Anasayfa > Güncel Yazılar > Mithat Sancar ile Söyleşi: Demokrasi Dışı Güçler Güvence Olamaz

Mithat Sancar ile Söyleşi: Demokrasi Dışı Güçler Güvence Olamaz

Söyleşen : İnan Gedik , Söyleşilen : Mithat Sancar

10 Mayıs 2007


Solun din referanslı toplum projelerine karşı laik demokratik bir toplum projesini savunması gerekiyor. Ama bunu yaparken de, demokrasi dışı yöntem ve güçleri güvence olarak görme tuzağına karşı mutlaka uyanık olmalı

Türkiye büyük bir seçime hazırlanıyor. Mayıs ayında yeni cumhurbaşkanını seçecek olan Türkiye'de tartışmalar bir türlü bitmiyor. Bir taraftan Tehlikenin farkında mısınız kampanyaları yürütülürken bir taraftan da belli kesimlerin sabrının zorlandığı dile getiriliyor. Sonuçta Türkiye uzun süreden beri hiçbir seçimde yaşamadığı kadar Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışıyor. Cumhurbaşkanlığı'na seçilecek olan kişi gerçekten sistemi değiştirebilir mi? Bu seçimin önemi nereden geliyor ve Türkiye'yi neler bekliyor? Şimdiye kadar tarafsız bir Cumhurbaşkanı oldu mu? Bu tartışmalardan ve gerilim ortamından hangi siyasal güçler kazanıyor, hangileri kaybediyor? Bu ve benzeri soruları Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Prof. Dr. Mithat Sancar'a yönelttik.

Türkiye'deki bütün tartışmalar dönüp dolaşıp Cumhurbaşkanlığı seçimlerine geliyor. Bu seçim gerçekten Türkiye'de rejimin bundan sonraki yönelimini mi belirleyecek?

Cumhurbaşkanlığı seçimi ordu ve onun etrafında kümelenen güç merkezleri ve siyasal odaklar açısından son derece önemli. Çünkü onlar Cumhuriyetin temel ilkeleri dedikleri değerleri, yani aslında kendi iktidar konumlarının temelini oluşturan bürokratik vesayetçi düzenin mantığını sürdürebilmek için cumhurbaşkanlığını kontrol altında tutmak ve kendi ellerinde bulundurmak istiyorlar. Cumhurbaşkanlığının kendi kontrolleri dışına çıkması halinde siyasal sistemi ve siyasal alanı denetleme imkânları zayıflayacak diye bir korkuları var. Dolayısıyla buradaki esas sorun iktidar mücadelesidir. O açıdan Cumhurbaşkanlığı seçiminin kendileri bakımından büyük bir önemi var, ama Türkiye açısından aynı önemi taşıdığını söylemek mümkün değil.

TSK 'YETERİNCE' LAİK DEĞİL

Bu tartışma özellikle cumhurbaşkanlığına getirilecek kişinin şahsında yürütülüyor. Size göre yeterince laik olmadığı düşünülen bir kişinin Cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ülkeyi cumhuriyet öncesi bir döneme geri götüreceği iddiasının siyasal anlamı nedir? Sizce de yeteri kadar laik olmadığı eleştirisi getirilen birinin Cumhurbaşkanı olması sakıncalı değil mi?

Bu soruyu, laiklik kavramının nasıl anlaşıldığına bakarak tartışmak gerekiyor. Hangi laiklik tanımını esas aldığınız burada belirleyici olur. Bana göre silahlı kuvvetler de diğer cumhuriyetçi geçinen güçler de yeterince laik değiller. Dini devlet eliyle kontrol altında tutup besleyen bir anlayış, kelimenin yalın anlamında dahi laikle bağdaşmaz. Ayrıca kutsallığı reddetmeyen, aksine bir kutsalın karşısına başka kutsallar koyan, yani din dışı kutsallar yaratan bir anlayışın laiklikle ve tabii ki demokrasiyle ciddi sorunları olduğunu da görmek gerekiyor. Dolayısıyla Recep Tayip Erdoğan'ın laikliği meselesi sadece dinin kamusal alanda daha fazla görünürlüğü sorununa en-dekslenirse, o zaman yeterince laik olmadığı görüşü haklılık kazanır. Ancak bunun cumhurbaşkanlığına engel olduğu iddia ediliyorsa, o zaman diğer açıdan yeterince laik olmayan bir kişinin cumhurbaşkanı olmasına da aynı gerekçeyle karşı çıkmak gerekir. Ayrıca cumhuriyetin tek niteliği laiklik değil ki! Anayasanın cumhuriyetin nitelikleri olarak saydığı diğer kavramları da neden aynı çerçevede değerlendirmiyoruz? Örneğin cumhurbaşkanının yeterince demokrat, hukuk devleti, sosyal devlet, insan haklan yanlısı olması gerektiğini neden tartışmıyorlar?

Peki AKP içinden başka biri aday olsaydı ya da Başbakan'ın eşi türbanlı olmasaydı bu tartışma yine yürütülür müydü?

Meselenin özünü iktidar mücadelesi olarak görürsek, başörtüsü tartışmasının bir araç olarak kullanıldığını da daha rahat görebiliriz.. Başörtüsü gerçekten burada belirleyici rol oynamıyor. Burada belirleyici rol oynayan iktidar mücadelesinde mevzi kaybetme korkusudur. Gerilim esas itibarıyla buradan geliyor. Bence AKP'ye yakın ya da AKP içinden eşi başörtülü olmayan daha laik bilinen bir kişi oraya çıksa bile, o çevrelerin kaygıları esasta azalmayacak, ortadan kalkmayacak. Çünkü AKP'nin temsil ettiği toplumsal kesimi ve siyasal çizgiyi cumhuriyetin tehditleri arasında görüyorlar. Esas mesele bu.
Erdoğan'ın Başbakan olmasına bir parça razı oldular; ama bu durumu kabullendiklerini söyleyemeyiz. AKP iktidarının ilk yıllarından beri sürekli olarak belli manevralarla engelleme ve köşeye sıkıştırma politikası güttüler; bazen kriz yaratma benzeri yöntemlerle bir kontrol mekanizması kurmaya çalıştılar AKP üzerinde. Zaten AKP de bu kontrolün çok dışına çıkacak bir radikalliğe sahip değil. AKP pragmatist bir partidir ve temel özelliği budur. Şartlara göre kolayca geri çekilebilen, kendisine zarar vereceğini düşündüğü durumlarda demokratlıkta ısrar etmeyen, hatta kendisine yarar getireceğine inanıyorsa aksi bir söyleme bile kolayca kayan bir yapısı var. Şemdinli olayında da böyleydi Kürt sorununda da böyle oldu. Hrant Dink cinayetinde de tutumları çok farklı değil.

Anayasadaki cumhurbaşkanı devletin başkanıdır ifadesinin hukuksal anlamı ve mahiyeti nedir?

Cumhurbaşkanlığı 19 6ı anayasasıyla yetkileri güçlendirilmiş, artırılmış, iktidar ortağı makama çevrilmiştir. 1961 anayasası siyasal alanı denetlemek amacıyla çeşitli kurumlar oluşturdu. Kuşkusuz bu kurumların hepsinin tek işlevi siyasal alanı denetim altında tutmak değildir; ama halkoyundan duyulan endişe, tedirginlik diye özetleyebileceğimiz bir yaklaşımın da bu tercihte önemli bir etkisi var. Siyasal alanın denetim dışı bırakılması halinde cumhuriyete tehlike olarak görülen toplumsal güçlerin sistemi daha fazla etkileyebileceğini dair bir korkudur bu. Bunun için çeşitli bariyerler oluşturuldu. Halkoyuyla seçilecek temsilcilerin sistem içinde çok güçlü olmamasını sağlamak gibi bir amaç var burada. Cumhurbaşkanlığı da bu çerçevede güçlü bir makam olarak düzenlendi 1961 Anayasasında. 1982 Anayasası cumhurbaşkanlığının yetkilerini daha da artırdı. Siyasal alanı denetlemek ve sınırlamak gibi bir misyon üstlenen belli kurumlara üye ve başkan atama konusunda cumhurbaşkanının çok geniş yetkileri var. Bunlar genelkurmay başkanın, üniversite rektörlerinin, yüksek yargı organlarının üye ve başkanlarının atanması gibi yetkilerdir bunlar. Ayrıca Cumhurbaşkanına bağlı Devlet Denetleme Kurumu var. Bu yetkilerin kendilerini cumhuriyetin sahipleri ve bekçileri olarak gören çevrelerin güvenmediği bir kişinin eline geçecek olmasından dolayı bir tedirginlik var. Bu bir iktidar mücadelesidir sonuçta.

Devletin yapısının tanımlandığı hukuksal çerçeveye göre, yürütme organının biri ayağını oluşturan cumhurbaşkanlığının aynı zamanda tüm kurumların üstünde bir görülmesinin, 'sembol gibi' düşünülmesinin anayasal dayanağı var mıdır?

Cumhurbaşkanının sembol niteliği olduğu doğru. Zaten Anayasa da cumhurbaşkanlığının görev ve yetkilerini düzenlerken Cumhurbaşkanı devletin başıdır der. Bu sıfatla Türkiye cumhuriyetini ve Türk milletinin birliğini, Anayasanın uygulanmasını devlet organlarının uyumlu çalışmasını gözetir.
Ancak anayasal açıdan yürütme organının içinde yer alan bir cumhurbaşkanının sembol işlevi daha baştan gölgelenmiştir. Üstelik yürütme içindeki konumu da, sahip olduğu geniş yetkiler nedeniyle, simgesel olmanın ötesindedir. Cumhurbaşkanlığını bir iktidar odağına dönüştürmeye elverişli bir konum yaratan bu düzenlemeler, seçimlerin de doğrudan bir iktidar mücadelesi haline gelmesine yol açıyor. Bu durum, Cumhurbaşkanının toplumdaki bütün eğilimlere ve kesimlere siyaseten eşit mesafede duran, siyasal hayatın demokratik usuller ve hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde cereyan etmesini gözeten bir sembol olmasını da zorlaştırıyor.

Esasen AKP'nin belirleyeceği bir cumhurbaşkanının tarafsız olmayacağını söyleyen çevrelerin de, belirttiğim anlamda gerçekten tarafsız bir cumhurbaşkanı istedikleri yok; onlar kendi taraflarında duracak bir cumhurbaşkanı istiyorlar.

Söylediğiniz anlamda tarafsız bir Cumhurbaşkanı oldu mu hiç?

Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı dönemini ayrıca kendi başına değerlendirmek gerekiyor. Daha sonra gelen İnönü ve Bayar'ın cumhurbaşkanlığı görevini partileriyle ilişkilerini kesmeden yürüttükleri biliniyor. Gürsel, doğrudan 27 Mayıs'ı yapan güçleri temsil ediyordu. Belki Fahri Korutürk, sembolik cumhurbaşkanı tanımına daha fazla uyar. Kenan Evren'in hangi şartlarda seçildiğini, daha doğrusu kendisini darbe anayasasıyla birlikte nasıl dayattığını hatırlamak bile, tarafsızlığı konusunda yeterince fikir verir. Özal, kendi partisinin oylarıyla seçildi ve uzun süre hem partiyi hem de hükümeti yukarıdan yönetme isteğinden, çabasından vazgeçmedi. Demirel'in durumu da farklı değil. Gerçi De-mirel bir fenomen olarak ayrıca tartışılmayı hak ediyor, ama sadece cumhurbaşkanlığı döneminde kendi partisi üzerinde egemenliğini sürdürme çabalarını ve 28 Şubat'taki rolünü anarak tarafsızlık meselesine işaret etmek yetebilir. En tarafsız olması beklenen Ahmet Necdet Sezer'i düşünün. Tarafsız mıydı? Orhan Pamuk Nobel aldığında kutlama göndermezken tarafsız mıydı? Şemdinli olaylarından sonra savcıya karşı ve Büyükanıt'ı koruyan bir açıklama yapması, bu kadar büyük bir hukukçu birikimi olan birinin tarafsızlığıyla bağdaşır mı? Meseleyi sadece laiklik eksenine oturttuğumuz zaman, bütün bunlar bir şekilde tartışma dışı kalıyor, unutuluyor. Bütün bunlar yokmuş gibi sorunu getirip Erdoğan'ın seçilmesi halinde tarafsız olamayacağı, laikliğin tehlikeye düşeceği gibi bir polemiğe bağlamak evvela sistemin daha derin işleyiş mekanizmalarını gözden kaçırmak anlamına gelir.

Bu parlamentonun seçeceği bir Cumhurbaşkanının tarafsız olmasını bekleyebilir miyiz?

Teorik olarak mümkün, ama pratikte çok zor görünüyor. Çünkü parlamentoda sert bir kutuplaşma var; bir kutupta AKP, diğerinde CHP ve sözcülüğünü yaptığı bürokratik güç merkezleri yer alıyor. Ancak AKP'nin rolü burada daha belirleyici olacaktır. Şayet AKP, tercihen parlamento dışından demokratlığı tartışma götürmeyen saygın bir ismi kabul ederse; her açıdan, ama özellikle demokratik gelişme ve olgunlaşma açısından çok önemli bir iş yapmış olacaktır.

Sizin bir adayınız var mı?

Gönlümden geçen isimler var elbette; ama bir isim telaffuz edersem, buraya kadar anlatmaya çalıştığım ve isimden çok daha önemli gördüğüm hususlar bir anda gölgede kalabilir. Öncelikli sorunlardan biri, cumhurbaşkanının yetkileridir. Bu yetkileri azaltmak ve cumhurbaşkanlığını sembol olmaya elverişli bir makama dönüştürmek gerekiyor. Ancak bunun için anayasa değişikliğine ihtiyaç var. Bunu bekleyenieyeceğimize göre, bu seçimlerde demokratik gelişim ve toplumsal barış adına yapılması gereken, cumhurbaşkanına tanınmış yetkileri demokratik usullerin ve hukuk devletinin işleyişine katkı sunacak imkanlar olarak gören, bütünleştirici bir sembol olma özelliğine sahip birini seçmektir.

Cumhurbaşkanlığı seçimi gerginliği sola nasıl yansıyor?

İsterseniz buna sosyalist sol diyelim. Bu sol, 12 Eylül'den bu yana gündemi etkileyebilecek bir siyasal tutum geliştiremedi. Sol, dayatılan gündemin boğucu kutuplaşmasında taraf olma baskısı altına giriyor. Cumhurbaşkanlığı tartışmasında solun yapabileceği fazla bir şey olmadığı söylenebilir; ama ben öyle düşünmüyorum. Cumhurbaşkanının, saydığım özelliklere sahip bir kişi olması talebi için bir kampanya yapılabilir, bu çerçevede isim de önerilebilirdi ve bu işe çok önceden başlanması gerekirdi. Bu yolla seçim sürecini belirleyecek bir edd doğmasını beklemiyorum elbette; ama dayatılanlardan farklı bir duyarlılık yaratılabilirdi. Böyle bir kampanya, cumhurbaşkanlığı meselesinin derinlerde yatan boyudarına da dikkat çekebilir; böylece kısır ve kutuplaştırıcı ortamın bir parça da olsa kırılmasını sağlayabilirdi. Bütün bunlar için artık çok geç. Bu şartlarda sosyalist solun, özellikle siyasal alanı işlevsizleştirecek, toplumsal mücadelelerin hayat damarlarını kurutacak bürokratik vesayet hamlelerine demokrasi adına karşı çıkmak gibi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Böyle bir duruş, solun laikliği demokrasiyle birlikte savunması anlamına da gelecektir aynı zamanda. Solun din referanslı toplum projelerine karşı laik demokratik bir toplum projesini mudaka savunması gerekiyor. Ama bunu yaparken de, demokrasiyle alakası olmayan yöntemleri ve güçleri güvence olarak görme tuzağına karşı mutlaka uyanık olmalı. Bu çerçevede elbette solun demokratik hukuk devletini hiçe sayan fiili müdahalelere, 28 Şubat benzeri operasyonlara kararlılıkla ve açık yüreklilikle karşı çıkması lazım. Özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplum projesinin bir unsuru olarak laiklik de, ancak bu projeyi sahiplenecek toplumsal güçlerle güvence altında olabilir. Solun asıl yapması gereken budur. Aksi takdirde kendi yeşereceği zeminin kaymasına ve giderek kaybolmasına katkıda bulunmuş olur.

Birgün, 1.4.2007'de yayımlanmıştır.