Anasayfa > Güncel Yazılar > L'Aquila'da Değişen Bir Şey Yok

L'Aquila'da Değişen Bir Şey Yok

Serhan Mersin

23 Temmuz 2009

Bir G8 zirvesini daha geride bıraktık. Dünyanın en gelişmiş 8 ülkesinin başkanlarının bu seferki durağı Nisan ayı başlarında depreme maruz kalan İtalya’nın L’Aquila şehriydi. Yenildi, içildi, bol gülümsemeli fotoğraflar çektirildi, toplantılar yapıldı, yine fotoğraflar çektirildi, kokteyler verildi, gezildi, kulisler yapıldı ve tüm zirveden akılda kala kala ABD başkanı Obama’nın 17 yaşındaki bir genç kızın arkasından bakışı, Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin “sen de bizdensin” göz süzüşüyle onu onaylaması kaldı.

Zirvede “Eh, birşeyler yapmış görülelim” denerek göstermelik kararlar alınmadı değil. Örneğin zirvenin önemli gündem maddelerinden iklim değişikliği sorunu da üzerinde anlaşılan konular arasındaydı. 8-10 Temmuz tarihli G-8 zirvesindeki anlaşmaya göre liderler 2050 yılına kadar küresel ısınmanın 2 dereceden fazla artmaması için çaba harcanmasını ve bu hedefe ulaşabilmek için gerekli adımların atılmasını destekleyecekler. Bağlayıcı olmayan kararda sera gazı salımları, 2050’ye dek gelişmiş ülkeler için 1990 veya daha sonraki bir yılın (ki bu yılın ABD ve Japonya’nın bastırmasıyla 2005 olacağı konuşuluyor) salım oranlarının yüzde 80’i kadar azaltılması öngörülüyor. Çin lideri Hu Jintao’nun Şincan bölgesindeki iç karışıklık nedeniyle zirveden erken ayrılmasının, 17 ülkenin katıldığı Büyük Ekonomiler Forumu toplantılarında tüm dünyadaki salım oranlarını 2050’ye kadar yüzde 50’ye indirilmesi veya daha kısa vadeli bir süreç üzerine karar alınmasının önüne geçtiği iddia edilse de Çin’in toplantılarda diğer gelişmekte olan ülkelerle beraber hareket ederek açık bir karar çıkmasını engelleyeceğini düşünmek akla daha yakın geliyor. Gelgelelim Çin’in bu kararlarda olurunun alınması önemli zira Çin, karbon dioksit salımlarında ABD’yi de geçerek en büyük kirletici sıfatını ele geçirmiş durumda.

Öte yandan zirvenin sonuç bildirisinde de bilimsel olarak atıfta bulunulan 2 derecelik bir sınırlamanın nereden çıktığı ise muğlak. Birleşmiş Milletler’e bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporlarına göre sıcaklıkların son Buz Çağı’na göre 5 derece, Sanayi Devrimi’nin başlangıcıyla geçen yüzyıl içerisinde ise 0.7 derece artmış olduğu tahmin ediliyor. Bazı uzmanlara göre iki derecelik bir artışın geri dönülemez sonuçlara yol açabileceği ve 1.5 derecelik bir artışın sınır değer olarak kabul edilmesi gerektiği belirtiliyor.[1] Bilinen tek gerçek ise iki derecelik bir eşiğin geçilecek olmasının suların yükselmesine, sıcak hava dalgalarına, daha fazla sel ve kuraklık gibi çevresel felaketlere maruz kalmak anlamına geliyor olması. Ayrıca hayvan ve bitki türlerinin yüzde 30’a yakının neslinin tükenmesi, tahıl ve bitkilerin azalması neticesinde ise açlık gibi elzem sorunların boy göstermesi bekleniyor.

İki derecelik artışın optimumluğunu sağladığı iddia edilen nedenlerden bir tanesi de yaptırımlarla beraber tüm dünya toplamının Gayrı Safi Milli Hasılası’ndaki düşüşün 2050’ye kadar yüzde 2.5 olarak öngörülmesi. Yıllık yüzde 0.05’lik bir düşüşün dünya ekonomisine etkisinin makul gören Avrupa Birliği’nin raporuna göre, küresel ısınma için harekete geçilmesinin yaratacağı maliyetin hiçbir şey yapılmamasının yaratacağı zarardan daha az olacağını tahmin ediliyor.[2]

Tekrar foruma dönersek, forumdaki kararın bağlayıcı olmamasının arkasında ise başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin küresel ısınmanın önüne geçmek adına kalkınmalarının sekteye uğratılmasını onaylamamaları yatıyor. Sonuçta bu ülkeler de bir zamanlar gelişmiş ülkelerin kalkınırken geçtikleri yollardan geçip çevreyi ikinci plana atarak ve karbon salımlarını maksimum seviyelerde tutarak kalkınmalarının kendileri için de bir hak olduğunu düşünüyorlar. ABD’ye kıyasla kişi başına düşen karbon dioksit salımının çok daha düşük olmasını ve şimdiki iklim değişimine neden olan salımların eski endüstriyelleşme sürecinin bir sonucu olduğunu öne sürerek yaptırımların altına girmeye etik nedenlerden dolayı yanaşmıyorlar. Ayrıca fakir ülkelerin karbon salımını kesecek temiz enerji teknolojilerinin bu ülkelerde bulunmaması, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin telafisi için adım atılmaması, kalkınmalarının sekteye uğratılması karşılığında yapılacak maddi yardımın belirli bir takvime bağlanmamış olması gibi sorunlar hala çözülmek için sırada bekliyor. Halihazırda küresel ısınmadan en büyük zararı, bu işte hiç sorumluluğu olmayan fakir ülkeler görüyor. Oxfam International’ın hazırladığı rapora göre[3] 2015 yılına kadar iklime bağlı felaketlerden müzdarip insan sayısı yüzde 50 artışla yılda 375 milyona kadar ulaşması bekleniyor. Yine rapora göre iklim değişikliğinin hız kazanması insanlığı fasit bir daire içersine sokuyor: Fakirliğin ve eşitsizliğin artması neticesinde daha çok insan sel baskınlarına açık düzlükler, dik yamaçlar veya gecekondu bölgeleri gibi daha yüksek riskli bölgelerde yaşamaya mecbur kalıyor. Haliyle de fakirlerin felaketlerle mücadele etme ihtimali daha da azalıyor. Çok değil sadece 2020’ye kadar Afrika’daki ülkelerin mısır ve pirinç gibi temel ihtiyaçlarının üretiminin yarıya düşeceği tahmini yapılıyor.

Bu ve bunun gibi sorunlar, gelişmekte olan ülkelerin Aralık ayında 190’dan fazla ülkenin katılımıyla Kopenhag’da Kyoto sonrası dönemin stratejilerini belirleyecek iklim değişikliği toplantısı öncesinde elinde koz olarak bulunuyor. Öte yandan gelişmekte olan ülkelerin salımları azaltma mevzuunda yaptırımların uygulanmasından önce, özellikle ABD’nin ve diğer gelişmiş ülkelerin düşük karbon ekonomisine geçmeleri ve bu geçiş dönemi için daha net ve sonuca yönelik yaptırımları öncelikle kendilerinin uygulamaları bekleniyor. Örneğin Çin ve Hindistan 2020 yılına kadar gelişmiş ülkelerin 1990 seviyelerine göre yüzde 25-40 oranlarında azaltım yapılmasını önerirken ABD başkanı Obama buna karşı çıkarak 2020 yılında 1990 seviyesinin yüzde 4-8 altına inmeyi ülkesi için hedef olarak kabul ediyor. Haliyle sera gazları salımlarının yüzde 80 oranında azaltılması amacına hızla endüstrileşen ülkelerin katılımı ve işbirliği olmadan ulaşmak imkansız olduğu için Kopenhag’da da başarı elde edilmesi zor gözüküyor. Buna rağmen G8 zirvesinin hemen ardından önce, ABD Enerji Bakanı Chu’nun Çin’i, daha sonra ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın Hindistan’ı salımların azaltımı konusunu konuşmak amacıyla ziyaretleri Kopenhag’a kadar bu ülkelerin belirli tavizlerle ikna edilmesi çalışması olarak görülebilir. Çin ile ABD’nin temiz enerji araştırma ve geliştirme projelerinde yeni ortaklıklar kurmasına da bu minvalde bakmak gerek.[4] G8 zirvesindeki bildirinin değerini azaltan bir husus daha ise Rusya ve Kanada örneğinde olduğu gibi anlaşmayı imzalamış olmalarına rağmen yüzde 80 hedefinin gerçekçi ve uygulanabilir olmadığını ileri sürerek anlaşmanın bağlayıcı olmamasını kullanacakların olması.

Tüm bu nedenlerden dolayı zirve sonrasındaki kapanış konuşmasında İtalya Başbakanı Berlusconi’nin küresel ısınmayla mücade konusunda Çin ve Hindistan'ın belirli konularda G-8'lerle aynı yaklaşımı benimsemelerini dahi önemli bir gelişme olarak değerlendirmesi aslında zirveden somut hiç bir şey çıkmadığını gösteriyor.

Diğer fasit daire ise zirvenin kapanış bildirisinde iklim değişikliğine karşı girişilen mücadelede kullanılacak yöntemlerle ilgili. Bildiride çözüm olarak piyasa mekanizmalarının kullanılması ve teknolojiye ağırlık verilmesi sunuluyor. Bahsi geçen mekanizmalardan birisi her bir ülkenin sektörlere ve şirketlerin büyüklüklerine bağlı olarak belirli bir miktarda kirletim izni veren karbon kredisini kullanarak bu kredilerin salım oranlarının azlığı veya çokluğu neticesinde şirketler arası ticaretinin yapılmasını sağlayan cap and trade sistemi. Böylelikle karbon ticareti teşvik edilerek yapay bir küresel karbon ticareti pazarının kurulmasına ön ayak olunmuş durumda. Diğer bir mekanizma ise Kyoto Protokolü’nün Temiz Kalkınma Mekanizması. Artık Kyoto sonrası süreç üzerine tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde sera gazı salımları sürekli artan Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne kaçan trene son anda yetişmeye çalışan bir yolcu gibi dahil olmaya karar vermesinin arkasında da işte bu ekonomik çıkarların yattığını söylemek mümkün. Özel sektöre elzem bir oyuncu olarak küresel ısınmaya karşı mücadelede görev atfedilmesi ve özellikle gelişmekte olan ve büyüyen ekonomilerde temiz enerji teknolojilerini istihdamında özel sektörün yatırımının cesaretlendirilmesi önerilen çözümler arasında yer alıyor. Düşük karbon modelleri için teknolojinin geliştirilerek know-how’ın elde edilmesi için teknolojiye özel vurgu yapılıyor.

Her iki piyasa mekanizması geçen zaman içindeki uygulamalarıyla yaraya merhem olmak yerine bilakis tuz basarak yeni sorunları beraberinde getiren çözümler. Küresel ısınma sorununu yaratanların soruna çözüm olacak aktörler olarak ortaya çıkartılması aynı döngü içinde eski tas eski hamam mantığında işlerin yürütüleceğinin bir göstergesi. Ama iyi tarafından bakarsak, bir kaç sene öncesine kadar küresel ısınma diye bir sorunun varlığını bile kabul etmeyenlerin bugün belirli taahütlerde bulunma aşamasına gelmeleri ilerde, pek ihtimal dahilinde olmasa da, sorunun çözümü için piyasayı ikinci plana iterek daha gerçek ve acil çözümler önerebileceklerini düşündürtebilir.


[1] Reuters Haber Ajansı Web Sitesi, “Factbox: G8 summit to set 2 degrees Celsius global warming goal”, (http://www.reuters.com/article/GCA-GreenBusiness/idUSTRE56746M20090708)

[2] A.g.y

[3] Rapora (http://www.oxfam.org/en/policy/right-to-survive-report) adresinden ulaşılabilir

[4] Reuters Haber Ajansı Web Sitesi, “China and U.S. Partner for Clean Energy R&D”, (http://www.reuters.com/article/gwmCarbonEmissions/idUS145815062920090715)