Anasayfa > Güncel Yazılar > Obama'nın İlk Yılı

Obama'nın İlk Yılı

Christopher Newfield

17 Mayıs 2010

Barack Obama’nın seçimi kazanmasının açık nedenlerinden biri onun George W. Bush olmamasıydı. Bununla birlikte ne Hilary Clinton ne John Edwards, hatta baktığımızda, ne de John McCain Obama’dan bu konuda ayrılıyorlardı. Ancak ipi ilk göğüsleyen Obama oldu, çünkü o, Amerikan politikasının normal tarihsel akışında bir fasıla, bir kesinti gibi görüldü. Afrikalı-Amerikan oluşu önemliydi ama bu özelliği başlı başına bir dayanak olmaktan çok Obama’nın geçmişle bağını kesme kapasitesinin nişanesiydi. Eğer Siyah adam şimdi başkan olduysa, artık her şey mümkün olabilirdi.

Bir yıl sonra Obama zirveden düştü. Ona destek oyları durmadan düştü ve oyların şimdiki durumu, en iyi ihtimalle ortalama. Banka kurtarmaları ona pahalıya patladı. Sağlık reformu tasarısı ciddi tehlike içinde; üstüne üstlük, kabul edilse bile pek çok insanın sağlık harcamalarının yükünü azaltmayacak. Obama’nın dış politikası, özellikle Ortadoğu’da, kesinti şöyle dursun, Bush’un beğenilmeyen politikalarının bir devamı olmaya daha yakın. Afganistan’daki güçleri artırması, Pakistan’daki pilotsuz uçak saldırılarına yetki vermesi, Guantanamo’nun kullanımına devam edilmesi, gizli sorgulama uygulamalarının soruşturulmasının engellenmesi, çeşitli ülkelerde Backwater’ın özel askerlerinin varlığı – bunlar ve başka bir sürü olay, onu desteklemiş olanların umduklarına ters düşüyor. Obama’nın ekonomik canlanmaya katkısı çok küçük oldu ve ilk “State of the Union” konuşmasında askeri harcamalar dışındaki federal harcamaları dondurma çağrısı yapması, ikinci bir canlanma imkanını da ortadan kaldırdı. Öyleyse şunu kendimize sormamız kaçınılmaz oldu: “Obama gerçekten bu kadar düştü mü, eğer düştüyse, neden?

Benim cevabım: “Evet, Obama bu kadar düştü”. Nedenini açıklamaksa biraz daha uzun sürecek.

Bahsettiğimiz soru medyada epeyce soruluyor bugünlerde. Bazıları, kampanya yürütmekle hükümet yönetmenin farklı şeyler olduğundan ötürü Obama’nın popülerliğini yitirdiğini düşünüyor. Bu doğru, ama yüzeysel olarak. Elbette bazı şeyler için sözler vermek, onları gerçekleştirmekten daha kolaydır; genel bir vizyon çizmek, bazı seçmenleri dışlayan politika sınırlarını çizmekten daha kolaydır. Ancak bu daha önce yapıldı: Franklin D. Roosevelt, New Deal biçiminde seçim motiflerini yönetime katabilmişti. Bu dönemde, kampanya vizyonu olmaksızın hükümet yönetmeye kalkmak hükümetin düşüşüne neden olurdu. Dahası, seçmenlerin çoğu kampanya yürüten bir politikacı ile görev başındaki bir başkan arasındaki farkı bilir ve ağır giden ilerlemeye tahamül gösterebilir. Obama’nın yönetime geçişi, düşüşünün sadece bir kısmını açıklayabilir.[2]

Daha önce sorduğumuz soruya makul başka iki cevap şöyle verilebilir:

ABD “merkez-sağ” bir ülkedir. Obama gibi “merkez-sol”dan yönetmek isteyen birisinin, çoğunluk “manda”sına ve bunun ötesinde kongrede kahir çoğunluğa –örneğin 60 ya da daha fazla senatöre– ihtiyacı vardır.[3] Öte yandan, bu ülkeyi sağdan yönetmek için salt çoğunluk yetecektir. Dolayısıyla, Obama’nın politik görevi Bush’unkinden çok daha güçtür, başarısı da daha sınırlı kalacaktır.

Soruya verilebilecek ikinci cevap ise şöyle gelişiyor: Obama’nın kendisi merkez-sağ’dır. Bush basitçe sağ kanattı. Obama daha incelikli bir bileşime sahip. Obama, Amerikan silahlı kuvvetlerini, İslamcı militanlara karşı kullanmayı, militanların küskünlük nedenini ortadan kaldırmaktan daha fazla istiyor, oysa onların küskünlük nedeni Amerikan askerî gücünün sürekli kullanılması. Diğer bir taraftan, Obama’nın Kahire’de yaptığı, İslam geleneğini kucakladığı konuşmayı Bush asla yapamazdı. Obama ne pazarların kendi kendilerini yönettiğine ne de örneğin, hükümetin “pazar krizini” düzeltmesi gerektiğine inanıyor, ama pazarların ve şirketlerin ekonomik değerin yegane kaynağı olduğuna inancı tam. Bundan ötürü de merkez-sağda. Bir başka örnek: Eşcinsel sivil toplum örgütlerinden yana ama eşcinsel evliliklerine karşı. Dördüncü örnek: Kanada’dakine benzer bir uygulamayla, ulusal sağlık sigortasının tek kurumca sağlanmasını istediğini söylüyor ama getirdiği yasa teklifi herkesi, şu anda varolan özel sigortalardan sağlık sigortası satın almaya zorluyor. Onun bu karmaşık duruşlarının uzun bir listesi yapılabilir ve Obama’nın solcu ve ilerici olmadığı gösterilebilir; bundan ötürü merkezin solunda bulunan herkes, Obama konusunda hayal kırıklığına uğramaya mahkum.

Hemen eklememiz gereken iki nokta var. Bu açıklamaların her ikisi de makul olmakla birlikte birbirleriyle uyuşmuyor. Eğer ABD merkez-sağ bir ülkeyse ve Obama merkez-sağ bir politikacı ise, o zaman onun giderek açığa çıkan muhafazakarlığı, onun popülerliğini şu andaki gibi azaltmaz, onu daha popüler kılardı. Öyleyse bu iki makul açıklamadan biri hatalı.

İkinci noktaya gelince, bir olasılık, ne ülke ne de Obama, merkez-sağ ya da politik yelpazenin başka bir yerinde konumlanmıştır. Örneğin, ülkenin kahir çoğunluğu sağlıkta bir “halk oylaması” isterken, bu Washington’a fazla radikal gelmişti. Memleket akıcı, bölünmüş, hareketli, dinamik, ikna edilmeye müsait ve olumlu işlere karşılık vermeye hazır durumda. Dahası Obama sabit bir politik hareket hattı değil. O hiçbir zaman çok ilerici olmadı, ama fırsatlara ve ihtiyaçlara karşılık verebiliyordu. Asıl mesele daha derinde. Obama varolan politik tarihten bir kopuşu temsil ederek işe başladıysa da şimdilerde aynı politik tarih tarafından yutulmuş durumda. Birinci yılında Obama, sağa kaymaktan çok, varolan politik realiteden kopmakla halkın ne istediğini kavrayamadı. Bu yüzden bu kopuştan bahsetmek istiyorum.

Kasım 2008 seçimini, klasik Amerikan politik romantizminin yükselişi götürdü. Bundan kastım, daha iyi bir dünya vizyonunun Amerikan ulusunun içinde gerçekten vücut bulabileceği duygusudur. Böyle anlarda ABD daha yüksek bir sosyal varoluşun taşıyıcısı olur. Kimi zaman buna “umut” denir – Bill Clinton’ın doğduğu yere, Hope, Arkansas’a, “umut denen yer” diyerek yaptığı kelime oyununun gücünü hatırlayabiliriz. Obama ise “Yes We Can” sloganıyla umudun gerçek ruhuna daha da yaklaştı. Yakın geçmişin yozlaşmış politik tarihinden bu romantik kopuş anlarında dönüşmüş, paylaşılan ya da kollektif bir dünya mümkün hale gelir. Evet biz, bu aşkın toplumsal dünyaya birlikte girebiliriz – Obama için de çok önemli olan Afro-Amerikan Hristiyanlığı’nda bunun apaçık bir kaynağı vardır. Bu romantizm, Obama’nın otuz yaş altındaki seçmenlerin yaklaşık üçte ikisinin oylarını almasını sağladı. Bu romantizm, Obama’nın seçimlerdeki en önemli demografik kaymayı yaratmasına yardım etti: Üniversiteye gitmemiş genç beyaz seçmenler –“Reagan Demokratları” ve Bush Cumhuriyetçileri olan “mavi yakalı” işçiler– ebeveynlerinin yolundan ayrılıp McCain yerine Obama’ya oy verdiler. Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta, McCain’in bireysel deneyimleri ve görüşlerinin politik dünyada meşru görülecek olmasıdır. Bu görüşlerin devamı gelmeyebilir ancak bu deneyim ve görüşlerin sahibi yine de dünyanın tam ve zarar görmemiş bir üyesi olarak ele alınacaktır.

Öyleyse ABD politik romantizminin birkaç özelliği var: Bu milletin çok daha iyi bir dünya vücuda getirebileceğine inanıyor; ikinci olarak da bu dünyanın paylaşılan ya da halka ait bir dünya olduğuna. Bu romantizmin üçüncü özelliği de uygulamalara o kadar da takılmaması. Pek çok araştırma gösteriyor ki popüler politikacılar bu arzuların üzerine yansıtılabileceği perdeler olarak kalabilmek için alabildiğine müphem kalmayı yeğliyorlar. Film yıldızlarına ya da ilk aşklara benziyorlar. Freud, “Aşk nesnesini haddinden fazla yüceltmektir” demişti. Bu, politika için de aynen geçerli; politik lider de kendisine yansıtılabilecek olasılıkları dışlamamalıdır. Bunu kampanya sırasında yapmak, iş başına geçince yapmaktan daha kolay ama Franklin D. Roosevelt gibi politikacılar daha yüce umutları kapsayıp dile getirmeyi sürdürerek bunu başardılar.

ABD politik romantizminin dördüncü özelliği meselenin asıl can damarı. Birdenbire mümkün hale geliveren daha iyi dünya öyle bir dünya ki içinde bireyin arzusu ile toplumsal yaşam arasında çatışma yok, birbirleriyle aynı çizgide buluşmuşlar, uzlaşmışlar. Bunun ilk baştaki anlamı ıstırabın sona ermesi tahayyülü – hükümetin olumsuz, baskıcı, saldırgan ya da şiddet içeren bir güç olma tutumunun kişiye çektirdiği ıstırabın son bulmasıdır. Korkutucu bir toplumsal dünyadan ötürü kişinin yaşadığı ıstırabın son bulmasının, Bush-karşıtı Amerikalıların Bush hakkındaki duygularının merkezî özelliğini oluşturduğu, tartışmaya açık olarak, kabul edilebilir. Sorun Bush’un çok fazla sağ kanat olması değildi, ülkenin dirlik düzenliğini bozmuş olmasıydı. Bush halkın değerleri ile ABD’nin görünür değerleri arasında düpedüz bir çelişki yarattı. İnsanları üzen bu çelişkiydi. Memleketin çoğunluğu sadece Bush’a tahammül etmekle kalmadı, ondan çok rahatsız oldu.

Buna iyi bir örnek, kendi ailemden verilebilinir. Ebeveynlerim New Deal demokratlarının klasik işçi sınıfı çocuklarıydı ve ailede ilk kez onlar üniversiteye gidebildiler. Babam tıp fakültesinde eğitimine devam etti. “Sessiz kuşak” olarak anılan pek çok beyaz gibi ekonomik olarak sınıf atlamalarına, politik olarak eşlik eden Eisenhower Cumhuriyetçiliği’ne geçiş oldu. 2000’de babam Bush’a oy vermişti. Kasım 2003’te, Irak işgalinden altı ay sonra, yemekteyken, söz siyasete gelince babam birden “Bush’tan nefret ediyorum” diye hiddetle bağırdı.

Şaşırdım ve “Neden baba? İstediğiniz gibi vergilerinizi düşürdü” dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Çünkü sebepsiz yere insanları öldürüyor.”

Bundan sonra işler artık eskisi gibi değildi. Babamın Bush’la da Cumhuriyetçi Parti’yle de işi kalmamıştı. 2004’te Demokrat aday Kerry’ye, 2008’de de Obama’ya oy verdi. Politik ıstırap diye adlandırabileceğim sürekli bir söylem geliştirdi – öyle bir durum ki kişi takibata uğramasa ya da ekonomik olarak zarar görmese de, devletin davranışıyla varoluşu ters düştüğü, karşı konulduğu, incitildiği için bir yabancılaşma durumu içerisindeydi.

Bunu ilk sorumuza, ABD’nin mi Obama’nın mı daha “merkez sağ” olduğu meselesine bağlayacağım. Obama’nın gerçek politik gücü Bush dönemiyle ilgisini kesme yetisi ve böylece politik ıstırabı dindirmesinden ileri geliyordu. Politik ıstırap politik yelpazenin tümünde hissediliyordu ve Obama’nın gücü, yalnızca Bush’un vahşi ormanında yıllarca dolanan küskün ilericilere hitap etmekle kalmadı, babam gibi muhafazakarların da ıstırabına son verdi. Bunun anlamı şudur: Obama’nın popülerliği merkez sağ olarak gözükme ve davranma yetisine dayanmayıp ülkenin ifade edilmeyen yaralı romantizmine hitap edebilmesine dayanmaktadır. Obama ütopik bir Amerika fantezisine değil, Birleşik Devletler denen ortak bir poliste kişisel arzunun gerçekleşebileceği, şiddetle bastırılmayacağı bir dünya kurma arzusuna hitap ediyordu. Obama insanları aldatmak için ilerici bir söylemle merkez sağ bir koalisyon kurmadı; ıstırap vermeyen ortak bir dünya tahayyül eden politik huzursuzların koalisyonunu sağladı.

Obama böyle büyük bir şeyi nasıl yapabildi? Obama’nın halkın yaşamını politik sistemle uzlaştırması ve böylelikle ortak yaşamı mümkün kılmasının sırrı çok basitti: o hakikati söylemeyi başardı.

Bu, Obama’nın kampanya konuşmalarında, özellikle de 2008 Mart’ında Philadelphia’da yaptığı konuşmada, onu öne geçiren faktördü. Bu konuşmada Pastor Jeremiah Wright’la ters düşmüştü ve bu derin bir rahatsızlık yaratmış olabilir. Ama konuşmanın özü, halkın önünde her zaman düşünceler ve ırk hakkındaki tutum hakkında hahakikati söylemekti.

“Ülkede çoğunlukla siyah halkın gittiği diğer kiliseler gibi [Wright’ın] Trinity Kilisesi de siyah topluluğun tümünü kapsamaktadır – doktorundan, refah devleti annesine, örnek öğrenciden eski çete üyesine kadar. Siyahların gittiği diğer kiliseler gibi Trinity’nin ayinleri de gürültülü kahkahalar ve kimi zaman açık saçık esprilerle doludur. Dans, el çırpma, çığlık atıp bağırışmalar alışkın olmayan kulaklara rahatsız edici gelebilir. Kilise, merhamet ve zulmü, parlak zeka ve şok edici cehaleti, mücadele ve başarıyı, sevgi ve, evet, acıyı, tek taraflılığı yani Amerika’daki siyahların yaşantısını kapsıyor.

Bu belki benim Wright’la rabıtamı açıklamaya yardım eder. O ne kadar kusurlu da olsa ailemden bir fert kadar yakındır bana. İnancımı pekiştirmiş, düğün törenimi yönetmiş, çocuklarımı vaftiz etmiştir. Onunla konuşmalarımda onun bir kez olsun etnik bir grup hakkında küçümseyerek konuştuğunu, yahut temas ettiği beyazlara nezaket ve saygı dışında bir tavırla yaklaştığını görüp işitmedim. Onun da bunca yıl hizmet ettiği topluluğun çelişkilerini –iyi ya da kötü– içinde taşıdığı ama asla dışa yansıtmadığı bir gerçektir.

Onu da kalbimden söküp çıkaramam, siyah topluluğu çıkaramayacağım gibi. Beyaz anneannemi inkar edemeyeceğim gibi – benim yetişmeme yardımcı olan, benim için üst üste fedakarlıklarda bulunan, bu dünyada sevdiği her şey kadar beni de seven ama bir defasında yolda yanından geçen siyah adamdan nasıl korktuğunu itiraf eden, bir çok kez beni titreten etnik, ırkçı klişeleri dillendiren anneannemi.

Bu insanlar benim bir parçam. Ve onlar sevdiğim bu ülkenin, Amerika’nın parçaları.”

Bu konuşmada hatalar vardı ama önemli olan bireysel yaşantı hakikatini ortak dünyayla paylaşma olasılığına örnek oluşturmasıydı. Gerçek duygularla toplumsal yaşam arasındaki yapısal çelişkiyi aşmanın bir örneğiydi. Eğer bu adam kazandıysa, memleketi nedamete sürüklemeyecek, seçmenlerin milyonlarcasını “firavunun ülkesi”nden –tüm sıradan insanların gerçek inançlarını siyasal dünyada gizlemek veya çarpıtmak gereksinimi duydukları, onlara ıstırap çektiren bu gereksinimin bulunduğu ülkeden– çıkartacaktı.

Ne Amerikan politikası ne de medyası bu politik ıstırap ve politik umutsuzluktan söz etme yolununa sahip. ABD, ideal demokrasi olduğu nakaratını tekrarlıyor, ama kablolu TV kanalları ile pek çok “konuşan radyo” istasyonlarını istila eden öfke ve nefret gösterileri yalanlıyor bunu. Bunlarda standart davranış muhalif tarafın görüş ve argümanlarıyla uğraşmak yerine onun kişiliğine ve amaçlarına saldırmak. İleri sürülen herhangi bir konuda kanıt vermeyi büsbütün unutabilirsiniz. Yerel politika pek sağlıklı olabilir, ama California gibi büyük medya eyaletlerinde ve ülke çapında gerçek düşünce, inanç ve duyguların kavramsal şiddete uğramadan yer bulabileceği ortak bir dünyadan eser yok. Bir keresinde Fransız filozof Lyotard “terör”ü “dil oyunundan dışlanmak” olarak tanımlamıştı. Dil oyunundan dışlamak –gayrimeşru kılmak– çağdaş Amerikan medya politikasının temel uygulamasıdır. Bir insanın kendi gerçeğini anlatabileceği çevresi yoksa demokratik müzakere ve karar alma da yoktur. Sanırım dünyanın geri kalan kısmının da açıkça görmesi gereken, gerçekten de ABD’de ulusal düzeyde, olması gerektiği gibi müzakere ederek karar alan bir demokrasinin mevcut olmadığıdır.

Obama’ya birinci yılının sonunda sorulacak soru, yorumcuların ve idarecilerin önerdikleri gibi “Merkez sağa mı geçtiniz?” ya da “Nasıl daha merkez sağda olabilirsiniz?” soruları değildir. Sorulacak soru şudur: “Olumlu ortak bir dünya umudunu alıp, bu romantik umudu, kollektif niyet ve bilince nasıl bağlayabilirsiniz?” Burada kuramsal bir soru var, o da romantik niyet ve bilinç ne olduğuna dairdir. Obama taşra halkı ve seçmenlerine yönelik Internet kampanyasıyla ve en önemlisi kendi kişisel hakikatini dile getirdiği önemli anlarında, politik yaşamın sıkıcı prosedürlerinin bile çoğu insanın kendini rahat hissedeceği ortak bir dünyaya götürebileceğini gösterdi.

Obama’nın ilk yılında kaybettiği vizyon budur. Obama’nın bankacılık politikası, Wall Street ile Main Street arasında hayatımda gördüğüm en büyük kutuplaşmayı yarattı. Banka kurtarmalar, politikanın bir kez daha küçük bir elitin herkesten çok kayırılması için bir yol olarak görünmesine neden olduğundan henüz filizlenmekte olan ortak yaşam duygusunun yok oldu. Obama böylece kopması umut edilen politik tarihe geri döndü. Kefalet, takım arkadaşlarını gizlemelere (kefalet parasını kimlerin aldığı çeşidinden) ve kampanya sırasında karaladığı ekonominin düzelmesi mübalağalarına girmeye götürdü.

Bir başka örnek daha. Politik anketçi ve istatistikçi Nate Silver, Obama’nın popülerliğini kaybetmesini bu süre zarfında gerçekleşen büyük olaylarla bağdaştırmaya uğraştı. Banka kurtarma, büyük ikramiyelerin ilanı, veya sağlık reformunun basındaki yansımaları gibi ana meselelerle bağlantı bulamadı. Ama Obama’nın Sonia Sotomayor’u Anayasa Mahkemesi’ne aday göstermesiyle bir bağ buldu. Sotomayor daha sonra onaylandı ve o mahkemede, federal deyimle, ilk Latina-İspanyol kadın üye oldu. İşte Silver’ın açıklaması:

Sotomayor Anayasa Mahkemesine aday gösterilmesi nedeniyle 26 Mayıs’tan 30 Mayıs’a kadar manşetlerden inmedi. 18-24 Mayıs haftasında, yani Sotomayor’un aday gösterilmesinden hemen önce, Obama’ya onay oranı Gallup yoklamasına göre, erkekler arasında %62 idi. Sotomayor’un aday gösterilmesinden bir hafta sonra 1-7 Haziran haftasında Obama’ya onay oranı erkekler arasında %56’ya düştü. Bu aday gösterme, belki Obama’nın dayandığı zümreye hitap ederken, erkekler arasında özellikle beyaz, bağımsız bazı erkekler arasında rahatsızlığa yol açtı ve böylece önemli bir demografik kesim Obama aleyhine döndü. Bundan birkaç hafta sonra 23 Haziran’daki Henry Louis Gates hikayesi de bunun yankısı olabilir.

Bunun apaçık yorumu hem Sotomayor hem de Afrikalı Amerikan Harvard Profesörü Henry Louis Gates’e karşı beyazların geçmişten kalma ırkçılığıdır. Ama Gates olayında daha açık olarak görünen başka bir boyut daha var.

Bir Haziran günü, ünlü Afrikalı-Amerikanist Gates, uzun bir Çin yolculuğundan evine döndüğünde anahtarının evinin kapısını açmadığını gördü. Gates’in evine girmek için uğraştığını gören yoldan geçen bir kişi, onun sinsice içeri girmek isteyen bir hırsız olduğunu zannederek (çilingir yerine) polisi aradı. Polis, eve vardıktan sonra –ki bu arada Gates evine girmişti– ona kimliğini sordu; Gates de gösterdi. Bazı söz ve tavırlar nedeniyle mesele öyle tırmandı ki Gates polisi itham etti ve ona küfretti. Bunun üzerine polis, Gates’e kendi evinde kelepçe vurdu ve Gates, tevkif edilmeye karşı koyduğu için karakolda suçlu olarak tutuldu.

Bir gazete muhabiri Obama’ya tutuklamayla ilgili bir soru sorduğunda, o da bu olaya karıştı. Muhabirin sorusuna “Skip Gates benim arkadaşımdır” dedikten sonra polis memurunun “budalaca” davrandığını ekledi. Bu bir tek kelime koskocaman bir tartışma yarattı: Obama’nın bütün polislerin ırkçı olduğunu düşündüğü, suça karşı yumuşak davrandığı vs. söylendi. Sonunda Obama, Gates ve onu tutuklayan polisi Beyaz Saray’a bira içmeye ve meselenin nasıl ılımlılıkla çözümleneceğini öğrenmeye davet etti. Bu mesele hakkında pek çok makale yazıldı ve tarafların karşılıklı olarak ne içtikleri bile yorumlanırken, üzerinde düşünülecek konu gözden kaybedildi.

Kaybolan diğer şey de Obama’ya verilen bir kısım destek idi, ama burada polis-yanlısı seçmenlerinden bahsetmiyorum. Desteklerini çekenler bir siyah profesörün beyaz polisle konuşma tarzını ansızın beğenmeyenler değildi. Bu kimseler zaten ilk andan itibaren Obama’yı sevmemişlerdi. Bloglara ve arkadaşlarıma baktığımda, bu olayla, özel muameleyi gözlemleyip incinen asıl destekçilerinden bir kısmını yitirdiğini görüyorum Obama’nın. Beyaz Saray, Cambridge’deki şüpheli bir tutuklamaya şahsi bir arkadaşlık bağı dolayısıyla karışmıştı. Obama asılsız ders siyasetine ve sahte görüntü sunumuna alet oldu: Beyaz polis Gates’e öfkelenmemiş gibi davranmak, onu sadece hizaya getirmek için tevkif etmiş gibi bir tavır almak zorunda kaldı; Gates söylediği berbat sözlerden hiçbirini tekrarlayamadı; hayatta ne kadar başarı göstermiş olsa da kurtulamayacağının farkına vardığı ırki aşağılanmadan incindiğini dile getiremedi.

Bu olayda öfke için ortak bir yer vardı. Ama çekilen ıstıraba –bireyin acısına ortak dünyada yer olmadığında ortaya çıkan ıstırap– yer yoktu. Yılın daha yarısına gelindiğinde, Obama artık böyle ortak bir dünyayı yaratmaya çalışmıyordu; hatta arkadaşı Skip Gates için olsa bile.

Anlatmakta olduğum Obama’nın ilk yılının öyküsü, onun belli başlı politik konularda yaptığını düşündüğüm politik hatalar ve zayıflık gösterip ilkelerinden ödün verme aleladeliğine düşmesinden ibaret değil. Benim öyküm daha ziyade onun politik yaşamla kişisel yaşantı arasındaki çelişkinin sona ermesini dile getirme, belki de hayal etme kapasitesinin çöküşüyle ilgili. Bu iki şeyin uzlaştırılabilir olduğunu söylemiyorum, ama Obama’nın bu iki şey arasındaki içsel çelişkinin sona ermesi ihtimalini temsil ettiğini söylüyorum ki bu da önceden bahsettiğim ortak romantik niyet ve bilinçli tercihe yol açacaktı.

Aralık ayı itibariyle Obama tuhaf biçimde militarist olan Nobel Barış ödülü konuşmasını yapmış, West Point’e giderek Afganistan’a kuvvet göndereceğini ilan etmişti. West Point’teki berbat konuşmasının en talihsiz dakikası Afganistan’a kuvvet gönderişini, Dick Cheney’den beklenecek bir kamuflajla, “eskinin büyük güçleri gibi biz dünyaya hakim olmak istemiyoruz” diyerek haklı göstermeye çalışmasıydı. Anlatmak istediğim, her ulusun gerçek arzusunun, karşısına çıkan koşullara hükmederek rakibine üstünlük sağlamak olduğunu Obama’nın yalanlaması değil –ABD, her modern ulus gibi kendi iradesini küresel koşullara dayatmak konusunda amansızca kararlı olmuştur– fakat Amerikan politikasında çeşitli niyetlerin bulunduğunu kabul etmemesidir. Obama karışık ve çoğu zaman bencilcene saldırgan olan insan amaçları genelinde hakikati yansıtmayan bildirimlerde bulunmuştur. Onun Amerika’yı temize çıkarması, dinleyicilerini, politik inançları ne olursa olsun, zora koşmaktadır; onları kamu yaşamını kişisel ruhsal gerçeklik için uygun olmayan bir ortam olarak görmeye zorlamaktadır.

Burada ayrıntılara giremeyeceksem de dış politika amaçlarının tertemiz gösterilmesinin başka bir boyutu daha var. Bu durumu aklama çabası, Amerikalıları, hem ülke içinde hem de dışında çatışmaları çözmek için güç kullanılmasına verdikleri kendi sessiz ya da açık onayı unutmaya veya görmezden gelmeye aktif olarak davet etmektedir. Bu tarihçe Amerika’da Afrikalı Amerikalılar ve Kızılderililerde çınlamakta. ABD’nin geçmişte Arjantin, Şili, İran ve Yunanistan’daki askerî darbeleri desteklemesi ve halihazırda Suudi Arabistan ve Mısır’da ve daha başka dünyanın pek çok yerinde otoriter hükümetleri desteklemesiyle de dünyanın başka yerlerinde de yankı buluyor bu tarihçe. 11 Eylül saldırısının 9 yıl önce gerçekleşmesine rağmen basit 11 Eylül sorusu cevapsız duruyor: “Neden bizden nefret ediyorlar?” Buna halk içersinde ciddi bir cevap bulunamıyor; resmî makamların cevabı ise “Çünkü onlar terörist” ya da “Çünkü onlar demokrasiden nefret ediyor”dan ileri gidemiyor. Gerçek insan niyetlerinin üstünü örtmek Amerikan nüfusunu bazı konularda yarı-çocuk durumunda bırakmaktadır: Bu yarı-çocukların hükümetlerinin dünyadaki eylemleri ve bu eylemlerin, Amerikan medyası tarafından pek az seslendirilen milyarlarca insan üzerindeki somut sonuçları hakkında bilgileri yoktur. Amerikan halkının kendi politik yaşamından rahatsız olup içine kapanması demek, dünyanın geri kalanının, hükümetinin eylemlerinin sonuçlarından kendini büyük ölçüde soyutlamış bir milletin sebep olduğu sıkıntılardan muzdarip olmaya devam edeceği anlamına gelmektedir.

Obama romantik kopuşta politik realiteyle geri adım attı – psikolojik deneyimlerin hakikatlerini dile getirmekten kaçındı. Sonuçta ABD politik yaşamı birçok bakımdan Obama seçilmeden önceki durumuna geri döndü. Yakında yapılan bir Washington Post anketi, Afrikalı Amerikanların ırk ayrımcılığı konusunda bir değişim hakkında Obama öncesi kötümserliklerine geri döndüklerini ortaya çıkardı. Daha genel olarak baktığımızda, şahsi umutların politikayla alakası yeniden kesildi. Bize gereken topluca hareket etme yerine bir çeşit kitleselçözülme yaşıyoruz.

Buçözülmenin bir örneği ünlü golfçü ve mükemmel aile reisi Tiger Woods’a yapılan muameledir: Evlilik dışı ilişkileri seri halinde ortaya çıkmasının ardından Woods, golf karşılaşmalarını geçici olarak iptal etti. Bu olay üzerine muhasebe şirketi Accenture, Woods’u hemen reklam kampanyalarından kaldırdı. Oysa Accenture Woods’u erkekçe ve zafer kazanan her şeyin tek sembolü olarak kullanıyordu. Boyalı basındaki açıklamaların ardından Accenture, Tiger Woods’u, arada hiç böyle bir bağ olmamışçasına şirketin her ürününden silip atmaya çalıştı. İronik olarak, “Accenture” adının kendisi, muhasebe devi Arthur Andersen’in, rezil olan Enron Inc.e bağlı muhasebe şirketinin ismini kaybetmeye çalıştığı bir zamanda çıkmıştı.

Tüm bu ters yüz etmelerin Orwell-vari bir cephesi var: Tiger Woods’a tapıyoruz; Tiger Woods’u küçümsüyoruz. Enron, Amerika’nın en yenilikçi şirketi; Enron Amerika’nın en hilekar şirketi. Bir eğitimci olarak ilk ve en fazla göze çarpanın eğitim ve bilgi noksanlığı olduğunu görüyorum. Bir yerde tutunamayınca hemen ötekine koşuyoruz: Enron’un “özel amaçlı kurumlarından” Lehman’ın “yapılandırılmış yatırım araçları”na, günlük hisse senedi al-satlarından özsermayesiz gayrimenkul yatırımlarına. Bu davranış biçimi liderlerimizce de destekleniyor, zira onlar da kendi mevkilerini korumak için buna bel bağlıyorlar.

Roberto Bolano’nun 2666 adlı şaşırtıcı romanındaki Alman Edebiyatı ve özellikle de Archimboldi adlı gizemli yazarın eserleri hakkında uzman olan İspanyol esas karakterlerden biri, Meksika sınırındaki bir kasabada bulunan otel odasına döner ve içinde uyumadığı yatağa battaniyeler serdi, sonra… yatağın üzerine oturdu, bir saniyeden daha kısa bir süreliğine gölgeler çekildi ve gerçeği bir anlığına görüverdi. Başı döndü ve gözlerini kapadı. Farkına varmadan uyuya kaldı.

Peki biz neden hala uyuyoruz?

Obama’nın kişisel yaşantıyı siyasal alana getirmeyi başaramayışı ekonomik düzelmeyi de tehlikeye atıyor. Mali sistemin yarattığı hesapsız trilyonlarca dolarlık meblağların 2008’in yaz ve sonbaharına gelindiğinde hiç de değerli olmadığı ortaya çıktı. Çöküş önlendi zira ABD Hazinesi ve FED tarafından yönlendirilen hükümetler bu kıymetlerin üzerlerinde yazılı değere yakın bir değerde kalacağına dair koşulsuz garantiler sağlamaya giriştiler. Bu duruma Hazine Bakanı Tim Geithner’in sigorta devi AIG’nin paydaşlarına dolar başına 100 sent daha fazla verdiği “bağış”ıyla gelindi. Bu, bir bağış değildiyse bile, maliyenin bu yığınakları yaparken kullanmakta olduğu her türlü uydurma gerekçeye Azami Sadakat işaretiydi. Başka bir deyişle Obama hükümeti çöküşten kaçınmak için kitlesel çözülmeyi desteklemiştir. Vergi verenlerin sağladığı doğrudan ödemeler, ödünçler ve garantiler olmaksızın mali kıymetlerin kıymetsiz olduğunu bir an için öğrendik, fakat bunu çok geçmeden hızla unuttuk. Hepimizin sorunu olmaya devam eden kıymetler hakkında bir değerlendirmeyle karşılaşmanın oldukça zor olduğu bugün de unutmuşluğumuz devam ediyor. Zira şu anda dağılmış bir şekilde olsa da ekonomik iyileşme süreciyle meşgul ediyoruz kendimizi.

Bunu nasıl durdururuz? Eski Sol yöntem, yoksulluk aracılığıyla sahte bilince maruz bırakmaktı. Çoğunluk için bolluk ve bereket yalanı, aslında büyük çoğunluğun ıstırap çektiği hakikati ile teşhir edilirdi.

Pekala, durumu kötüye giden Amerikan eyaletlerinde çokça ıstırap var. Doug Henwood’un işaret ettiği gibi “ABD’de geçen yıl içinde üç aileden birinde bir aile bireyi işini kaybetti. Bunun sonucu olarak bu bireylerin %90’nında artan kişisel stres; %62’sinde öfke; %58’inde depresyon teşhis edildi. Bunu sayılara vurursak, yakın zamanda işini kaybetmenin sonucu olarak, 83 milyon Amerikalı stresle, 58 milyonu öfkeyle, 52 milyonu da depresyonla boğuşmakta. İşini kaybedenlerden onda dördü yeni bir iş bulduğunu bildirmezken iş bulanların yarısı ise daha az ücretle çalıştıklarını bildirdiler. Yeni bir iş bulamayanlar için sonuç vahim: %70’i depresyonda.”

Açıkça görülen problem şu ki depresyona sürükleyen ıstırap, değişime götürmüyor. Bireyler şahsi yaşantılarına politikada yer olmadığına ve hatta politikanın onları daha fazla inciteceğine inanıyorlarsa ıstırap çekmek onları bir yere götürmüyor. Obama’nın ilk yılı sonunda ABD’nin kendini içinde bulduğu durum budur.

Ortada görünen bir çok türden uygulama anlamında çözüm var, ama bunları geliştirip eyleme geçirmenin ön şartı, romantik niyet ya da daha bilinen bir deyimle umudun varlığı. Obama’nın gösterdiği şu ki, bu olağanüstü birey bile ne siyaset yoluyla, ne de politik yaklaşımla halkı tekrar politikaya geri döndürebilmiştir. İşte burada bizimlerin, özellikle de kültür alanında eğitim veren eğitimcilerin işi başlıyor. Bizim görevimiz, sanat, tiyatro, roman ve şiirin her daim yapmış olduğu, bireylerde şahsi yaşantıları kamusal dünyaya iletmek kapasitesini yaratmaktır. Kaç Obama gelirse gelsin bunu bizim yerimize yapamaz. Şimdiki görevimiz her zamankinden daha anlamlı – yaşantımızın gerçek olduğu ve politik dünyayanın yaşantımıza değil, yaşantımızın politik dünyaya yön vermesi gerektiği inancını yaymak.


[1] Prof. Christopher Newfield. California Üniversitesi, Santa Barbara. 2 Şubat, 2010

[2] Bu açıklamanın iyi bir türünü Nate Silver yaptı: “2008’de Obama markası, o zamanlar dikkat çekmiş olduğum gibi, Apple’la bir çok benzerliği bünyesinde barındırıyordu. Markanın sürekliliği, ilk seçimlerde kazanmak ve çoğunlukla başarıyla verebildiği büyük konuşmalar gibi “ürünler” tarafından sağlanıyordu. Obama’nın ancak beklentiler çok yüksekken bu konuşmaları verebildiği hakkındaki nakaratı duymuşsunuzdur. Ancak eleştirmenler tarafından beğenilmeyen pek az Obama konuşması gördük şu ana kadar. Bu paradoksu nasıl açıklayabiliriz? İnsanlar beklentilerinin gerçekleştiğini duymayı çok severler; hiçbir şey değilse, bizi bu daha akıllı hissettir. Büyük marka konusuna dönersek, bu tür markalar büyük beklentiler yaratsa da aynı zamanda performanslarının en olumlu gözle değerlendirilmesini de sağlarlar. Her Obama konuşması, Platonik gerçekliğimiz yerine koyduğumuz Platonik bir ideal olarak varolan Büyük Obama Konuşması’nı yeterince andırıyordu. Dolayısıyla Obama çevresinde ‘ışık’ (Apple’ınki gibi) kendi devamlılığını sürekli sağlayabiliyordu. Ancak Obama bir kere başkan olduktan sonra, başka bir düzlemde yarışmaya başladı. Büyük konuşmaların başkanlıkta da yeri vardır; ancak seçimler dört yılda bir yapılır ve başkandan beklenen aslen siyaset yapmasıdır artık. Bu alanda da Obama pek bir şey yapamadı.” <http://www.fivethirtyeight.com/2010/01/what-killed-obamas-approval-numbers.html>

[3] Tom Schaffer. <http://www.fivethirtyeight.com/2010/01/this-president-ought-to-know-better.html>