Yüzler

Ferzan Yıldırım

19 Kasım 2007

Acar kameraman salona dalmış, kadını hedefe almış silahını üzerine boşaltıyordu. Kadın kıvranıyor, yere bakıyor, yanlış anlaşılır diye düşünüyor olsa gerek, sonra başını kaldırıyor, ileri bakıyor, yana dönüyor... koltuktan kalkacak durumda değil, ağzını açamadan, yalnızca yüzüyle, karşılaştırılıp suçluluğu kanıtlanacak olan “elmacık kemikleriyle, kulağının yüzüne birleştiği yerle, kaşı ile gözü arasındaki mesafe” ile mel’un resme karşı mücadele ediyor. Yüz canından bezmiş, gözler umutsuz, görmeyen gözlere, hissetmeyen ruhlara karşı sessiz, hareketsiz fırtınalarla kıvranıyor.

Kadının yüzü bize bir şey anlatıyor.

Adam meclise milletvekili seçilmişti. Yüzü gülerek salona girdi. Suçlu yaftası sırtında asılıydı yıllardır. Belki dedi, insani sağduyudan umudunu kesmemişti, acılar herkesin içini yakmıştır, artık başka bir sözü birlikte söyleme şansımız olabilir. Gitti ellerini sıktı. Utangaç utangaç koltuğuna oturdu. Sıcak, insani bakışlarıyla iç ısıtıyordu. Şimdi, üç ay sonra, O artık vaktinden önce yaşlanmış, mutsuz, umutsuz, onuru hakaretlerle zedelenmiş, her iki taraftan ateşe atılmış, yanışı iştahla seyredilen bir adam. Artık konuşurken bakmıyor, gözlerden umudu kesik.

Adamın yüzü bize bir şey anlatıyor.

O da salondaydı. Karabük’te doğmuş tu. Kömür ocaklarının hikayeleriyle büyüdü, bacasında dumanı kesilen, anaların, karıların, çocukların feryatlarının gökyüzünü doldurduğu evleri duydu. Okudu, adam oldu. İktidar oldu. İtilip kakılanların iktidara gelişiydi. Meşruiyet sorunu yaşamışlardı yıllarca ve hala. Utangaçtı bu yüzden. Ama zekiydi, çabuk öğrendi, saçını taramayı, giyinmeyi, konuşurken göz teması kurmamayı. Baktı görmedi, duydu hissetmedi; utangaç yüz artık büyüklerin yüzlerinden biri olmuştu. Zaferlerin adamıydı. Sevinemediği günler de oldu: Bilmediği yerlerdeki anaların emzirdiği, okşadığı, hasta başını beklediği, askere yolladığı yirmi yaşındaki çocukları ölememişti.

Geçmiş mi? Sözlükte bir kelime.

Adamın yüzü bize bir şey anlatıyor.

Salonda başka kadınlar, erkekler de vardı. İnsana başka bir yüzleri hiç olmamış duygusu veren, sanki yüzyıllardır aynı bakan, aynı çizgileri taşıyan, o hiç değişmez en doğruların, en tepedenciliğin taşıyıcıları.

Yüzlerini artık ezberlemiştik.

Kadınlar erkekler vardı, elleri ipli, elleri kanlı.

Yüzleri hiç olmamıştı.

İşkencenin gizliliği, üniformaları, kapalı kapıları, yüzleri olmayan görevlileri çağrıştırdığı dönemleri geçmiştik artık, şimdi naklen yayın, gözlerini parlatarak, ağzını doldura doldura sunuş yapan anlatıcılar, yüzleri aşikar uygulayıcılar ve arena seyircileri sahnedeydi.

Sıkışmışlık, tıkanmak, çaresizlik duygusu bu toprağın insanlarının en çok deneyimlediği durumdu; ama kendinden başkasına bakmak artık unutulmuştu. Bir kadın eziliyor, bir anda yok olabilmeyi arzuluyor, bir adam utanmasa yaşadıklarına bağıra bağıra ağlayacak denli isyankar, paltosunun içine büzülmüş, küçülüp kaybolmaya çalışıyordu; ama yürekler kararmıştı, kutsal ateşin altını beslemek lazımdı. Vicdan elden kayıp gitmiş, gözler körelmişti.

Alın, benim yüzümü de “o” resimle karşılaştırın. Kaşımla gözüm arasındaki mesafeyi ölçün, kulaklarımın yüzüme birleştiği yeri inceleyin, elmacık kemiklerim üzerinde çalışın.

Ya da, bir zamanlar vicdanı olan yüzünüzü bugünküyle karşılaştırın.

Yüzünüz size çok şey anlatacak.