik bir paradigmayla bastırılanın geri dönmesi olarak belki de değerlendirilebilir.

Soru - Melek Göregenli:

28 Şubatla da yüzleşilmeli mi sence? Ondan başlamak yani günümüzden gelirsek geriye doğru.

Cevap - Murat Paker:

Liste uzun. Şimdi bir, iki hafta sonra Bilgi’de “Geçmişle Yüzleşmek” başlıklı, uluslararası akademik, yarı akademik bir toplantı olacak. Orada mesela daha yoğun konuşulacağını umuyorum bu konuların.

Şimdi, psikanalizde tabii bir tane psikanaliz yok çok kabaca. Benimki de mesela başka bir psikanalize dayanarak savunulan bir görüş. Klasik psikanalize göre, Freudcu psikanalize göre katarsis yani duygusal boşalım modeli ön planda olduğu için geçmişte olmuş bitmiş yani bireysel düzeyde konuşursak çocuklukta olmuş bitmiş travmaların yetişkinlikte katarsis yöntemiyle yani terapi sırasında duygusal boşalım sağlayarak ortaya konması, çalışılması, iyileşmeyi getirir diye bir teorisi var Freud’un. Şimdi bunun, bu tabii 90 yıl önceydi, psikanaliz çok değişti, evrim geçirdi ve bu teorisi, katarsis teorisi, daha sonra Freud’un bizzat kendisi tarafından ama daha çok Freud sonrası psikanalistler tarafından oldukça eleştirilmiş, değiştirilmiş bir teori.

Şimdi katarsisin bir kere çok nadiren olduğunu biliyoruz. İikincisi, katarsisin olduğunda bile çok kalıcı bir değişiklik yaratmadığını da biliyoruz. Bu iki bilgimiz var artık, bu kadar ampirik bilgiye sahibiz. Ve daha bugünü ve yakın geçmişiyle yüzleşemeyen, konuşamayan dertleşemeyen birinin çok eski geçmişiyle yüzleşmesi için zorlanmasının çok savunmacı tepkiler yarattığını da biliyoruz. Türkiye’nin yaşadığı şeylerden bir tanesi de buradan doğru da anlaşılabilir. Daha insanlar 1915’de ne olduğunu bilmeden, soykırım falan mı diye konuşulduğu zaman bir sürü insan kendini aşağılanmış hissediyor ve duymuyor ne denildiğini, anlamıyor. Orada “ama onlar da bizi, Asala teröristleri de bizi öldürmüşlerdi” diye tepki gösteriyor. Halbuki ne alakası var? Hiç bir alakası yok. Devreler öyle bir karışıyor ki rasyonel bir analiz yapma, konuşma imkanı kalmıyor. İlişkisel psikanaliz, daha yeni psikanaliz açısından bakılırsa da en yeni olanlarla yüzleşmek en kolaydır ve en mümkünüdür ve en kolay işlenebiliridir. Katarsis o kadar mümkün değildi. Olsa bile çok ciddi bir değişiklik, kalıcı bir değişiklik yaratmaz, ben böyle bir perspektiften bakarak politik bir yansıması olarak bunu savunuyorum. Ama çok önemli bir konu, bu kadar da basit değil tabii. İki görüşün de çok daha ayrıntılı konuşulması tartışılması lazım.


Soru - İsmini vermemiş olan bir dinleyici (1):

Ben ekonomi öğrencisiyim, üniversitedeyim. Benim geçen gün, iki gün önce Milliyet Gazetesi’nde bir yazı okumuştum. Ve şu iki satır çok dikkatimi çekti. Şunu söylüyordu: Amerika’nın zaten Irak’a yaptıkları çok göz önünde olan bir şey, yani katliamlar zaten göz ardı edilemez. Şunu söylüyorum, yani Amerika Irak’a bu kadar katliam yaparken, 90 yıl öncesindeki Ermeni durumunu şu anki Türkiye gündeminde, şu anki 2006 senesinde 2005 değerlendirmemizin hiç de mantıklı olmadığını söylemişti. Açıkçası bana çok mantıklı geliyor. Ne olursa olsun 1915 veya 1930lu yıllarda da olsa şu an onu değerlendirmek. Murat Paker, size sormak istiyorum. Bundan sonra Amerika’nın, yani Türkiye üzerindeki genel yaklaşımı- Ermeni soykırımı veya soykırım iddiasıyla- , sizce adımları nasıl gelişecek? Yani bizi bekleyen ne burada?

Cevap - Murat Paker:

Anladım evet, çok kısaca şunu söyleyeyim. Tabii bilemeyiz nasıl olacak ama şunu söyleyebiliriz. Gerek ABD, gerek Fransa, gerek başka bazı Batılı devletler ve onların tabii ki bu toplumların tümü değil, bu toplumların içerisindeki kimi çevreler, Türk-Ermeni gerginliğini daha çok bir dış politika malzemesi ve manipülasyon aracı olarak çok çifte standartlı olarak kullanıyorlar. Bu herkesin gördüğü bildiği bir şey. Fransa’nın son bir iki yılda yaptıkları bu konuda gayet bariz. Bu böyle, ama ancak bir yaranız varsa bu dış politika malzemesi olarak başkaları tarafından manipüle edilmeye, istismar edilmeye açık.

Şimdi ben birinci ve ikinci gündem maddesi olamaz, en önemli gündem maddesi olamaz derken, önemsiz bir gündem maddesidir demedim, demiyorum hiç bir şekilde onun altını çizmek isterim. Mesela 1915 yılı çerçevesinde olmuş olaylar, bu olayları yapanlar, Teşkilat-ı Mahsusa, İttihat Terakki’nin gizli servisi meselesi bugün hala yaşadığımız bir meseledir bizim. Susurluk budur. Dolayısıyla bütün bunları birbirleriyle ilişki içerisinde görebilmek lazım. Yani 90 yıl önce oldu bitti diye bir şey olamaz etik olarak bir kere bizim için olamaz bu topraklarda. Bizden önce yaşanmış bütün acılardan biz sorumluyuz. Bunları anlamamız bilmemiz lazım ki hem acı çekenlerin yüreğine bir nebze olsun ferahlık verebilelim, hem de bir daha olmasın bunlar. Bunları yapmamızın konuşmamızın bütün ızdırapları konuşmamızın temel gerekçesi, bir daha olmasın. Yoksa “ya olmuş bitmiş kapatalım önemli değil,” bana çok insani bir yaklaşımmış gibi gelmiyor. Tabii bu, eğer Fransa’nın, ABD’nin yaptığı gibi siyasi manipülasyon amacı ile yapılıyorsa buna tabii karşı çıkmak gerekir. Ama buna karşı çıkmanın iki yolu var. Ya milliyetçilerin yaptığı gibi “yok canım ne münasebet hiçbir şey olmadı” diyebilirsiniz ya da bazılarının şimdi demeye başladığı gibi “tabii yaptık, olsa bir daha yaparız” diyebilirsiniz. Ya da “ya tamam biz buna bakacağız yani sizin siyasi manipülasyon numaralarını yemiyoruz. Biz kendi derdimiz olduğunu biliyoruz, biz bunu konuşuruz, konuşabiliriz” demek mümkün.


Soru - Esra Arsan:

Merhaba Esra Arsan ben. İletişim Fakültesi öğretim üyesiyim. Melek Hanım’a soracağım ama aslında toparlamak istiyorum. Çünkü Türkiye’de aydın ölümleri, gazeteci ölümleri üzerinden politikalar üretildiği bir sürece girdik. Yani aslında bağlamdan kopmayalım derken milliyetçilik olsun, işte 1915’in yeniden her farklı cepheden üretilmesi, nefret söyleminin diriltilmesi veya işte tarihimizi tartışalım söyleminin yeniden gündeme getirilmesi. Şimdi aslında linçten bahsederken Türkiye’de gazeteci ölümleri geliyor akla. Çünkü ben gazetecilik hocası olduğum için çok ciddi bir faili meçhul gazeteci ölümleri hadisesi var Türkiye’de ve o işte 1990’ların sonunda Metin Göktepe’nin gerçekten linç edilmesi, yani onlarca polis tarafından üzerinde tepinilerek beyin kanaması geçirip yüzlerce kişinin gözü önünde katledilmesiyle son bulmuştu. Sonra maalesef bir süre durdu çünkü ilk defa Türkiye’de gazeteci ölümlerinden polisler yargılandılar, mahkeme önüne çıktılar ve kısa da olsa hapse girebildiler. Sonra işte Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi ve işte Hrant Dink’e kadar gelen süreç devam etti.

Şimdi benim merak ettiğim şey şu, hiç bilmiyorum Bağcılar Adliyesine yolunuz düştü mü? 301’den yargılanan arkadaşlarımızın, dostlarımızın duruşmalarını gördünüz mü? İnanılmaz bir tablo var orada gerçekten, bir linç tablosu yaşanıyor her duruşma sırasında. Orhan Pamuk olsun, Elif Şafak olsun, üniversitemizin hocalarının yargılandığı, Murat Belge’nin, Haluk Şahin’in yargılandığı davalarda da gördük. Korkunç bir çevik kuvvet gösterisi koridorlar boyunca, onlar arasından sıkışarak geçiyorsunuz. Sonra işte neyse o grup, yargılananları protesto etmeye gelenler inanılmaz naralar atarak bazıları köpürerek tecavüz ediyorlar bir şekilde duruşmaya giden kişilere. Ve buna devlet göz yumuyor, yani polisler onlara hiçbir şey söylemiyor ama onları dinlemeye gelenler çevik kuvvet tarafından çok ciddi şekilde taciz ediliyor. Şimdi bu süreçte aydınların bu şekilde yargılandığı, hor görüldüğü, bu kadar yalnız bırakıldığı bir süreçte, bizim iletişimcilerin suskunluk sarmalı dediğimiz bir süreç harekete geçer aslında. Bu suskunluk sarmalı toplumda güçlü olan grupların, güçsüz olan grupların sesini bastırdığı ve aslında kendilerini haklı hissettikleri halde, haklı olduklarını bildikleri halde seslerini çıkaramadıkları bir süreçtir. Burada tabii medya çok ciddi bir rol oynuyor yani medyadan gelen mesajları medyanın sözleri ve medyanın ses verdiği, medyanın sesini dinlendirdiği kişiler. Böyle bir sürece girer miyiz? Yani aydınlar konuşmaktan, gazeteciler yazmaktan ölüm korkusu veya tehdit edilmekle susarlar mı, korkarlar mı? Bu süreçte çünkü aslında faşizme giden yolu destekliyor, tetikliyor bir anlamda. Bu konuda ne düşünüyorsunuz acaba?

Cevap - Melek Göregenli:

Susmamalıyız, sustukça sıra bize gelecek değil, sıra bizde zaten, hep sıradayız., böyle bir ülke burası. Ben aslında o kadar karamsar değilim, çünkü sosyal olayların kendi içinde böyle gel-gitleri olduğundan teorik olarak bunu size kanıtlayamam ama bir sosyal psikolog ve bu coğrafya yaşayan bir insan olarak bunu hissediyorum.Yani o kadar umutsuz değilim, belki de umutsuz olmamayı seçiyorum bu da bana iyi geliyor. Ama şunu söyleyeyim, o adliyelerde yaşanan olaylarla ilgili, ben çünkü belki çoğunuz hissettiniz bilmiyorum, Hrant Dink öldürüldükten sonra çok acının yanında çok büyük suçluluk duygusu olduğunu anladım ve oturup düşündüm niye suçluluk duydum ben diye. Şimdi orada olan çok açıktı, yani televizyondan hepimiz seyrederken ben biraz önce söyledim ya bu Genç Parti, Cem Uzan’ın siz hani iletişimcisiniz belki o gözle daha çok bakmışsınızdır, ben de bu konuda bir analiz yapmıştım. Cem Uzan’ın durumunu, dilini, ellerini vs. kullanışına bakın, gereksiz, ileri Kuva-i Milliyeci bir adam çıktı emekli asker. Yani bunların tümünün aslında bu faşist ritüeli nasıl kullandıklarını. Tabii bu insanlar o koridorları işgal edemezlerdi çok açıkça. Murat’ın anlattığı o devletin sosyal psikoloji kuramlarında bunu o kadar açık gösterir ki, devlet bir şeyi meşrulaştırıyorsa zaten halk onun meşru olduğunu bilerek onu yapar. Yani eğer gereksiz gibi, gereksizin öncülük ettiği gibi davranışlar ilk ortaya çıktığında çok kararlı bir iktidardan bir ses gelseydi buna izin vermeyeceğiz diye, bir şey yapabilirler miydi?

Suçluluk duygusu meselesine gelince de, bence oraya bu ülkenin demokratları burada biraz şey yaptık, ne yaptık bilmiyorum ona bir sözcük bulamıyorum ama mesela şöyle düşündüm, eğer o çünkü Murat’ın anlattığı gibi o son anda falan olmadı, o böyle görünüyordu. Şimdi Hrant Dink bir şey, en kolay meşrulaştırılabilir ve en çok ses getiren, getirebilecek, o nedenle bu eylemi yapanı en kolay kahramanlaştıracak bir şey. Ben şunu da çok düşündüm, uzun süre onun yerde ayakkabısının yırtık olması, bütün bunların arkasından merhamet dalgası gibi görünen şeyi açığa çıkardı. Medyanın önceden onun aleyhine yaptığı yayını tam tersine, lehine çevirmesi, güvercin söylemi. Şimdi, yani o karşı hareket kadar güçlü bir demokratik, hukuki ve meşru bir başka hareket örgütlenmeliydi ben onu düşünüyorum. Ben böyle çok defansif olmanın çok doğru oluğuna inanmıyorum. Yani nasıl hayatta kalırız diye düşünürseniz, çok basit. Hayatta kalmak için hareket etmek gerekir. Kesinlikle anlatmak zorundayız. Murat çok güzel bir liste çıkartıyor, o herhalde öyle düşünüyor. Mesela, değişik Sivil Toplum Örgütlerinin yapabilecekleri şeyler var. Ben barodaki arkadaşlara söyledim İzmir’de, hani örneğin ayrımcılık, her türlü bu birilerine zarar verecek türdeki milliyetçi söylem basında falan da açıkça deşifre edilmeli, mahkemeye de gidilmeli. Yani bizim yasalarımızda da var böyle ayrımcılık suçlamaları, ama ben kimse susar diye düşünmüyorum. Yani en azından şimdi kimse susmadı. Tehlikeli bir şey var benim gördüğüm, bu hani milliyetçi bu yükselen şey ile barışma. Bir zaman hatırlıyor musunuz siyasal İslam yükseldikçe hepimiz Müslümanız furyası başlamıştı. Yani bir nevi Müslümanız Elhamdülillah. Şimdi de Elhamdülillah bir nevi milliyetçiyiz furyası başladı. Şimdi bu çok yanlış, o yüzden ben konuşmama, hiç iyisi yok milliyetçiliğin, böyle bir şey yok Yani, milliyetçi olmak zorunda değiliz. Ama kavga etmek zorunda da değiliz, ama başka bir türlü vatan sevmenin mümkün olduğunu da anlatmamız gerekiyor, yani anlatmaya devam etmemiz gerekir diye düşünüyorum.


Soru - Ebru Salman:

Benim de bir sorum var ama kime yönelteceğimi bilmiyorum. Adım Ebru Salman, Psikolojik Danışmanım. Yalnız beni düşündüren şey çokça ne yapmalı konusu aslında, yani sona doğru saydıklarınızdan. Şimdi ve onların da çoğu aslında hitap ettiği kimseler çokça aydınlar ya da kendi içinde aydınların yapması gereken ne gibi? Yani daha çok şurada, şu odada oturan insanlar, bizler neler yapacağız? Zaten şöyle düşünüyorum, olan biten çok şey, daha çok gündelik hayatta, ilişkilerde çokça oluyor. Mesela cinayetin de oluşumu bir, işte tek bir örgüt, tek bir kişilik ve bir linçti, sanki öyle bir süreçten geçti gibi. Ve şu gündelik ilişkilerde, bu işte beyaz bereli gençlerle de çok şey olup bitiyor, biz aslında dışarıda her an bire bir temas halindeyiz ve oralarda çok şey olup bitiyor. Oralarda ne yapmalıyız? Ve eğer aydınlar da şimdi bir şekilde işaretlenmiş durumdalar sizin söz ettiğiniz kuramdaki gibi ve şimdi bizler, onlar diye ayırmak istemiyorum, özellikle onu yapmamaya çalışıyorum, o yüzden sormak biraz zorlaşıyor. Ama aydınlar da bu durumda kendilerini tehdit altında hissedebilirler ve işte benzer, o savunmacı davranış, katılaşma onlar da böyle bir şeyden geçebilirler. Ve sizin söz ettiğiniz o avantajlı ve dezavantajlı gruplar arasındaki sınır her ne kadar kalın algılanırsa o zaman bu gerilim de çokça artar. Yani bana öyle geliyor ki, şu gündelik ilişkilerde en azından aydınların bir şekilde sorumluluk hissedip defansif davranmamaları, çok kaçmamaları mı gerekiyor acaba, oralarda bazı barışma yani kapsayıcı olma, öyle bir şeylere gitmemiz mi gerekiyor acaba? Yoksa biz de işte biz deyiverdim yine, kapanıp kendi içimizde kapanıp bunu yapmalıyız. Oturup konuşmalı, tartışmalı, ne oluyor ne bitiyor bunları anlamak çok önemli. Ama asıl şey orada galiba, dışarıda.

Cevap - Melek Göregenli:

Ben çok paylaşıyorum kaygılarını, düşüncelerini, çok doğru şeyler söylüyorsun. Aslında anlatacaktım, önemli şeylerden bir tanesi de şu zaten. Kamusal insanın yok olduğu bir çağda yaşıyoruz. Yani biz ve onlar demeye gerek yok ama şöyle bir örnek vereyim. Ben, mesela yoksullukla ilgili bir araştırmaya başladık bu sene bir öğrencimle ve derste bu konuları anlatırken çocuklara sordum, “yoksulluk deyince aklınıza ne geliyor, nasıl bir şey yoksulluk, bu size neyi çağrıştırıyor? “ En çok ne dediler biliyor musunuz, kapkaççılık, tinercilik. Şimdi çok uç gibi görünüyor aslında, söylediklerinle bağı çok açık benimsedim ben. Yani çok farklı dünyalarda yaşıyoruz, şimdi o aydınların etrafında işaretlenenden, şimdi ben bahsettim ya suçluluk durumundan, belki de o işaretlenen yerde aydınlar çok rahatsız ettiler, bütün insanlar, biz de çok rahat ettik. Böyle aynı dili konuştuğumuz insanlarla oturuyoruz, konuşuyoruz, böyle aynı dili konuştuğumuz Sivil Toplum Örgütleriyle çalışıyoruz. Yani başka başka yerlerde siyaset yapıyoruz. Şimdi o çocuklar da bir şekilde başka bir yerde siyaset yapıyorlar, başka araçlarla, başkalarının enformasyonuna açık olarak. Evet, bunlar üzerine çok düşünmeliyiz, yani bu işaretlediğimiz yerde ben onu aydınlar olarak düşünmüyorum, yani ona ne dersen de daha çok belki, daha çok enformasyondan etkilenerek düşünen insanlar diyelim, daha fazla çok şey arayan, daha çok bilgiyle karar veren farklı insanlar diyelim. O çevremizi işaretleyen şeyden kurtulmak için biraz rahatsız etmek zorundayız kendimizi., yani bir şekilde bir politik kamusal alan yaratmak zorundayız, karşılaşabileceğimiz bir alan yaratmak zorundayız. Bu çok zor ama öbür türlü hakikaten çok tehlikeli, hiçbir iletişim yok.

Cevap - Ferda Keskin:

Aslında ben de Melek’e katılıyorum sonuna kadar. Bu işin başından itibaren hep sanki bir mücadele olacaksa, bir şey olacaksa, bir değişim olacaksa bu ilerde aydınların mevcuduyla olacakmış gibi bir hava doğuyor burada. Prensip olarak zaten ben karşıyım buna. Ayrıca ben Hrant Dink’in cenazesine katılan o iki yüz bine yakın insanın tamamı da aydın değildi. Aydın olmadıklarını bilmek için de onlarla konuşmak gerekmiyordu. Çünkü orada lise öğrencisinden iş adamına farklı sosyal tipolojilerden gelen bir sürü insan vardı. Şimdi bu insanların ortak noktası duyarlılık, empati ve hatta sempati. Sempatiyi de aslında Fransızca’da değilde İngilizce’deki anlamıyla kullanıyorum. Yani insanın kendi türünden bir başkasının çektiği acıyı onunla eş zamanlı olarak çekmesi. Yani orada “Hepimiz Ermeniyiz” derken söylenmeye çalışılan şey, ki bugüne kadar gayet paradoksal bir şekilde benim görebildiğim kadarıyla, siyasetçiler arasından bugüne kadar bir tek Mehmet Ağar dile getirmiş Hürriyet’in ön sayfasında. Dolayısıyla orada aynı duyarlılık söz konusuydu, spontane olarak insanların, aynı duyarlılığı paylaşan insanların bir araya gelmesi ve ben orada aydınların diğerlerinden daha fazla söz sahibi olduklarını da düşünmüyordum. O en azından grup çerçevesinde ve bunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum, gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Sadece aydınlar olmuş olsaydı bu yine işte işaretlenmiş grubun çok uzun zamandır yaptığı bir etkinliğin göstergesine dönüşür. Halbuki öyle bir şey değil, dolayısıyla bu anlamda bir kırılma noktası olabileceği hükmünü taşıdık hepimiz, hala da taşıyoruz. Yani bu duyarlılığı toplumun farklı kesimlerinde aydın olarak adlandırmadığımız, gerek yaş itibariyle, gerek iş itibariyle falan bir nevi bir ortam olarak düşünmek lazım. Ben bunun üzerine gitmeyi düşünüyorum. Yani kalkıp da işte milliyetçiliğin ne olduğuna dair derin teorik tartışmalar üzerinden bir mücadele vermek yerine o gündelik hayatta sizin dediğiniz gibi milliyetçiliğin aslında insanlara nasıl bir deli gömleği içine soktuğunu, nasıl düşüncelerine sınır getirdiğini, nasıl onları kötü olmaya yönlendirdiğini, paralizi ettiğini gösterebilir. Bunu gösterebilmek, bunu teşvik edebilmek, bunun için bir şey yapmak oturup da –tamamen şahsi kanaatim yani- bu işte bugüne kadar demokrasi, milliyetçilik, derin milliyetçilik yapılıyor zaten, yine de devam edecek ama pratik anlamda yapılacak olan şey bence bu olmamalı, çok daha gündelik hayat düzleminde, herkesin tek tek olabildiğince kendi perspektifinden mücadelesini vermesi lazım.


Soru - İsmini vermemiş olan bir dinleyici (2):

İyi akşamlar. Ben biraz önce gelen bir soru üzerine biraz ekleme yapmak istiyorum. yaşadığımız toplumsal olaylarda, bunu psikanaliz metaforuyla ele almak açısından. Türkiye’nin bir değişim süreci içinde olduğu su götürmez bir gerçek. Her şeyden önce birlik olmaya çalıştığımız bir Avrupa var ve öteki kavramı doğmuş durumda ki zaman zaman bu öteki karşısında biraz önce konuşmanızda bahsettiğiniz o beş tane stres noktasının da kaynağı bu öteki olan ilişki açısından ele alınabileceğini düşünüyorum. Bu noktada bu Türkiye’de kendine içe bakış süreci oldukça sancılı geçiyor ki, bunun sancısız geçmesi de zaten beklenemez. Bireysel, ruhsal yaşantı aynen sosyal gruplar, ülkelere de uygulanabileceğini düşünecek olursak biz burada Avrupa ile masaya oturduk, müzakerelerde bir anlamda biz divana yattık ve kendi analizimizle meşgulüz ya da Avrupa’dan ya da başka bir üst merciden hiyerarşik olarak daha üstün gördüğümüz bir şeyden analizimizi yapmasını bekliyoruz. Bu analiz sürecinde tabii ki birçok hoşnut kalmadığımız bizi rahatsız eden bir çok anıyla da karşılaşıyoruz. 1915 bunun bir örneği olabilir. Bir taraftan 80 küsur yaşında bir devletiz ki bu oldukça genç bir devlet olduğumuzu gösterir. Daha yeni ağır bir doğum travmasını atlatmış bir vaziyetteyiz.

Bütün bunlara bakacak olursak belki gerçeklerle yüzleşmek hatta ben bunu bastırılanın çıkması olarak bile görmeyeceğim. Çünkü toplumsal reaksiyonu hesaba katarsak belki reddettiğimiz, inkar ettiğimiz, bize çok acı veren gerçeklerle yüzleşmek burada yaşanan duygu. Bu paranoid duygulara kapılmamamız işten bile değil, gayet beklendik bir durum. Belki Murat Bey, sizden ayrıldığım bir nokta, biraz daha iyimserim. Çünkü biz burada bu cenazeye katılan yüz binlerden bahsediyoruz ki bu yüz binler hepimiz kendimizi bir parça suçlu hissettik. Ve bu sloganlar “Hepimiz Hrant Dinkiz”, “Hepimiz Ermeniyiz” derken bu yok ettiğimiz, parçaladığımız nesneyle nasıl tekrar bu içe yansıttığımız, nasıl bunla tekrar özdeşleştiğimizi gösteriyor ki bu bana bir parça Melanie Klein’ın depresif pozisyonunu anımsatıyor. Bu tam anlamıyla ruhsal çatışma ve ben eğer sağlıklı bir zeminde bu ruhsal çalışma sürdürülürse Türkiye’nin bu analizden karlı çıkacağını düşünüyorum, olgunlaşarak geçmişiyle yüzleşmiş ve geleceğiyle geçmiş arasında bütün kurmuş şekilde ayrılacağını düşünüyorum. Ancak Murat bey sizden yöntemsel olarak ufak bir farklılıkla durumu ele alıyorum.

Geçmişle yüzleşmek 1915 belki bir zaman ekseni içinde ikinci plana bırakılmak yerine bugün olayları anlarken bunları sürekli gözümüz önünde tutmak gerekir ki eğer toplumsal bir bilinçdışından bahsediyorsak bireysel, ruhsal metaforundan yola çıkıp bilinçdışının zamanı yok. Bütün olaylar sürekli karşımızda dönüp dönüp duruyor. Ve biz bunları çözümlemekle yükümlüyüz.

Cevap - Murat Paker :

Çok teşekkürler katkınız için. Aynı fikirde değiliz bu son söylediğinizde. Ben bunun yani bilinçdışının zamansızlığı konusunda aynı fikirdeyiz ama zaman ekseninde bakmayalım, bilinç düzeyine ne kadar yakın olduğu ne kadar uzak olduğu üzerine düşünürsek, depresyon kavramını kullanmanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum ben burada, daha çok disosiyasyon üzerinde değerlendiriyorum bütün bunları. Ne kadar fazla kopuşturulmuş, ne kadar ana bilinç düzeyine yakın olduğu üzerinden bakarsak, uzak olanların çok daha fazla tehdit, çok daha fazla dehşet ve o oranda da çok daha fazla defans geliştirdiğini bence görüyoruz, yaşıyoruz. Orada çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki ruhsal bir çalışma, tabii ki yüz binlerin yürümesi, depresif pozisyonlar tamam ama yüz binler sonuç olarak Türkiye’nin %3’ü %5’i bunu unutmayalım. %90’ı, %80’i hala paranoid pozisyonda. Dolayısıyla, bu kötümserim anlamına gelmiyor ama, daha yoğurdu üfleyerek yemek ve sizin metaforunuzu kullanmaya devam edersek divandaki hastadan yapamayacağı şeylerin ya da şu anda yapamayacağı şeyleri hemen beklememek, biraz daha zamana yaymak gerektiğini düşünüyorum, teşekkürler.


Soru - İsmini vermemiş olan bir dinleyici (3):

Aslında ben biraz karamsar ve depresif pozisyonda düşünüyor ve hissediyorum. Bir psikolog olunca belki mesleki deformasyon da olabilir ya da hayata bakış açınız olabilir. Hani bir şeye çok katılıyorum, hani bir otorite, bu otorite bir baba belki işte, yasayı hem kendi uygulayan hani süperegosunu vicdanla ve kurallara uymakla hem uygulayan hem de uygulatan bir pozisyonda olması bizim idealde istediğimiz bir şey, beklediğimiz bir şey ve hayalini de kurduğumuz bir şey. Ama diğer taraftan psikologlar özellikle ben, toplumu anlamak için hep bireyden hani bireyin geçmişi, bireyin tarihi, bireyin yakın geçmişi, uzak geçmişi bununla yüzleşmesi. Her zaman bir ben ve öteki, bir basamak ötede biz ve onlar diye bir kavram var. Hani bu çok doğal bir şey falan. Hani böyle bakınca empati çok gelişmiş oluyor, belki fazla gelişiyor. Hani diyorsun ki onu da anlıyorsun, onu da anlıyorsun, öyle bir pozisyonda.

Toplumsal olayları kendi cephenden anlamlandırıp bir empati geliştiriyoruz, geliştiriyorum ya da ben, kendi adıma söyleyeyim. Ama işte tam bu soruya gelince; ne yapmalıyız, mesleki olarak ya da psikolog olup kamuda yaşayan insanlar olarak ne yapmalıyız sorusunu. Hani şeye çok katılıyorum, hani o noktada biraz karamsar düşünüyorum hani depresif, defansif olmak konusunda. Hani dediniz ya o şey konularında çok tepkisel davranıyoruz. İki insanın kavgasında da öyledir. Belki biraz çok meslek dışından birisi çok mikro düşünmekle eleştirebilir beni. İki insanın kavgasında da her zaman “ama sen de o zaman bunu yapmıştın” denir. Yani her zaman işte birisi derdini anlatır, biri öfkesini anlatır karşı tarafa “ama sen de falanca tarihte böyle bir şey yapmıştın” falan, bu böyle bireyin tarihinde devam eder. Hani ülkelerin, ulusların, toplumların, cemaatlerin tarihinde de devam eden bir şey. Bireyin kendi geçmişiyle yüzleşmesi, toplumun kendi geçmişiyle yüzleşmesi belki dediğiniz çok güzel bir öneri hani diğer toplumsal, insani şeyleri saymıyorum, hani divanı düşünüyorum.

Bir bireyin kendi geçmişiyle yüzleşmesi süreci birey olarak bile o kadar zor ve uzunken toplumların yüzleşmesi ve sonrası geriye yavaş yavaş dönmesi hani benim biraz çok böyle hani aynı şeyler tekrar edecek ve hani çok da böyle bir şey olamayacak gibi dilim de varmıyor söylemeye ama hani şey gibi bu da biraz çok kişisel bir hani bir olay olur, birileri kimin harekete geçeceğini bilir sonra ona kimin karşılık, cevap vereceğini bilir, belki yüz binlerin sokağa çıkacağı da belliydi. Hani ama bu hani böyle bir şekilde devam eden bir şeymiş gibi de hani bir taraftan karamsar bir şeyim var.

Cevap - Murat Paker:

Çok kısa, evet evet, yani çok zor uzun bir kere. Kısa dönemde hiçbir şey yani terapide de psikanalizde de kısa dönemde hiçbir şey olmaz zaten. Binlerce, milyonlarca, ufacık ufacık etkileşim sonucunda bir transformasyon olursa olur. Bunu da biraz öyle görmek lazım. Yani işte bu şimdi bu akşam konuştuk, bu akşam konuştuk belki bazılarımızın hayatında ufacık bir şey oldu, belki o ufacık şey üç yıl sonra bazılarımızda başka bir ufacık şeye veya orta boy şeye yol açacak. Bunlar böyle ufak ufak katkılar.

Zamanımız bitti aslında, son bir soru alalım.


Soru - İsmini vermemiş olan bir dinleyici (4):

Sonuncu konuşmak çok sıkıcı o yüzden hiç, hem konuşmak açısından hem de dinleyenler açısından çok güzel anlayabiliyorum. Ben çok kısa hiç böyle psikolojik ya da siyasal felsefelere girmeden bir kaç şey, deşme ile alakalı, basit gündelik tabirlerle söyleyeceğim.

Şimdi 301’inci maddeden hepimiz yakınıyoruz. Yalnız burada bizim yüzleşirken verdiğimiz tipik bir tepki var. Bizim yüzyıllık tarihimizde hep biz aramızda, halk arasında kendine Müslüman tabiri var, kendine demokratız. Yani biz kendi içimizde bile baskıcı, otoriter yönetimlere, yöntemlere karşılık verirken hep kendimiz ve biz ve ötekini kurban ettiğimiz zamana ona ses çıkarmadık bizden biri olduğu zaman buna karşılık verdik. Mesela 12 Eylül’de de böyle bir şey yaşandı. Solcular olarak Müslümanlar bir baskı görünce buna karşı çıkmadık, Müslümanlar olarak solcular görünce karşı çıkmadık. Dolayısıyla bu yüzleşmede bence ilkesel olarak yani geçmişle yüzleşirken ilkesel olarak ahlaki topyekun bir tavır geliştirmemiz gerekiyor. Bir kere bence bu çok önemli yani bunun kesinlikle vurgulanması gerekiyor diye düşünüyorum bu akşam.

İki, bir şey, onu da çok kısa söyleyeceğim. Biraz önce Ferda bey ve Melek hanımın bahsettiği şeyler aslında çok özetledi onu. Şimdi aydınlar olarak yapılan temel şeylerden biri de bence analizler yaparken belli bir – söz meclisten dışarı söylüyorum- belli bir elitizme, belli bir seçkinciliğe kayıldığı zaman biz kendi analizlerimizi konuşulamaz kılıyoruz kendi kendimize. Ve dolayısıyla o işaretlemeyi başta kendimiz yapıyoruz. Şunu söyleyeyim, bu Kanal Türk’te Hrant Dink’in cinayetinden sonra Hrant Dink ve Tuncay Özkan’ın daha önce yapılan bir konuşmasını banttan verdiler. Şimdi o konuşmada çok ilginç bir şey benim dikkatimi çekti.

Soru - Murat Paker:

Bir asker emeklisi de vardı değil mi?

Soru - İsmini vermemiş olan bir dinleyici (4):

Evet evet onu söyleyeceğim. Kemal Yavuz’a hitap ederken paşa diyordu. Şimdi ve bu paşam deyince Kemal Yavuz’un tepkisi böyle çok değişik oldu. Dinlemeye başladı falan böyle, kafasını salladı. Öyle bir anlatıyordu ki Dink orada yani herhangi bir şekilde ikiyüzlülük falan yapmıyordu. “Paşam ama...” diyerek başlayarak söylüyordu. Ama kendini dinlenebilir, ikna edilebilir kılıyordu karşısındakine. Yani bir iknalaşma süreci, yani bir konuşulabilen pozisyonuna giriyorlardı.

Şimdi bizim bende yani yaptığımız temel yanlışlardan biri bu. Yani biz temel olarak bir defa kategorik olarak karşımızdakini konuşulamaz kıldığımız zaman kendi söylemlerimizle bu şey değil yani hakim söylem, milliyetçilik ben eklemleneyim, gireyim değil bunun içerisindeki. Ama konuşulabilir kılmak içinde karşımızdakini ve yani anlatabildiğimizi düşünüyorum söylemek istediğimi, bu iki şeyi söylemek istedim. Çok teşekkür ederim.

Cevap - Murat Paker:

İlişki kurabilecek ortak zemini olan bir dil geliştirmek gerektiğinden bahsediyorsunuz. Bu tabii çok önemli bir şey ve çok yetersiz de olduğumuz bir şey.

Cevap - Melek Göregenli:

Şimdi bir şey söyleyebilir miyim? Çok katılıyorum ben, özellikle ilk bölümüne konuşmanın. Çok, evet. İki kısımda da evet yani Hrant Dink öyle söylemiş olabilir. Orada önemli olan şey şu, bence hakiki olmak meselesi, hakiki olmak. Yani ben mesela bir emekli generale paşam falan demem. Ama anladım. Şunu demek istiyorum yani o diyebiliyorsa ve hakiki olabiliyorsa desin. Ama ben ona başka türlü ben kendimi dinlettirebilirim. Ayrıca şu da şart değil: benim bir paşayla oturup karşılıklı konuşmam da gerekmiyor. Yani burada mesele şu, dikkat etmemiz gereken, yollarını bulmamız gereken kendimizi bir, yani ne o bir laf var hani: “hikmeti kendinden menkul” böyle aydınlar falan öyle bir şey yok aslında. Yani onun için de dedim ya ben konuşmam sırasında rahat ettiğimiz aslında onu bir sorgulamamız gerekiyor.yani ben kendimi hiçbir zaman bunun yerine koymadım. Bu tabii ki İstanbul, Ankara’da olmanın da getirdiği belki handikap yani olmamak bir avantaj oluyor. Ama şunu demeye çalışıyorum: bir yol bulmalıyız. Kamusal, politik alanı yaratacak bir yol bulmalıyız. Bu ille de ortak bir dil kullanmakla siz de söylediniz bir şeye eklemlenmeden de olur. Hakiki bir dil bulmamız lazım, yani demokrat! Çünkü hakikaten ben onu düşünüyorum bazen, böyle “hepimiz ölüyoruz” diye bir slogan atacağız bir süre sonra. Biz ölüyoruz yani yaşayabilir olmaktan çıkacak bir coğrafya bu. O yüzden ben o anlamda her organizmanın kendini evrimsel psikolojiye de bir yanıyla -çok sevdiğim bir yanı vardır- evrimsel psikoloji yaklaşımı vardır, bir yanıyla kendimizi kurtarmak için bir hamle yapmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum ve buna inanıyorum. Sırf Türkiye’de değil dünya da aynı yolda.

Murat Paker:

Peki herkese çok teşekkürler katkılarından ötürü, sağ olun varolun.