Anasayfa > Güncel Yazılar > Gezici Festival

Gezici Festival

Gezici Festival

03 Aralık 2009

GELENEK DEVAM EDİYOR, GEZİCİ FESTİVAL YOLLARA DÜŞÜYOR!

15. GEZİCİ FESTİVAL

4-10 Aralık 2009, Ankara 11-17 Aralık 2009, Artvin 18-20 Aralık 2009, Üsküp (Makedonya)

Karşı Olmak, Karşı Durmak...

Z. TÜL AKBAL SÜALP

Buñuel’in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filmi, burjuvazinin dayanılmaz çekiciliği üzerinedir. Burjuvaların küçük hırslar, gösterişler ve ikiyüzlülüklerle dolu dünyasını; gevezeliklerini sürrealist bir vodville anlatır. Şık, bakımlı, ayrıcalıklı elleri her türlü pis işe bulaşabilir; zalim, kaba, açgözlü ve vahşi olabilirler. Hayat böyle devam eder. Sistem reflekslerle ve çelişkilerle ilerleyebilir ancak. Buñuel, burjuvaziye karşı, burjuvazinin hâkimiyetindeki dünyanın, yaşam biçiminin kendini daim kılmak için geliştirdiği davranış ve duruş biçimlerinin bir tablosunu çıkarır.

Evet Efendim ve serinin ikincisi Yes Men Dünyayı Kurtarıyor anaakımlara karşı ortalığı karıştırma yöntemini kullanan aktivist gruplardan birinin elleri kolları her yere uzanmış, emperyalizme, yani kapitalizmin belirli bir aşamasının hâkimiyetine karşı oyunlar oynayışının belgeselleridir.

Belgeselden çok bu hileli oyunlarda bir tür yol arkadaşı gibi bir rol üstlenmiştir filmler. Masum, küçük yalanlarla kapitalizmle insafsızca dalga geçerler. Kapitalizme karşı sistemin tekerine çomak sokarlar. Oyunbozan çocukların oyunun ikiyüzlü ve sert dünyasını açığa çıkaran ele avuca sığmazlıkları bir şeylere karşı olmanın haylaz ve eğlenceli bir biçimidir. Ama her şey bu kadar oyunlaştığında ya da muhalefet bir haylazlık ya da ele avuca sığmazlık olduğunda neye, niye muhalefet edildiği, muhalefet edilenin analizi ve eleştirisi de soluk kalıp geri plana düşebilir. Tekrarlamaç 7 dakikalık kısa bir filmdir. Küçük Ernesto bir gün okuldan döndüğünde artık okula gitmek istemediğini anne ve babasına bildirir. Aslında Ernesto zaten bildiklerini öğrenmenin uzun zaman alan sıkıcılığına karşı çıkarken, eğitimin bize aslında bildiğimiz şeyleri uyum içinde başka ve ortak bir tanımlamalar silsilesi içinde zorlayarak vermek olduğunu gösterir. Bilgi edinmek için değil, uyum içinde disipline olmak, taklit ve tekrar etmek için okullara gitmek zorundayızdır. Çok küçük yaşlarda katı talim ve terbiyeden geçirilişin akıldışılığı aslında bu kadar açık ve algılanabilirken neden sorgulanamaz ve adeta kutsaldır. Hal Ve Gidiş Sıfır bize yine bu soruları sordurur. Vigo’nun filmi savaş sonrası yıllara kadar yasaklı kalmıştır ama film tarihinde etkisi çok güçlü ve geniş olmuştur. Özellikle Fransız eğitim sistemini eleştirmektedir. Alfred Jarry’nin 1896 yılında ilk kez sahnelenen oyunu Ubu Roi’den esinlenildiği söylenmektedir. Öte yandan Vigo’nun kendi yaşam deneyimleri, yatılı okul günleri ve babasının başından geçenler nedeniyle otorite ve baskılarla ilgili erken deneyimlerinin büyük izi olduğu da söylenir. François Truffaut da 1959 yapımı 400 Darbe filminde bu filmi kopyalayarak Vigo’ya bir saygı gösterisinde bulunmuştur; Lindsay Anderson’ın If... (1968) filmi de benzer etkilenmeleri taşır. Özellikle de öğrencilerin isyanı örgütledikleri sahne açık göndermeler taşımaktadır.

Ken Loach’ın Ekmek ve Güller filmi, kaçak, güvencesiz ve sendikasız işçilerin kapitalizm ve emperyalizmle karşılaşma öyküsüdür. Meksika sınırından kaçak geçerek Los Angeles’e gelen Maya, ablası Rosa’nın evine yerleşir onun çalıştığı yerde çalışmaya başlar. Sendikasız ve güvencesiz ve çoğu kaçak giriş yapmış, yasal kâğıtlarını bekleyen ve bu yüzden fazla ses çıkaramayan diğer işçilerle bilinçlenişlerini, sendikalaşma mücadelelerini ve sonuca ulaşmalarını izlerken, kapitalizmin sömürü ilişkileri de seyrimizin ana manzarasını oluşturur. Filmin başlığı 1911’de yazılmış James Oppenheim’ın bir şiirinden ve 1912 yılında Lawrence, Massachusetts’teki tekstil işçisi kadınların grevde kullandıkları dizeden gelmektedir. “Ekmek istiyoruz ama gülleri de istiyoruz”. Bu sözler işçi sınıfı mücadeleleri tarihinde adil ücretlerle birlikte çalışma ve yaşam koşullarının da insanileşmesini talep etmenin sloganı haline gelmiştir.

Cinsiyet rollerine ve kutsal aileye karşı François Ozon’un ilk filmi Sitcom, bir sitcom mizanseninde, Fransız taşrasında üst orta sınıf bir ailenin evinde geçer. Bir akşam eve küçük beyaz bir fare gelir. Babanın getirdiği bu tuhaf evcil hayvan, ev halkının ve yakın çevrenin bastırılmış cinsel dürtülerini açığa çıkartmaktadır. Dışarıdan gelen yabancı, düzeni bozar ve zaptı zor ne varsa ortaya saçılıverir. Pier Paolo Pasolini’nin Teorema, (1968) filminden esinlenilmiş gibidir. Ozon’un karşı duruşu fantastik bir saldırı, seyirciyi tekinsiz bırakacak alaycı bir oyun gibidir. Ozon, filmini satirik bir hicivle gerçeküstü ya da fantastik bir dönemeçten geçirterek eleştiri noktasından uzağa bir yerlere sürükleyebilmektedir de.

Sinema tarihi içinde savaşa karşı yapılmış en özel filmlerden biri olan Jean Pierre Melville’in Denizin Sessizliği, 1949 yılında Vercors’un yasaklı romanından uyarlanmıştır. Savaş ve savaş karşıtı filmlerin macera ve aksiyon filmi edasıyla savaşın kendisini görselleştirip anlatı kılıp dramatize ederek seyirlik bir malzemeye dönüştürmelerinin karşısındadır. Sanatsever şair ve müzisyen bir Alman subayın Fransa taşrasında yaşlı bir adamla yeğeninin evinde kalışını anlatır. Yaptıkları savaşı sorgulamayan subay, o evde misafir olduğunu düşünmektedir. Ev halkıyla sohbet etmek, kendi zevklerini, hayat üslubunu onlarla paylaşmak ister. Hatta Alman işgaliyle birleşecek iki ulusun büyük bir ulus yaratabileceğini bile öne sürebilmektedir. Oysa evin sahipleri için işgalci ve faşist bir ordunun ve devletin, evlerinde zorla kalan ve boyun eğmeye zorlandıkları istilacısından başka bir şey değildir. Yaşlı adam ve genç yeğeni zorlandıkları bu ilişkiye karşı derin bir suskunluk ve ilişkisizlikle karşı dururlar. Yine savaşa karşı savaşın görsel cazibesini kullanmaktan uzak duran Avi Mograbi’nin Z32 filmi yönetmenin kendini de sorgulanmaya açtığı bir belgeseldir. Savaş, günlük hayatın aklının ve duygusunun çok dışındadır. Sivili, mahalleyi, günlük akışı ayırmaz; askerlerini de başka bir akıl ve duyguyla ait oldukları hayatın dokularına şiddet uygulayabilecek gibi yetiştirir. Onları zaptı zor savaş makinelerine döndürür. İşlenecek insanlık suçlarının bağışlanması mümkün müdür? Ya bunun belgeselini çekebilmek? Burası İngiltere, 1983 yazında küçük bir çocuğun ergenliğe girişini anlatırken, tarihi dönüşümlerin hatırasını, izleğini ve analizini sunmaktadır. Dünya, İngiltere ve Shaun’ın küçük sahil kasabası, 80’lerin parlak, farfaralı, hayli rüküş dönüşümünü yeterince fark etmeden yeni ve hiçbir şeyin bir daha aynı kalamayacağı bir döneme girmektedirler. Babası Falkland Adaları’nda ölmüş Shaun, bu yaz popüler kültürle, dazlaklarla, ilk aşkla, dostlukla, çeteleşmeyle, uyuşturucu, alkol, müzik ve 80’ler tarzıyla ve ırkçılıkla, dehşet ve korkuyla tanışacaktır. Apolitikleşme, işsizlik, ekonomik krizler, emeğin dünya üzerindeki dağılımının yeniden düzenlenişi ile artan göç ve yabancı işçiler, yükselen ırkçılık ve milliyetçiliğin, etrafımızdaki her şeyin hızla poplaşmasıyla toplumsal çözülmelerin yoğun ve sarsıcı işsizlik dalgalarının birbirleriyle ilişkisi, Shaun’un büyüme öyküsünden açığa çıkanlardır. Kapitalizmin sunaklarında çocuklar kurban edilir.

Sözün bittiği yerde; anlatılamaz ve gösterilmez olan başladığında Çayan Demirel, 12 Eylül’ün ardından yaşananların en ağırını, 5 nolu Cezaevi’nin tanıklıklarını sunar. İşkenceye karşı nefesimizi tutarız.

Bu filmlerin bize gösterdiği gibi karşı olmanın pek çok duruşu vardır. Bu duruşlar değiştikçe, karşı olmanın çağrıştırdıkları da değişir. Durup bakılan yer, karşının tanımını, niteliğini, gücünü, hafifliğini etkiler ve karşı dört boyutlu bir hacimde hareket eder, değişir. O halde simdi bu bakışların kristalleştiği yerden okumalara bakmalıyız; karşı olmaya içkin olan çok açılı bakışlara..


Burjuvazinin Gizli Çekiciliği / Luis Buñuel

E. AHMET TONAK

Luis Buñuel’in filmi burjuvaziye karşı bir film olarak bilinir. Kısmen öyledir de. Ama tabiri caizse damardan bir burjuvazi eleştirisi değildir bu film. Nasıl olsun ki; filmde bir tane bile saf burjuva yoktur! Burjuvazinin hayat tarzını, oturup kalkmasını benimsemiş ya da benimsemeye çalıştıkça komikleşen birtakım karakterler vardır. Alın, zahiri Miranda Cumhuriyeti’nin elçisi Rafael Costa’yı. Rafael boş vaktinde kokain kaçakçılığına soyunmuş bir dışişleri memurudur! Rafael’in arkadaşlarının da kapitalist şirket sahibi has burjuvalar olduklarına dair herhangi bir ipucu yoktur filmde. Rivayet odur ki, kendisine de filminin bir burjuvazi satiri olup olmadığını sorduklarında Buñuel, “yok canım, ne burjuvazisi” gibi bir laf etmiş. Hatta daha da ileri gidip filminde en çok beğendiği karakterin “hamam böcekleri” olduğunu da ekleyivermiş.

O zaman, neredeyse kırk yıl sonra niye Burjuvazinin Gizli Çekiciliği’ni hâlâ seyrediyoruz ve seviyoruz?

Tabii ki, sadece sinema tarihinin önemli bir filmi olduğu için ve akademik gerekçelerle değil. Belki de, düz olmayan hikâyesi, rüyalarla iç içe geçmiş hadiseleri, hatta saçmalıkları ile bizi, kendimizi farklı biçimlerde fark etmemize yönelttiği için. Aşina olduğumuz karakterleri yüzünden

belki de: din adamları, bahçıvan, şoför gibi ‘sıradan’ insanlar, karı-kocalar, hizmetçiler, solcu gençler, garsonlar, askerler, polisler v.s. Ve bunların birbirleriyle ilişkileri, ilişkisizlikleri, arkadan ve önden konuşmaları, git-gelleri -papazın bahçıvanlaşması sonra da katil olması, mesela. Kısacası bütün bunları ve fazlasını, yarı fantastik bir üslup ve çekici bir görsellikle, güldürerek, şaşırtarak izleten Burjuvazinin Gizli Çekiciliği giderek dibi çıkan dünyamızın güzelliklerinden. Bir kez değil, defalarca seyredilmeyi hak ediyor.


Sitcom / François Ozon

BAŞAK TUĞ

Artık ses ve görüntüleriyle imaj dünyamızda yer etmiş Amerikan ve Türk sitcom örnekleri yanında kadın-erkek hepimizin müptelası olduğu Türk soap-opera dizileri, cinsiyetçi muhafazakârlıklarıyla gerçekliği yansıtmaktan ziyade kendi sanal gerçekliklerini hap niyetine önümüze koyuyorlar. Bu diziler, üst-orta sınıf aile normlarını, 21. yüzyılın neo-liberal tüketim alışkanlıkları (her “orta sınıf”

ailenin olmazsa olmazı birer-ikişer jip, villa tipi müstakil ev, vs.) ile bezenmiş patriarkal bir fonla beğenimize sunuyorlar. Bu dünyada, cinsellik hiç yok değil; aksine, heteroseksüel cinsiyet rolleri çoğu zaman seks-siz ama “seksi” aşk ya da girift aile ilişkileri şeklinde “fazla rahatsız etmeden” onayımızı almayı başarıyor.

Ozon’un Sitcom’u, alışageldiğimiz “sitcom” heteroseksüel burjuva ailesini kara mizahıyla altüst ediyor. Kırmızı sitcom perdesi açılıyoor: Orta sınıf sitcom ailesinin mekânı olan güzel banliyö evine gelen baba, ailesi tarafından hoş bir doğumgünü sürpriziyle karşılanıyor. Ve buuuum! Bir dakika içinde yaratılmış olan bu güzelim aile, otuz saniyede aile üyelerinin baba tarafından silahla taranmasıyla yokediliyor. Sakın filmi anlattı diye bana kızmayın! Bu anlattıklarım filmin sadece ilk 2 dakikalık kısmı olduğu gibi, orta-sınıf ailemizin çözülüş senaryolarından da yalnızca biri. “Baba”nın kendi patriarkal hegemonyasını (super-ego) “öldürmek” pahasına eve getirdiği bilinçaltı gezgini fare, baba dışında tüm aile bireylerinin burjuva cinsiyet rollerine aykırı (homoseksüel, sado-mazoşist ve ensest) arzularını günyüzüne çıkarıyor. Film, varolan cinsiyet normlarının yerine koyabileceğimiz formüller sunmuyor; bilakis, hepimize rahatsız olmak pahasına “fare”mizi kendi kendimize bulmamız ve ardından yok etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.


Hal ve Gidiş Sıfır / Jean Vigo

FERDA KESKİN

Disipline direnmek, insanın bedenini Talime, ruhunu Terbiyeye tabi kılan, Talimli bedeni Terbiyeli ruha tıkan ve modern felsefenin bir türlü açıklayamadığı ruh-beden etkileşimini devasa bir üretim alanı olarak tasarlanmış bir dünyada üretim ve yeniden üretim gücü olarak kuran her tür düzene karşı koymaktır. Ne çalışmak özgürleştirir ne de emek insan özünün somutlaşmış halidir. Aylaklıksa talep edilecek bir “hak” değil, disiplini değilleyerek başlayan bir direniş pratiğidir. Disiplin önce orduda icat edilip oradan ev, okul ve hayatın geri kalanına sirayet etmiş olabilir, ama bu direnişin de aynı sırayı takip etmek zorunda olduğu anlamına gelmez. Tam tersi, direniş her yerde ortaya çıkacak, ne kadar beklenmediği yerden patlarsa o kadar etkili olacaktır.

Okul, tıpkı modernitenin diğer büyük kurumları gibi, disiplini iki düzlemde kurar ve uygular: bireysel ve kolektif. Sınıfta toplar, sıraya dizer, kazandırdığı beceriden imtihan eder ve mutlak itaat ister. Direniş de aynı iki düzlemden gelir. Hal ve Gidiş Sıfır’daki “genç şeytanlar” tatil dönüşü trende, gece yatakhanede, gündüz sınıfta, sokakta ve yemekhanede direniş halindedir. Hal ve gidişten sıfır, oradan da hafta sonu cezasıyla kırılmak istenen bireysel direniş, yastık kavgasında kolektif bir devrime dönüşür. Ama kuklalar ve üniformalardan müteşekkil düzenin sembolü olan resmi bayram kutlamalarını şiddet yoluyla sabote etmeye varan bu devrimin amacı eski düzenin yerine bir yenisini koymak değil, “cüce” iktidara kıçını dönüp sonsuza uzanmaktır.


5 Nolu Cezaevi / Çayan Demirel

AHMET GÜRATA

Adorno, Auschwitz’de yaşananlardan sonra şiir yazılamayacağını söylerken, travma karşısında ‘temsilin’ sınırlılığına dikkat çekiyordu. Tanıklık edilen bir vahşetin, edebiyatın ya da sinemanın diline nasıl aktarılabileceği sorusu üzerinde özenle durulması gereken bir konu. Hele de bu şiddetin üzeri resmi tarih tarafından örtülmeye, tarihin karanlık sayfalarına gömülmeye çalışılmışsa.

1980-84 yılları arasında 32 kişinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın sakat bırakıldığı Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları ele alan 5 nolu Cezaevi, bu sorgulamayı merkezine alan bir belgesel. Çayan Demirel, filminde birinci el tanıklıklara başvurarak, anlatılması ve yüzleşilmesi zorlu olanı başarıyla sinemaya aktarıyor. Yaşananların bu metin tanıklar üzerinde bıraktığı izler, yüz çizgilerinde, ses tonlarında ve jestlerde kendini gösteriyor. Kimi zamansa, artık söz bitiyor, yerini yutkunma, suskunluk ya da gözyaşı alıyor. İşte o zaman, bir güvercin sürüsü havalanıyor, karlı dağlar görünüyor ya da acı bir türkü duyuluyor. Bütün bunlar belki de yaraya bir parça merhem oluyor.

5 nolu Cezaevi’nin başarısı, anlatılması ve gösterilmesi zor olanı sinema diline dönüştürebilmesinde yatıyor. İnsansız doğa manzaraları, duvardaki gölgeler, çizimler, uzun koridorlarıyla bir hayalet evi andıran boş cezaevi ve ağıtlar... Hepsi, dile getirilmeyeni aktarmaya yardımcı oluyor. Bu gaip görüntüler aracılığıyla, ülkenin yakın tarihinin ‘utanç’ anlarıyla yüzleşiyoruz. Toplumsal bellek, arşiv görüntülerinde ve anlatılanlarda olduğu kadar, farklı görüntüler aracılığıyla sezdirilenlerde ifadesini buluyor.

Filmin dikkatimizi çektiği bir diğer önemli nokta ise, yüzleşme ve hesap sormanın hiçbir zaman geçmeyecek olan güncelliği.


Evet Efendim / Chris Smith, Dan Ollman, Sarah Price

KEREM ÜNÜVARThe Yes Men topluluğu/arkadaş grubu/kolektifinin hazırladığı film, Dünya Ticaret Örgütü’nün faaliyetlerini eleştirmek üzere hazırladıkları internet sitesi nedeniyle, Dünya Ticaret Örgütü sanılarak toplantılara davet edilmeye başlanan bir grup aktivistin hikâyesini anlatıyor. DTÖ “adına”, çeşitli çalışma ve ticaret koşullarıyla ilgili “sunumlar” hazırlayan bu grup, katıldıkları uluslararası toplantılarda işçilerin üretim sürecinde sürekli denetlenebilmesi için çip takılması, re-burger uygulaması ile yoksul ülkelerde daha ucuza yemek satılabilmesi gibi “öneriler” sunuyorlar dinleyicilerine. Şirket yöneticileri, ekonomi bürokratları can kulağı ile dinliyorlar anlatılanları; ünlü dergiler bu sunumlara dair haberler yayınlıyor. “DTÖ’den yeni araçlar, yeni çözümler” formunda sunuluyor hepsi.

Milyarlarca insanın hayatını, sadece rakamların “evrensel” diliyle, basit bir matematik hesabına indirgersek ne olur? Grafikler, powerpoint sunumlar ve istatistiklerle, insanların en basit ihtiyaçlarının, en akla ziyan önerilerle, kağıt üzerinde çözülebileceğine inanırsak başımıza neler gelir? Bu tür bir bilgi aktarımını, uluslararası bir kurum olarak ve söylediklerimizin en rasyonel çözümleri sunduğu özgüveni ile yaparsak, kimleri kendimize inandırabiliriz?

Evet Efendim bu soruları peşpeşe diziyor. Karar alıp, uygulama yetkisine sahip olanların sahte- DTÖ önerilerine nasıl inandığını, alkışladığını, anlatılanları nasıl yadırgamadığını gösteriyor: Her şeye kadir, her şeyin en doğrusunu bilen kurumların varlığına inanmak hâlâ çok kolay; oysa bir saçmalığı dinlediğinizi hissedip, yadırgadığınızı söylemek bu ideolojik muhasara altında daha zor! Evet Efendim’de gösterildiği gibi aslında o kadar da zor değil!


Yes Men Dünyayı Kurtarıyor / Andy Bichlbaum, Mike Bonanno

NADİR ÖPERLİ

Yes Men Dünyayı Kurtarıyor misyonlarını “kimlik düzeltmek” olarak tanımlayan aktivist grup ‘Yes Men’in sıra dışı eylemlerini konu alıyor. Mike Bonanno ile Andy Bichlbaum’un başını çektikleri bu eylemlerin ortak özelliği, dev şirket ve kuruluşlara karşı olmaları. Yes Men’in eylemleri için çok net bir yol haritası var: Önce hedef aldıkları kuruluşa aitmiş gibi gözüken bir internet sitesi kuruyorlar. Ardından bu internet sitesi aracılığıyla konferans, televizyon programı ya da basın toplantısı gibi bir etkinliğe davet edilmeyi bekliyorlar. Ve son olarak, bu etkinliğe katılarak, temsilcisi gibi davrandıkları kuruluşun foyasını açığa çıkarıyorlar. Yes Men’in eylemleri basit bir karşı çıkışı dile getirmenin ötesinde, mevcut duruma müdahil olmayı da içeriyor. Örneğin, grubun Dow Kimya’ya karşı gerçekleştirdiği bir eylem, şirketin borsada 2 milyar dolar değer kaybetmesine yol açacak kadar etkili. Yes Men’in temelde kimlik değiştirme ve parodiye dayanan bu eylemleri, sermayenin şekle ve prosedürlere sıkı sıkıya bağımlı, kırılgan yapısını ortaya çıkarması açısından oldukça önemli. Zira Bonanno ve Bichlbaum’un anlattıkları ya da yaptıkları şeyler ne kadar saçma olursa olsun, yönetici kimliğine bürünmüş olmaları, hitap ettikleri kitle tarafından ciddiye alınmaları için yeterli oluyor. Eylemlerinin içerdiği ve bizi izleyici koltuğunda şok eden mizah, eylemlerin gerçekleştirildiği konferans salonunun kurumsal donukluğunda, olsa olsa soğuk duş etkisi yaratan bir güvenlik açığı olarak algılanıyor. Bu da, Yes Men Dünyayı Kurtarıyor’u bir dizi eylem kaydı olmaktan çıkarıyor ve belgesele Yes Men’in eylemlerinin asıl hedefledikleri kitleyle buluşmasını sağlayan bir aracı olma işlevi yüklüyor.


z32 / Avi Mograbi

ELEKTRA KOSTOPOULOU

İsrailli sinemacı Avi Mograbi’nin belgesel filmi Z32, İsrail’in Filistin’deki politikasına doğrudan ve net bir eleştiri yöneltiyor. Yönetmenin eserlerinin çoğu gibi bu belgesel de konuyu muğlaklaştırmaksızın oldukça deneysel bir biçem sergiliyor. Genç bir İsrail askeri olan ana karakter, kendini gelişigüzel olduğu kadar şoke edici bir biçimde tanıtıyor. Hasbelkader yanlış zamanda yanlış yerde bulunan birkaç Filistinli polise karşı düzenlenen bir intikam harekatına katılmasıyla ilgili deneyimlerini bizimle paylaşıyor. Başta maskeli ve kimliksiz birçok kişiden biriyken giderek kameranın önünde kimliğini açık etmeye başlıyor. Bir birey haline geliyor. Sıradan, bildik, hatta başta sevimli. Harekatı “lunaparka bir gezi” şeklinde tanımladığında bizi kışkırtmaya çalışmıyor. Öldürmeler konusundaki gerçek hislerini kız arkadaşına aktarırken çok rahat görünüyor. “Bedenim bir robot gibi ve… bu heyecan verici.” Sevgilisinin olumsuz tepkileri karşısında şaşırıyor, zira kendini katiyen sorumlu hissetmiyor. Ne de olsa o sadece emirlere uymuş! “Yavrum, sen bana katil mi diyorsun?” derken insanı afallatacak kadar saf.

Kubrik’in klasik Full Metal Jacket filminde olduğu gibi Avi Mograbi de sıradan insanların onları fark ettirmeden katillere dönüştüren politikalar karşısındaki hikâyesini anlatmayı deniyor. Ancak Full Metal Jacket meseleyi kişiselleştirmemeyi ustaca becerirken, Mograbi’nin anlatımı tam da içerdiği samimiyet nedeniyle oldukça ilgi çekici. Ne de olsa o, kendi ülkesinin bildik mitlerini sarsmaya, herhangi bir gerekçe veya bahaneye yer bırakmayan olay ve verilere odaklanmaya cüret eden İsrailli bir sinemacı. Bu bakımdan Avi Mograbi kulak verilmeyi hak eden cesur bir siyasi tespitte bulunuyor.


Burası İngiltere / Shane Meadows

MURAT PAKER

Burası İngiltere, 1983’te Thatcher’ın başbakanlığı sırasında, Arjantin’le Falkland Adaları savaşına girmiş olan İngiltere’de geçiyor. Film, bir dönem çeşitli Avrupa ülkelerinin gençliği üzerinde etkili olan dazlak (skinhead) alt-kültürünün ırkçı-milliyetçi hareketlere nasıl eklemlendiğini ustaca anlatıyor. Bütün ayrımcı ideolojiler gibi ırkçılık-milliyetçilik de katı ve keskin biz-onlar (ötekiler) ayrımına dayanır. Biz, mistifikasyona tabi tutulup idealleştirilir ve yekpare olması talep edilir. Ötekiler ise aşağılanır, bir nefret nesnesine dönüştürülür ve giderek düşmanlaştırılır. Böylesi bir denklemde ötekine karşı uygulanan sembolik şiddet (aşağılama) işin doğası gereği hep vardır. Tehdit algısı yoğunlaştıkça sembolik şiddetten fiziksel şiddete de kolayca geçilir. Irkçı-milliyetçi ideolojiler, son kertede egemen kapitalizmi pekiştirici bir rol oynasalar da yaygın kitlesel desteklerini toplumların görece yoksullaşma ve yoksunlaşma yolunda olan kesimlerinden alırlar. Bu ideolojiler, yoksullaşma ve yoksunlaşmaya içkin olan mağduriyetler çerçevesinde mevcut/sıradan biz-onlar ayrımlarını yeniden formatlayarak ve keskinleştirerek alabildiğine istismar ederler. Bu sayede faşist-milliyetçi hareketlere katılan yoksullar ve yoksunlar, öfkelerini mevcut durumlarının gerçek müsebbibi olan egemen düzene değil de, bu hareketler tarafından bir tür günah keçisi olarak kodlanan ötekilere yöneltirler. Bu hareketler, ötekileri kendileriyle eşdeğer insanlar olarak görmeyi reddedip onlara şiddet uygulamayı meşrulaştırırlar ve uyguladıkları kıyıcı şiddet nedeniyle de kendileri insanlıktan çıkarlar. Modern insanlık tarihinin tanık olduğu kitlesel katliamların ve savaşların büyük çoğunluğunun nedeni bu ırkçı-milliyetçi hareketlerdir. Burası İngiltere’de de daha mikro ölçekte, bir grup insanın somut hayatları üzerinden bütün bu mekanizmaları ayırdetmek mümkün.


Burma VJ: Kapalı Bir Ülkeden Haberler / Anders Østergaard

HALİL NALÇAOĞLU

Askerî rejimler gerçeğe direnir. Ama aynı zamanda gerçeği üretirler. En saf haliyle, katkısız insan gerçeğini. Burma VJ’de “bizim ülkemiz dünyanın geri kalanından farklı” sözünü işitiyoruz bir noktada.

Bu hem bir hakikati anlatıyor hem de kendini yanlışlıyor.

Bu ifade, baskı altındaki bütün toplumların ortak sloganı gibidir. Sokakta gösteri yaparak rejime direnen insanların yüz ifadelerine baktığınızda, İspanya’nın, Arjantin’in, Şili’nin, Polonya’nın ve kendi geçmişinizin derin izlerine rastlarsınız. Bu izler, gurur ve özgürlük duygusu ile korku ve dehşetin tekinsiz alaşımını içerir. Nefes aldırmayan bir rejim insanları sindirir, korkaklaştırır ve tek başına hissettirir. Ama aynı zamanda başları dikleştirir, insanları kahramanlaştırır ve dayanışmayı ateşler. Silahların gölgesinde boy gösteren sokak gösterilerinin baş aktörü işte bu gerçektir. Burma VJ, hiç kuşkusuz, çok gerçek bir film; belgesel öğeler içerdiği için değil. Tetiğin düşmesine ramak kalan o anı bir belgesel anlatamaz. Zira o an, belge ve kurgunun gerçek potasında eriyip tek bir insanlık durumuna dönüştüğü maddeden yapılmıştır. Bu anlamda Burma VJ, yalnızca 2007 ayaklanmasının değil, Burma’nın aynı maddeden mamul tüm geçmiş gerçekleri ve diğer tüm benzer gerçekler için seyredilebilir. Sokakları turuncu renge boyayan Budist rahiplerin direnişleri, bir İngiliz sömürgesi olarak gözaltına alınan Burma’yı da anlatıyor, 1962 yılında askerî darbeye maruz kalan Burmayı da, 2007 direnişini de.

Dünyanın neresinde olursa olsun askerî rejimler birbirine benzer. Burma VJ, silahın esir aldığı kamerayı, kameranın deşifre ettiği silahı anlatıyor. Olup bitenleri bir yerlerden hatırlıyorsunuz. Bizim ülkemiz dünyanın geri kalanından hiç de farklı değil.


Denizin Sessizliği / Jean-Pierre Melville

LEVENT YILMAZ

Her şeyden önce, Le Silence de la Mer bir roman. Vercors’un romanı: Türkçesi de var. Zaten filmin başında nefis bir kare var ve orada kitabın kendisini de görüyoruz. İyi de, niye bu roman böyle efsaneleşmiş ve Melville bu efsaneden bu filmi çekmiş?

Vercors adı verilen Jean Bruller yüzyıl başında doğuyor Paris’te. Mühendislik öğrenimi, hayat gailesi derken bu anti-militer, barışçı illüstratör askere alınıyor. Tabii kaçacak. Kaçacak ve direnişe katılacak. Direnişte kendine seçtiği mahlas Vercors. Koca, sarp bir kaya kütlesinin ismi. 1941’de Pierre de Lescure ile Editions de Minuit’yi kuracak ve Denizin Sessizliği 1942 yılında bu yıldızlı logosunu kendisinin çizdiği bu yayınevinden çıkacak.

Günler geceler boyu. Günler geceler boyu susmak. Sadece susmak. Başka bir şey yapamamak. Vercors’un romanından çekilen film susmak, konuşmamak üzerine. Amca ve yeğen yalnız yaşadıkları dünyada, işgal sırasında ne bilsinler bir Nazi subayının gelip evlerine yerleşeceğini? Yerleşip hayatını anlatacağını? O evdeki varlığının “Arendt”in dediği gibi “sıradan kötülüğün” bir sonucu olduğunun farkına varacağını?

Konuşmayanlar karşısında kıyasıya öfkelenir iktidar: Konuşturmak ister. Bir cevap, bir ilişki ister. Kendisinin ciddiye alındığını görmek ister: Karşı çıkılsın ister ki ezebilsin. Susmak öfkelendirir. Susmayı anlayabilmeyi başaran Alman, Vercors’un insana olan inancını mı anlatıyor? Yoksa değil mi, zorla konuşturmaya çalışmaz mıydı? Varlığının oradaki varlığının fazla olduğunu bilmese derinden, dayamaz mıydı silahı? Denizin Sessizliği’ni acımasız kılan suskunluk elbette ama bu suskunluğu anlayabilecek kadar da onu o eve getirmiş olan “sıradan kötülüğün” farkında olabilen Alman. Onu savaş olmasa sevebilirdiler bile.


Ekmek ve Güller / Ken Loach

ASLI ODMAN

Ken Loach’ın Ekmek ve Güller filmini seyredin! Araya bir beyazperde girince, gündelik hayatta “envai üniformanın görünmez kıldığını görmek” daha kolay oluyor.

Daha az renkli, daha az Meksikalı, daha az hızlısını yarın ilk girdiğiniz devlet dairesinde, üniversite tuvaletinde, mahalle sokağında göreceksiniz. Meksika’dan Los Angeles’e gözünü karartıp çalışmaya gelenin adı Rosa değil de, İstanbul Unkapanı’nda oturan Siirtli Gülşen olacak. “Supervizor” kraldan çok kralcı Perez, onun memleketlisi olacak ve taşeron şirketin adı da “Angels” değil,

“İstantemizbul Temizlik, Taşıma ve Ticaret Şirketi”… Belki binbir taşeron şirkete dağılmış olan temizlik ve sair büro işçilerini örgütlemeye çalışan Tez-Koop-İş’in örgütleme uzmanı, bu kadar beyaz, Anglosakson ve yakışıklı olmayabilir, ama işçi örgütlenmelerine müdahale eden polisler ve teknik donanımlarının kültürleri aşan bir türdeşlik gösterdiğini fark edeceksiniz. Kırk milyonun sigortasız

olduğunu söylüyor sendikacı Sam, yirmi milyonun yarısının sigortasız olduğunu söyleyecektir bizim Rabia. Tüm bu basit somut gerçekleri, hayat sağduyusu ile bildiklerimizi “unutmak içinse, neden okuyacaksın ki?” diye sorar Rosa, soracaktır Gülşen.

Sömürüye karşı olmak için, önce sömürünün içinde olduğunun farkına varmak lazım. Sömürü “kötü başkalarının uzaklarda yaptıkları” değil. Her taşeronun bir ana işvereni, bu ana işverenin bir holdingi, bu holdingin bir sosyal sorumluluk projesi, her korkunun ardında bir baskı, her ispiyon etmek zorunda kalan çalışanın arkasında bir ezeni var. “Aşıklar olmadan aşk olmaz” demiş, güzel bir tarihçi. “Sömürenler olmadan sömürü olmaz” diye ekleyelim. Sömürü “faili meçhul” değil, fakat makyajlı. Sömürmeyelim, sömürtmeyelim, sömürüye ‘seyirci kalmayalım’; bu filme olduğumuz gibi.