Anasayfa > Güncel Yazılar > Kutlu Doğum Haftası Açılımı: CHP'nin Toplumsal Hafıza ile İmtihanı

Kutlu Doğum Haftası Açılımı: CHP'nin Toplumsal Hafıza ile İmtihanı

Gökçen Başaran İnce

02 Mayıs 2010

“Kutlu Doğum”, 90’ların başından itibaren, “bastırılanın geri dönüşü”nü hatırlatırcasına, İslamcı/dindar/muhafazakâr hafızanın önemli ritüellerinden biri oldu. İslami kimliğin kamusal alanda görünürlüğünü pekiştiren ve uzun yıllar kenarda bırakılmışlığının “rövanşı” niteliğine bürünen bu ritüel, karşı-hafızaların da konumlanma ve kendini tanımlama biçimlerini belirledi. Bir anlamda, geçmişin farklı temsillerinin kamusal alanda “yarışma”sının ilk aşamalarından biri oldu bu kutlamalar.

Kutlu Doğum Haftası ve diğer “çevre” ritüelleri Türkiye toplumunun, kökleri yakın tarihte yatan geçmiş travmasına bağlamak mümkün. Erken dönem modernist milliyetçiliğinin dayattığı “yekpare” toplum modeli, yerel hafızaların keskin biçimde bastırılmasına, tabir-i caizse pandora’nın kutusunun kapatılmasına neden oldu. Oysa Cumhuriyet’in otoriter erken döneminin hemen ardından, DP ile yaşanan kısmi “hafıza çoğullaşması” döneminde, geçmişle barışmanın ve onu hatırlamanın farklı yolları keşfedilmeye başlanmıştı bile. Örneğin çoğunun 1980’lerde gündeme getirilmeye başlandığını sandığı İstanbul’un fethi kutlamaları, cılız etkinliklerle de olsa 1950’lerde “500.üncü Fetih Yıldönümü” nedeniyle gündeme gelmişti. Son Telgraf Gazetesi’nin verdiği habere göre, kentin fetih kutlamaları beş yüz kişilik koronun vereceği konser ve “san’at kıymeti haiz eserler”le kutlanacaktı. “Koronun beş yüz kişiden ibaret olması, 500üncü yılı, 500 münevver gencin temsil etmesi”ydi. [1]

1950’ler resmi ve gayri resmi düzeyde Osmanlı ve İslam geçmişi ile bağın yeniden tesis edildiği bir dönem oldu. Resmi otoritenin attığı adımlar sembolikti: Cumhuriyet bayramı törenlerinde akıncılar ve mehteran bölüğünün geçmeye başlaması. Gazetelerde ise padişahların hayatlarının, Hac-ül Ekber’in, çeşitli kandillerin yazı dizisi halinde neşredilmesi, ilk bu yıllarda ortaya çıktı. Bu dönem aynı zamanda Cumhuriyet’i yerelleştirmenin ve “ana anlatı” ile bağ kurmanın örneklerini sergiledi. Örneğin yine bir gazete haberinde Mevlidi Nebevi [Mevlid Kandili] ile Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının çakışması öne çıkarılıyor ve “iki büyük bayramın bir araya gelmesi aziz milletimizi mesut ve bahtiyar ediyor” deniyordu.[2]

Toplumsal hafızada bastırılanın bu şekilde geri dönüşünün o yıllarda da belli kesimlerden tepki çektiği muhakkak. Örneğin, Cumhuriyet’in otuzuncu yılında Cumhuriyet gazetesinde gençlere ayrılan bir bölümde İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Genel Sekreteri şunları söylüyordu: “(…) Cumhuriyet denince akla hemen devrimler gelir. Menfaatleri bakımından beğenmedikleri bu devrimlerin karşısına bir kütlenin, fakat şuursuz bir kütlenin çıktığını esefle görüyoruz. Bu kütleyi de tek bir isimle isimlendirebiliriz: Mürteciler. Peşinen söyleyelim ki, bu memlekette mürteciler sureti kat’iyede barınamazlar. Burası Atatürk Türkiyesidir, devrimler Türkiyesidir. Mürteciler şuursuz bir kütledir, çünkü cahildirler, ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını bilmemektedirler. 1 veya 2 kişinin, kendi menfaatlerini tahakkuk ettirmek için kandırdıkları bir kütledirler(…).”[3]

Dolayısıyla erken dönemden günümüze kolektif hafızası zayıf, sosyal hafızası güçlü bir toplum olduğumuz söylenebilir. Kolektif hafızayı kabaca “birlikte hatırladığımız/bize hatırlatılan geçmiş bilgisi” olarak formüle edebiliriz. Bu anlamda geçmişteki olayları birlikte yaşamamız şart değildir; geçmişe dair sahip olunan ortak imaj kolektif hafızayı oluşturur. Basit bir örnekle; günümüzde “Çanakkale Zaferi”nin İslamcı, Atatürkçü, komünist, birbirinden farklı yorumlarına rastlamak mümkün. Ancak tek başına Çanakkale Zaferi kolektif hafızamızın bir parçası, sosyal hafızadaki farklı konumlanış biçimlerine karşın, ortak geçmişin ortak bir parçası olmayı sürdürmekte. Sosyal hafıza ise ‘bir kuşaktan diğerine aktarılan cemaat algıları, tutum ve davranışlar, değer ve kurumlara’ tekabül eder.[4] Dolayısıyla “grup/cemaat/karşı/mikro” hafızaları kapsayıcı bir yanı vardır. Bu bağlamda toplumsal yapı karmaşıklaştıkça, kolektif hafıza sınırlanır. [5] Hafıza kavramsallaştırmaları farklılaşsa da, temelde aynı olan hafızanın dolayımsal (mediated) karakteridir. Geçmiş temsilleri kolektif hafızada kültürel ve sosyal yapıntılar (artefact) aracılığıyla demirlenir. Bu temsillerin mecraı, bireyin ait olduğu sosyal gruplar olabildiği gibi, kitle iletişim araçları, ders kitapları, müzeler, bayraklar, anıtlar, anma törenleri vb. geçmişin sabitlendiği ve kendini hatırlattığı alanlar da olabilir. Ritüeller de geçmişi şimdiye bağlamanın ve grubun kimliğini pekiştirmenin önemli araçlarındandır. Tekrara dayalı performatif nitelikleriyle, hafızayı diri tutma gibi bir işleve sahiptirler.

Erken dönemdeki örneklerine karşın, toplumumuzda yaşanan hafıza patlaması, ya da retro-mania’nın asıl 1990’lara denk geldiğini belirtmek gerekir. Refah Partisi iktidarının “karşı-hafıza”yı ete kemiğe bürümesi ile konumlar ve saflar belirlenmiş, bu duruma aynı zamanda geçmiş obsesyonunun ayrılmaz parçası olan “ritüel patlaması” eklenmiştir.[6] Örneğin, 1989’da kitleselleştirilen “Kutlu Doğum Haftası”na karşı, 2006’da Atatürk’ün 125.doğum yılını kutlayan “ Mutlu Doğum Haftası” etkinlikleri yapıldı. 1980’lerden 1990’ların sonuna kadar yine bir dizi ritüel daha, resmi ya da gayri resmi düzeyde “icad” edildi: Türk Devletleri ve Toplulukları Kurultayı (1996’dan beri), Söğüt Şenlikleri (Ertuğrul Gazi’yi Anma ve Söğüt Şenlikleri, Eylül ayı), Gaziler Günü (1983’den beri, 19 Eylül), Ankara’nın Başkent Oluşu Kutlamaları (13 Ekim), İstiklal Marşı’nın Kabülü (12 Mart), Şehitler Günü (18 Mart), Lozan’ı Anma Etkinlikleri (24 Temmuz), İsmet inönü’nün Ölüm Yıldönümü etkinlikleri (25 Aralık), Sarıkamış Olayları (24 Aralık), Mevlana Haftası (2-9 Aralık) Ahilik Haftası (Ekim’in ikinci haftası), Nevruz Bayramı (21 Mart), Camiler Haftası (Ekim Ayının birinci haftası), Türk Büyükleri Günü (29 Mayıs) vs.

Dönemlerinden de görüldüğü üzere, politik ve güncel sorunlar arttıkça, toplumsal hafıza krizi derinleşmekte; kriz dönemleri kimlik sorunlarını açığa çıkardıkça, hafıza siyaseti artmakta, kimliğin meşruiyetini tesis için nirengi noktası olarak geçmiş seçilmektedir. Bu bağlamda, Licata, Klein ve Gelly, kolektif hafızanın toplum ve bireyler için işlevlerini dört temel saptamayla açıklamakta: kimlik tanımlama, kimlik yüceltme, grup eylemlerini meşrulaştırma ve grubun harekete geçirilmesi (kolektif mobilizasyon). Buna göre kimlik tanımlarken, kolektif hafıza grup üyelerine kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini söyleyen öyküler sunar. Bu öyküler, genelde iç grubu yüceltirken, dış grubu ötekileştirir. Başarılar öne çıkarılır, etik dışı, olumsuz eylemler, hatalar ise örtülür. Böylece özsaygı korunmaya çalışılır. Mevcut norm ve kriterlere uygun bir geçmişin seçimi, andaki eylemleri de haklı gösterir. Geçmiş, aynı zamanda, bir topluluğu harekete geçiren en önemli kaynaklardandır zira kimliksel taleplerin yer aldığı söylemlerde, geçmişe referanslar etkili bir retorik biçimi olarak işler.[7]

Kimlik inşasında geçmişi referans almak kaçınılmaz gözükmekte. Ancak ülkemizde kimlik siyaseti arttıkça, yüzünü geleceğe dönmüş politik bir toplumun tesisinden çok, meşruiyeti ve varlık nedenini geçmişte arayan cemaatler ortaya çıkmakta. Toplumsal hafızanın kara delikleri ile yüzleşme dahi, yurttaşlığın tesisi yerine, cemaat yapılarının güçlenerek politik pozisyonların akıl ve müzakere temelinden, çatışma ve inkâr noktasına varmasına neden olmakta. Siyasetçilerin politik projeleri dahi etnisite ve kimlik sorunları içinde soğurmasının nedeni bu. Oysa geçmiş ile yüzleşme, geçmişte yaşanmış insan hakkı ihlallerini ortaya çıkarma, kabul etme ve özür dileme politik bir eylemdir ve mağdurların hakkı da cemaat hakkı değil, insan hakkıdır.

BAYKAL, HANGİ HAFIZA İLE BARIŞTI?

“Kutlu Doğum”, yıllarca İslamcı/dindar hafızanın kendini tanımlama ve geçmişle ilişki kurma sürecinde önemli ritüellerden biri oldu. Etkinliklerin 1980 sonrası gelişen Türk-İslam sentezcisi devlet modelinin bir eseri olduğunu söylemek mümkün. Nitekim törenler, 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yarı-resmi organı Türkiye Diyanet Vakfı tarafından başlatılmış. Bu yönüyle resmi devlet söyleminden farklı, “muhalif” bir çizgisi yok törenlerin. TDV Genel Müdürü Mehmet Kervancı, kendisi ile yapılmış bir mülakatta törenlerin ortaya çıkışı ve amacıyla ilgili şunları söylüyor: “(…)Kutlu Doğum Haftası, milletimizin arzusu ve tarihi geleneği üzerine canlandırılmıştır (…) İlk sene sadece Ankara’da başlayan kutlama programları, bugün artık bütün Türkiye’ye, Türk dünyasına, Balkanlar’a, Kıbrıs’a ve Batı Avrupa ülkelerine yayılmış durumdadır. Milletimizin geniş alakasına mazhar olan Kutlu Doğum Haftaları, bilim, bilgi, kültür, sanat faaliyetleriyle dolu birer şölen haline gelmiştir. Her yıl değişik konularda özellikle Türk cumhuriyetleri, Balkanlar ve Türk Topluluklarına yönelik Peygamber sevgisi, vatan ve millet sevgisi konularında düzenlenen şiir yarışmaları neticesinde edebiyatımıza yeni eserler kazandırılmıştır (…)Kutlu Doğum Haftası’nı idrak etmekteki gayemizin, Yüce Peygamber Hz. Muhammed(s.a.s.)’in getirdiği yüce değerleri, evrensel prensipleri tüm insanlığa sunmak, bir barış ve hoşgörü ortamı oluşturmak olduğunu söylemiştik. Bu değerleri yalnızca Türk halkıyla paylaşmak elbetteki düşünülemezdi. Bu değerlerin dalga dalga tüm insanlığa yayılması, insanlığın kardeşlik duygularıyla bir sevgi etrafında toplanması, bir sevgi ve hoşgörü ortamının oluşturulması ana hedefimizdi. Bu amaçla faaliyetlerimizi kademeli bir şekilde ve imkânlarımız ölçüsünde yurtdışına taşımaya başladık. Örneğin geçen sene Almanya, Amerika, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Danimarka, İsveç, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırım, Makedonya, Nahçıvan ve Türkmenistan’da Kutlu Doğum Haftası kutlandı. Özellikle yıllarca esaret altında kalmış Türk cumhuriyetlerindeki soydaşlarımızın, Hz. Muhammed’in doğum gününü kutlarken duydukları sevinci gözlerinde görmek, o duyguyu onlarla paylaşmak bizleri heyecanlandırmış ve büyük bir mutluluk vermiştir.”[8] Röportajda ayrıca Türk milletinin inançlı ve dindar olduğu vurgulanmaktadır. Ritüelin “kenar”da olduğunu düşündürten, ağırlıkla İslamcı/dindar ve yeni yeni de milliyetçi/muhafazakâr kitleler tarafından sahiplenilmiş olmasıdır. TDV’nın resmi sitesinde daha ihtiyatlı ifadelerin kullanıldığını belirtmek gerekir: “Türkiye Diyanet Vakfı 1989 yılından bu yana her yıl Peygamberimizin doğum yıldönümünü "Kutlu Doğum Haftası" adı altında çeşitli etkinliklerle kutlamayı bir gelenek haline getirmiştir. Bu amaçla yurt içinde ve yurt dışında her yıl düzenlenen binlerce etkinlikte Hz. Peygamberin getirdiği, insanların mutluluğuna yönelik evrensel mesajı, bilimin ışığında tüm yönleriyle anlatılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı ile koordineli olarak yürütülen Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, bütün il ve ilçe şubelerimiz ile müftülüklerimizin iştirakiyle yapılan sosyal ve kültürel etkinliklerle tabana kadar yayılmış durumdadır. Ülke genelinde yürütülen Kutlu Doğum Haftası uygulamalarımız, Peygamber ve O’nun sevgisi etrafında yeniden birleşme ve kaynaşmaya vesile olduğu kadar, birlikte aynı havayı teneffüs ederek topluca gönlümüzün tazelenmesine, ruhî arınmaya da vesile olmaktadır.[9]

Kutlu Doğum Haftası, “resmi hafıza”dan neş’et etmişliğine karşın, dini duyarlılıkları olan cemaatlerin yollarının kesişmesi ve aidiyet duygularının güçlenmesinde ve İslam’ın merkezce bastırılmış sosyal hafızasının inşasında cemaat bağlarını güçlendiren ve grubun kendini “Öteki”ne karşı konumlamasında etkin bir söylemsel strateji. Bu ritüelin toplumun bir bölümü tarafından ötelenmesi ve tepki görmesi, İslamcıların sosyal hafızasındaki “itilmişlik ve ötelenmişlik” duygusunu pekiştirmekte ve toplumda kendisini “laik” olarak tanımlayanların kuşku ve kaygılarını uyaran bir karşı-muhalif hafıza türü olarak konumlanmakta.

İslam ve muhafazakârlığın iktidara yürümesi ve yaşam tarzı olarak neoliberalizmle uzlaşması ile birlikte, bu törenlerin dili de çevreden merkeze taşındı. Bu senenin Kutlu Doğum Haftası’nı diğerlerinden farklı kılan gelişme ise, cemaatlere mesafesi ve laiklikle ilgili kaygıları ile bilinen Cumhuriyet Halk Partisi lideri Deniz Baykal’ın törene katılması ve dini bilgisini sergileyen bir konuşma yapmasıydı. Bu aynı zamanda CHP’nin kendi geleneği içerisindeki “karşı-hafıza ile uzlaşma” taktiğini tekrarlayan bir gelişmeydi. Nitekim 1940’larda Demokrat Parti’nin siyasal iktidara tek başına yürümesi riski ile birlikte, CHP katı laik politikalarını yumuşatmış, hatta kendi tabanından “karşı-devrim”e çanak tutmakla eleştirilmişti. Dolayısıyla CHP, yıllar önce tekrarladığı “çevreden merkeze yürüyen hafıza” ile barışma taktiğini bir kez daha yinelemiş oldu.

Baykal’ın “barıştığı” hafıza, %90’ı “Sünni Müslüman” bir ülkenin, Devlet’in Diyanet İşleri Başkanlığı’nca meşruiyeti tanınmış ve sistem tarafından oluşturulmuş ve muhalifliği sadece “eski merkezle” çatışmaktan gelen ve artık tüm gücüyle “iktidar” olan bir “resmi hafıza”. Burada AKP’nin “CHP dindarlara ve dindarlığa mesafeli” söylemini boşa çıkarmak gibi reel politik kaygıların yanı sıra, çatışmacı ve uzlaşmaz politik lider imajının silinmesi için de bu törenin bir fırsat olarak görüldüğü aşikâr. Yıllarca sistem dışına itilmişlerin, muhafazakâr ve dindarların eskiye kıyasla artık “iktidar” olan hafızasının, “sosyal demokrat” bir lider tarafından yıllar sonra da olsa tanınması kayda değer bir gelişme. Muhtemelen toplumsal barışımıza katkı koyan bir tarafı da var.

Ancak aynı Baykal’ın, acısı, travması ve hafızası “meşru” görülmeyenler için benzer bir hassasiyeti “şimdilik” gösterdiğini söylemek güç. Dersim konusunda, cılız itirazların varlığına karşın, Parti’nin söz birliği etmişçesine aldığı tavır, Güneydoğu’daki açık insan hakkı ihlallerini görmezden gelme ve “muktedirlerin iktidarı” konusundaki siyasal tavır, kenarda kalmışın politik hafızasının hala CHP için fazla bir önemi olmadığını gösteriyor. Kendisini “sol” olarak konumlayan bir Parti’nin, tüm iktidarı ve söylemsel gücüyle merkezde olan bir hafıza ile değil; hala bastırılmakta olan, travması ve yası her gün katlanan, adalet duygusu günden güne zayıflayan ve tüm bu hayal kırıklıkları içinde her gün daha da kimliğine sarılan ve “cemaatleşen” karşı-hafızalarla yüzleşmesi ve barışması beklenir.


[1] Son Telgraf Gazetesi, 30 Ekim 1952.

[2] Son Telgraf Gazetesi, 28 Ekim 1955. 1950’lerde Son Telgraf ve Milliyet gazetelerinde Refii Cevat Ulunay’ın yazıları İslam ve Cumhuriyet’i; diğer bir deyişle yerel ve evrenseli buluşturma çabasında olan yazılardı. Ulunay yazılarında İslam’ın Cumhuriyet’e karşı olmadığını söylüyor, bu iki kavramı uzlaştırmaya çabalıyordu: “(…) Cumhuriyet zaman inkılâbı ile kabul edilen bir rejim değildir. Pek eski zamanlarda dahi insanlar, saadeti, refahı bu rejimde bulmuşlar, onu tamamen tatbik etmek sayesinde medeniyetin şahikalarına yükselmişlerdir. Dünyanın en adil cumhuriyeti ‘İslam Cumhuriyeti’dir. Din ve devlet esaslarını kuran Peygamberimiz, kanunlar yapmış, fakat kendinden sonra halkı idare edecek şahsiyet hakkında hiçbir şey söylemeyerek onun intihabını milletin reyine bırakmıştır.(…) Cumhuriyet hem dini hem dünyevi bir rejimdir. Cumhuriyet milli olan her şeyin muhafızıdır.” Ulunay, “Cumhuriyet”, Milliyet Gazetesi, 29 Ekim 1955. Ulunay, 1924’te yurtdışına çıkarılan “yüzellilikler” listesindendi.

[3] Cumhuriyet, 29 Ekim 1953, 30.Yıl İlavesi. (Yazım hatası metnin orijinalinden)

[4] David Berliner, “The Abuses of Memory: Reflections on the Memory Boom in Anthropology”, Anthropological Quarterly, V:78, I:1, 2005, s.202.

[5] Elena Esposito, “Social Forgetting: A Systems-Theory Approach”, Media And Cultural Memory, (Ed.) Astrid Erll, Ansgar Nünning, Walter De Gruyter, Berlin, NY, 2008, s.183.

[6] Kuşkusuz hafıza patlamasının “pazarlama” ile de ilişkisi var. 1990’larda Atatürk imgesinin –rozet, resim, fotoğraf vs.- bu biçimde pazarlanmasına tanık olmuştuk. Neoliberalizmin geçmişi pazarlamasının Türkiye örneği için bkz; Esya Özyürek, Modernlik Nostaljisi, Çev: Ferit Burak Aydar, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008.

[7] Licata&Klein&Gelly, “Memoire des conflits, conflits de memoires: une approche psychosociale et philosophique du role de la memoire collective dans les processus de reconciliation intergroupe”, Social Science Information, V:46, I:4’ten aktaran Nuri Bilgin, “Geçmişin Araçsallaştırılması: Tarih ve Kolektif Bellek II”, Toplumsal Tarih, S:174, 2008, s.34-40.

[8]http://www.memocal.com/bgvh/kutludogumhaftasi.asp ve http://www.dersimiz.com/belirligun/bilgi.asp?id=277

[9]http://www.diyanetvakfi.org.tr/hakkimizda/hizmetler/yurtici/kulhizm.htm