Anasayfa > Güncel Yazılar > Yasini Tersinden Okumak

Yasini Tersinden Okumak

Ayşenur Kolivar , Nilüfer Taşkın , Hikmet Akçiçek , Birol Topaloğlu

21 Eylül 2007

İsmail Türüt’ün, Dünya Tatlısı albümünde yer alan Plan Yapmayın Plan isimli parçasına YouTube’da yapılan bir kliple başlayan ve bugün sayıları yirmiyi aşan çeşitlemesiyle iyice dallanıp budaklanan bir gündemle karşı karşıyayız. Medyada kimi zaman birbirine karıştırılarak sunulsa da bu gündem iki ayrı boyutta gelişmektedir. Birincisi YouTube’da yayınlanan ve sayıları artmakta olan klipler, ikincisiyse İsmail Türüt’ün albümünde yer alan parçanın kendisidir.

YouTube, yayınladığı malzeme konusunda hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeyen sanal bir alan olduğu için, bir yanda insanların kendilerini özgürce ifade ettiği diğer yandan da kullanıcılarının tamamen sanal kimliklerle var olması nedeniyle gerçekliği şüphe götüren bir zemin sunuyor. Bu nedenle söz konusu klip ya da kliplerin, İsmail Türüt’le doğrudan bir ilişkisi olduğu kendisi tarafından reddedildiği için aksi kanıtlanana dek ayrı bir boyutta değerlendirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyoruz. (Ancak bu parçanın söz yazarı olan Ozan Arif, yazdığı sözlerin bu şekilde anlaşılmasından bir sıkıntı duymadığını bir televizyon kanalında açıkça ifade ettiği için farklı bir konumda görünmektedir)

Suçu ve suçluyu övdüğü aklı başında herkes için aşikâr olan bu klipler, özellikle Doğu Karadeniz’deki ortamı yakından bilenler için çok da şaşırtıcı gelmiyor. Bunu söylerken, bu alenen ırkçı yaklaşımın Doğu Karadeniz’de büyük bir çoğunluk tarafından hatta ciddiye alınabilecek büyüklükte bir kesim tarafından dahi benimsendiğini iddia etmiyoruz. Ancak, küçük de olsa, söz konusu klipte yer alan kurguyu tasarlayacak kadar insanlıktan çıkmış bir kesimin var olduğu Doğu Karadeniz’de çoğu kimsenin bizzat tanık olduğu bir olgudur. Kimi zaman mafyavari mahalle çeteleri kimi zaman resmi makamların bilgisi dahilinde paramiliter yapılanmalar olarak faaliyet gösteren bu gruplar, sadece Trabzon’daki saldırı ve cinayetler ya da Hrant Dink suikasti gibi geniş çapta etki uyandıran işler yapmakla kalmayıp, yarattıkları “rutin” şiddet ve suç ortamıyla Doğu Karadeniz’de yaşayanları da yılın üçyüzaltmışbeş günü taciz etmektedir. İşte bu mafyavari grup mensupları tarafından hazırlandığı gayet iyi bilinen bu klipler, mevcut anti-demokratik ceza hukukuna göre dahi alenen suç teşkil ettiği için içeriklerinin ahlaki düşüklüğü konusunda bir yorum yapmayı gereksiz buluyoruz.

Burada önemli olan, Rakel Dink’in gayet veciz bir şekilde “bir bebekten katil yaratmak” olarak ifade ettiği süreç, bir başka deyişle, bu grupların oluşumunun ve varlıklarını sürdürmesinin arka planıdır. Bu arka plan Türkiye’de son yirmi yıldır yaşanan düşük yoğunluklu savaşın Doğu Karadeniz’deki yansımasını da içermesi itibariyle buraya sığdıramayacağımız kadar kapsamlı bir değerlendirme gerektirmektedir. Bu yüzden kendimizi bu arka planın mevcut gündemle ilişkili olduğunu düşündüğümüz boyutuyla sınırlayacağız. Burada asıl mesele YouTube’da yayınlanan klipler değildir, çünkü bu klipler bir nedenden çok bir sonuca işaret etmektedir. Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, İsmail Türüt’ün söz konusu parçası özelinde bu arka planı tartışmaktır.

Medyada sunulduğu şekliyle İsmail Türüt’ün bu olayla ilişkilendirilme biçimi daha çok yayınlanan klip üzerine yoğunlaşmaktadır. Bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz. YouTube gibi her türlü denetimden uzak bir yerde yayınlanan bir klipten bir sanatçının sorumlu tutulması kesinlikle yanlıştır. Sanatçının sorumluluğu icra ettiği parçayla sınırlıdır. Bu parçayla ilgili olarak İsmail Türüt’e genellikle parçada geçen sözlerin Hrant Dink’in katil zanlılarının isimlerine benzerliği soruldu. Bunun da oldukça açık bir şekilde reddedilmesinden sonra geriye İsmail Türüt’ü aklamak ya da niyet okuyuculuğuna girerek “sen aslında böyle diyorsun ama asıl niyetini söylemiyorsun” demekten başka bir olasılık kalmamaktadır. Medyanın bu yaklaşımının doğru ve adil olduğunu düşünmüyoruz. Bu tabloda İsmail Türüt ya haksız bir şekilde aklanacak ya da haksız bir şekilde mağdur edilerek itibar kazanacaktır. Şimdi medyanın bu çokça ilgilendiği kısımları bir kenara bırakıp bu klibin yayınlanmadığını ve isimleri çağrıştıracak sözler olmadığını varsayalım. Sözgelimi ilgili dörtlük (Orda öyle desinler/Burda böyle desinler/Fatihalar İhlaslar/ Bitmez Karadeniz’de) olsaydı bu parça masum mu olacaktı?

Satırların bu şekilde yazıldığını varsayarak sözlerin geneline baktığınızda anlattığı öykü şudur: Karadeniz (özellikle de Doğu Karadeniz) Türklük ve İslamiyet’e yönelik yoğun bir saldırı altındadır. Bölücüler, Ermeniciler, Pontusçular, misyonerler burada yoğun bir faaliyet yürütmektedir. Ayrıca A.B.D. ve Rusya’da Karadeniz’e pusu kurmuş beklemektedir. Bunlar olurken dimdik ayakta duran bir Karadeniz vardır.

Eğer Doğu Karadeniz’e henüz inmiş Marslılar olsaydık, tüm dünyaya meydan okuyan bu külhanbeylerinin anlattığı öyküye belki inanabilirdik. Ancak yörede yetişmiş insanlar için bu öykü pek inandırıcı görünmüyor. Özellikle son on üç yıl içerisinde Doğu Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk yapıldığı propagandası hep ayakta tutuldu. İsmail Türüt şimdi bunlara bir de Ermeniciliği eklemiş görünüyor. Oysa Doğu Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk ve şimdi de Ermenicilik yapıldığı propagandası neredeyse tamamen hayalidir ve sınanacakları hiç bir gerçeklik olmaksızın istendiği gibi yönlendirilebilmektedir. Bu suçlama ya da zan altında bırakma politikası bölgede yaşayan ve demokrat ya da liberal olduğu düşünülen herkese, sanatçılara, yazarlara, gazetecilere ve akademisyenlere keyfi bir şekilde yöneltilmiştir. Ancak propagandadan nasibini alanlar bunlarla sınırlı kalmamıştır. Doğu Karadeniz’in her yandan, sürekli bir tehdit altında olduğu propagandası yerel medyadan üniversiteye, sivil toplum örgütü toplantılarından, valilik genelgelerine ve milletvekillerinin meclis konuşmalarına kadar her yere yayılmıştır. 2002 yılında bir Trabzon milletvekilinin İçişleri Bakanlığı tarafından yazılı cevaplanması istemiyle T.B.M.M. Başkanlığına sunduğu soru önergesine verilen cevabın 5. Maddesi yorum gerektirmeyecek kadar açıktır:

“5- 8 yıllık kesintisiz eğitim sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk faaliyetleri arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.”

Bu cevap, propaganda makinesinin nasıl işlediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir milletvekili kalkıp 8 yıllık kesintisiz eğitim ve misyonerlik ya da Pontusçuluk faaliyetleri arasında bir neden-sonuç ilişkisi olup olmadığını ciddi ciddi sorabilmiştir. Birilerine ters gelen bir şey, somut kanıtlara ya da akla mantığa uygunluğuna bakılmaksızın bölücü, misyoner, Pontusçu, Ermenici olarak itham edilebilmektedir. Bunlar, birilerinin işine gelmeyen her şeyi engelleme politikasının bahaneleridir.

Bu propagandanın ayakta tutulabilmesi için elbette ‘zaferlere’ ihtiyaç vardı ve elbette bu hayali suçlamaların muhatabı olan insanlara karşı fiziksel ya da sözlü şiddet uygulanmasından başka bir şey içermiyordu. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde hiçbir somut kanıta dayanmayan iddialar ve iftiralarla insanların katledildiğine, linç edildiğine, darp edildiğine, tehdit edildiğine çalışmalarının engellendiğine yakından tanık olduk.

Tersinden bakıldığında, bu hayali propagandanın söyledikleri kadar söylemedikleri de önemlidir. Propaganda makinesinin etkin olarak işlediği dönemde Doğu Karadeniz’de yaşanan büyük sorunlardan üç tanesini hatırlatalım. Birincisi çay tarımından elde edilen gelirin düşmesi sonucu Doğu Karadenizli insanlar için gurbetçilik neredeyse zorunlu hale geliyor ve seksen, yüz haneli köyler bile çay zamanı dışında neredeyse tamamen boşalıyor, yöre kültürleri kayboluyordu. İkincisi Çernobil’deki nükleer kazanın yarattığı etki ortaya çıkmaya başlıyor ve her evde bir ya da birkaç kanser vakası görülmesi olağan hale geliyordu. Üçüncüsüyse medyada ‘Nataşa olayı’ olarak adlandırılan fuhuş sektörünün Doğu Karadeniz’e yerleşmesiydi. İsmail Türüt gibi hassasiyetlerini her fırsatta dile getiren kimi sanatçıların bu üç sorunun ikisi konusunda ağızlarını açmayıp üçüncüsünü de maço bir tavırla kamuoyu önünde eğlence konusu yaparak meşrulaştırmaları bu propaganda makinesinin işleyişinin önemli bir parçasıdır. Burada sergilenen duruş, halkın yaşadığı gerçek sorunları görmezden gelirken, belirli bir rant yaratan hukuk dışı işlerin meşrulaştırılması için sanatsal olanakların sonuna kadar kullanılmasıdır. Bizim görüşümüz, Doğu Karadeniz’de “bebekten katil” yaratan kin ve nefret ortamının arka planında, söz konusu parça türünden ‘sanatsal’ meşrulaştırmaların ciddi bir katkısı olduğudur.

Dolayısıyla, karşımızda bulunan parça, medyada tartışılan bölümlerinden arındırıldığında dahi, Doğu Karadeniz’de yaratılmış olan kin ve nefret ortamını gayet açık bir şekilde savunması ve buralardan elde edilen insanlık dışı ve hukuk dışı rantları meşrulaştırması itibariyle tartışılmalıdır. Bu parçada O-gün ve Yasin sözcükleri hiç geçmemiş olsaydı, insanlığını yitirmemiş olan herkesin yüzünü kızartacak bu klipler hiç yapılmamış olsaydı bile bu parça kendi başına bir ‘nefret suçu’ teşkil etmektedir. Üstüne üstlük bu nefret suçunun, İslami semboller arasına saklanarak haklılaştırılmaya çalışılması da ayrıca bir ahlak düşüklüğü örneğidir ve uzun zaman önce bir Karadenizliden dinlediğimiz şu anıyı hatırlatmaktadır:

O zaman ufağız, ağabeyimle camiye, Kur’an kursuna gidiyoruz. Cami uzak, anam yolda yemek için bize katık verir. Giderken derenin kıyısında oturup katığımızı yerdik. Ağabeyim orada yatar uyur, derede oynar. Ben camiye giderim, dönüşte ağabeyim beni yakalar hoca ne anlattı diye sorar, ben yolda anlatırım, eve gelince ağabeyim âlim kesilir. Anam bakmış ki ağabeyim eve her geldiğinde lastikleri ıslak, benimkiler kuru, anlamış işi. Perşembe akşamıydı. Anam dedi bir Yasin oku bakayım. Rahleyi açtı ağabeyimin önüne koydu. Mushaf’ı da açtı önüne baş aşağı koydu. Ağabeyim okumayı bilmiyor, yarım yamalak ezberlediği Yasin’i okumaya durdu. Ezbere bildiği yerlerde sesini yükseltiyor, bilmediklerini mır mır diyor, ama öyle heyecanlı ki sayfa bile çevirmiyor. Biraz sonra da hepten sustu. O zaman anam ağabeyime dedi ki:

Bak evladum, ne edersan et da ha bu Yasin’i tersinden okuma

 

EK

            T.C.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI

Emniyet Genel Müdürlüğü

TBMM BAŞKANLIĞINA

İLGİ : TBMM Başkanlığının 08.01.2002 tarihli ve KAN.KAR.MD. A.01.GNS. 0.10.00.02. 12775-7/5446-12779 sayılı yazısı.

Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç tarafından T.B.M.M Başkanlığına sunulan ve tarafımdan yazılı olarak cevaplandırılması istenilen soru önergesinin (7/5446) cevabı aşağıya çıkartılmıştır.

1.2- Ülkemizde misyonerlik faaliyetleri kapsamında; 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında 47 ve 2001 yılında 5 olmak üzere 4 yılda 153’ü yabancı uyruklu, 140’ı Türk vatandaşı toplam 293 şahıs gözaltına alınarak adli makamlara sevk edilmiştir.

3- Doğu Karadeniz bölgesine gezi yapanlar arasında pontusçuluk faaliyetleri içerisinde olabilecek şahısların izlenmesi ve suç unsuru bulunması durumunda gerekli yasal işlemin yapılması hususunda Valiliklere gerekli talimat verilmiştir. Gerek İl Valiliklerince, gerekse güvenlik güçlerince konu, hassasiyetle takip edilmekte ve gerekli her türlü tedbir alınmaktadır.

Bölge insanımızın da bu nevi faaliyetlere fırsat vermediği ve kamuoyu gündemine bu tür iddialarla gelinmesinden dolayı üzüntü duydukları tespit edilmiştir.

4- Misyonerlik, dini temelde, pontusçuluk ise etnik temelde yürütülen faaliyetlerdir. Pontusçuluk faaliyeti içerisinde bulunanların misyonerlik eylemi içinde de bulundukları, ya da misyonerlik faaliyeti yürüten şahısların sözde pontus fikrini yayma gayesi ile çalışma yaptıklarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

5- 8 yıllık kesintisiz eğitim sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk faaliyetleri arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.

Bilgilerinize arz ederim.

Rüştü Kazım YÜCELEN

İçişleri Bakanı

İMZA