Anasayfa > Güncel Yazılar > Tanıl Bora ile Söyleşi: Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye

Tanıl Bora ile Söyleşi: Sınıf, Kapitalizm ve Türkiye

Söyleşen : Dinçer Demirkent , Söyleşen : Toygar Baykan , Söyleşilen : Tanıl Bora

01 Haziran 2010

Türkiye’de sınıf meselesinin entelektüel düzeyde -öncelikle ve ağırlıklı olarak- siyasal iktisadi bir biçimde ele alındığı ileri sürülebilir. Türkiye’de kendini istatistik düzeyinin ötesinde ortaya koyan sınıf araştırmaları ise görece az gelişmiş bir alan olarak ortaya çıkar. Diğer taraftan sınıf ya da sınıf farklılıkları, son 30 yılın yarattığı Türkiye’de çeşitli politik ve kültürel görünümleriyle toplumsal yaşantımızın en gündelik düzeylerinde bile-kah acılı bir muhtevayla kah umut veren siyasal boyutlarıyla- giderek daha fazla belirleyici olmaktadır. Sınıf farklılıklarının içerdiği acılı-travmatik boyut nicedir kültür analizlerinin konusu olagelmekte. Tekel direnişiyle sınıfın umutvar bir muhtevayla yeniden gündeme gelişi siyasal bağlamı içerisinde sınıf üzerine bir söyleşi yapmayı daha da manidar kılıyor. Türk siyaseti, siyasal düşüncesi ve siyasal kültürü üzerine uzun süredir çalışagelmiş olan Tanıl Bora ile sınıf meselesini siyasal bağlamında konuştuk.

Türkiye’de sınıfın muhtelif siyasal söylemlerin bir parçası olarak ortaya çıkış biçimleri konusunda neler söyleyebilirsiniz? Sol ve sağ siyasetler sınıfı siyasal söylemleri içerisinde nasıl tahsis edegelmişlerdir?

Türkiye’de siyasal kültürün “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” şiârının hükmü altında biçimlendiğini hatırımızdan çıkarmamalıyız. Malûm, korporatist-solidarist, organik bir toplum hayali kuran milliyetçi ideolojinin güçlü bir hâkimiyeti var. Üstelik dindar muhafazakârlığın organik toplum tasarımıyla da kolaylıkla birbirine karışabiliyor ve iyice güçleniyor.

Bakın mesela, erken Cumhuriyetin zıt uçlarda kabul edilen iki ideologu, sanayileşmeye ve ‘aşırı’ modernleşmeye kuşkuyla bakan Memduh Şevket Esendal ve Kadrocu Yakup Kadri, “işçi” meselesine bakışta birleşirler. Esendal, “yarın ülkemiz baştanbaşa bir işçi ülkesi olur” diye seviniyor, kastettiği, zenginlerin olduğu ama bunların da fazla zengin olmadığı, kontrol altında, çoğunluğun devlet hizmetinde çalıştığı bir küçük memurlar, küçük esnaflar, küçük köylüler cenneti. “İşçi ülkesi”nden kastettiği bu. Yakup Kadri de ütopik Ankara romanında Türk işçilerinin, Avrupa proletaryasının “sefalet ve felâketinden” tamamen uzak olduğu bir gelecek hayali kurar. Zira Türk işçilerinin hepsi “birer devlet memuru” olacaktır, -aynen böyle-, yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vakarını, mesuliyetini” taşıyacaklardır!

Çatışmasız, çelişkisiz, aynı zamanda herkesin hizada tutulduğu bu toplum ülküsünün Türk Tarih Teziyle de temellendirildiğini biliyoruz. Türkiye toplumunun “tarih öncesi” zamanlardan beri sınıfsız olduğu, fıtraten, yani yaradılıştan, bünyevi olarak sınıflaşmaya müsait olmadığı tezleri. 1960’larda Bülent Ecevit “Ortanın Solu” broşüründe aynen sürdürür bu tezi. Keza Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı, Osmanlılaştırarak devam ettirir. Velhasıl, sınıf denen olgunun “bize yabancı” olduğu söylenir. Eh, Kadro Dergisinin solculuğu da devletçilik ve sosyal adaletçilik vasıtasıyla Türkiye’de sınıf çelişkilerinin (hatta sınıfların) oluşumunu engelleme hedefine dayanmıyor muydu? Kısacası, en geniş mezhepli tanımıyla solun düşünce ve zihniyet tarihinde bile, sınıf kavramından, sınıf olgusundan sakınan bir bakışın derin kökleri var.

Sağın zaten tanımı gereği sınıf kavramına itibar etmeyeceğini uzun uzun izaha gerek yok. Millet yerine “halk” denmesinden bile huylananlar, sınıf kavramına tahammül edebilir mi? Şunun da altını çizmek gerekir: Sınıf kavramını bir bölücülük alâmeti olarak göstermek, sağ ideolojinin hegemonik potansiyeli yüksek bir motifidir. Sola da sirayet eden bir motifi. Bu, politikayı bir mücadele, çatışma (illâ vurdulu kırdılı olması gerekmez!) olarak değil de herkesin aynı istikamete baktığı bir “hizmet yarışı” olarak kodlamanın, siyaseti idareleştirmenin bir parçası.

Öte yandan, çok şükür diyelim, sınıf kavramından men eden bu tutuma karşı duran, bizzat “sınıf mınıf yok” diyenlerin bir sınıf hakimiyetini savunduklarını teşhir eden bir muhalif dilin de geleneği var memlekette. Levent Cantek’ten öğrenmiştim, Aziz Nesin’in bir ara çıkardığı Karakedi Dergisinin şiarı: “İmtiyazlı sınıflı kaynaşmış bir kitleyiz, gitmeyiz de gitmeyiz” imiş! Şahane bir taşlama örneği. Sınıf bilinci taşıyan işçiler, çok şükür, -“tarih öncesi”ni bilmem ama!- erken Cumhuriyet döneminden beri eksik değil. 1928 TKP davasında yargılanan Vanlı Kâzım Efendi’nin sözleri, şiir gibi değil mi? “Usare-i hayatımı (yani hayatımın özsuyunu) emen insafsız patronların elinde ezilmiş bir ameleyim…” Yine malûm, söylemeye gerek yok, siyaseten sınıftan söz edenler, açıkça sosyalist partiler, hareketler oldular.

Türkiye’de sınıf ve halk kavramları arasındaki ilişkinin sol ve sağ tarihiyle ilgili bize neler anlatabilirsiniz?

TKP, kuruluşundan itibaren, ta 1920’lerde, geçinmek için emek gücünü satmaya mecbur olmak anlamında, nüfusun büyük çoğunluğunu emekçi sınıf içinde mütalaa etmek gerektiğini savunmuştu. Çoğunluğu itibarıyla proleter ve emekçi bir halk olduğumuzu söyleyen, dolayısıyla “halkımız” ve “işçi sınıfımız” adlandırmalarını çok yakın hatta bazen eş anlamlı kullanan bir dilin uzun bir geleneği var. 1970’ler solu da eninde sonunda bu çizgiyi sürdürdü. Emperyalizmi “baş çelişki” olarak saptamaya bağlı olarak, onunla işbirliği içinde varsayılan “bir avuç sömürücü” veya oligarşi dışında, halkın büyük çoğunluğunun çıkarının, işçi sınıfının ideolojik-öznel çıkarıyla özdeş olduğu fikri hakimdi. Tabii devrimci-sosyalist solun halk imgesi, “halk” kavramının genel, “nüfus” anlamındaki çağrışımlarından ziyade, “aşağıdakiler”, sıradan insanlar, sahipsizler, garibanlar anlamındaki çağrışımlarını ifade ediyordu. Böyle bir halk imgesi etrafında bir edebiyat, bir romantizm kurulduğunu biliyoruz. Sonradan çiğ bulunan, -doğru, çiğlikleri de olan-, beri yandan bugün özlediğimiz (kuşkusuz o eski halini değil, olgununu) bir romantizm!

Popülizm politik teorinin hep tartışılan bir kavramı ve evet, iki ucu keskin bıçaktır, ama öyle kolayca yabana atılamaz. İşçi hareketinin beynelmilel hikâyesinde, ‘haysiyetli’ bir popülizmin her zaman yeri vardı. Komünist-sosyalist hareketin tarihinde de öyle. Elbette ki ‘haysiyetsiz’ bir popülizmin de uğursuz örnekleri az değildir.

Bence bu konuda yabana atılmaması gereken bir başka mesele, Türkiye’e özgü farklı bir sınıf şeması çizmeye çalışanların arayışlarıdır. Asya Üretim Tarzı tartışmalarını, İdris Küçükömer’i, Mehmet Ali Aybar’ı kastediyorum. Kabaca bir ortak payda çıkarırsak, bu çizgi, Türkiye’ye mahsus sınıf çelişkisini, Aybar’ın tabiriyle “devlete sahip olanlar sınıfı” ile, yine, “halk” arasındaki ayrıma oturtur. Bu hakim sınıfın gerek artığa el koyma mekanizmaları, gerek ekonomi dışı zor mekanizmalarıyla egemenliğini ve bizzat kendini yeniden üretme dinamiğine dikkat çeker. Aybar örneğin, “ceberut devlet” diye adlandırdığı yapının ve onun dilinin, bir sınıf tahakkümü inşa ettiğini anlatır, kendi hümanist sosyalist anlayışı çerçevesinde, vatandaşın vatandaşlığını tanımayan bu söylemin basbayağı sınıfsal bir tahakküm söylemi kurduğunu anlatır. Aybar popülizminin işçileri, köylüleri ajite etme becerisinde bu tutumun payını göz ardı edemeyiz. Bu ekolle Ortodoks Marksist sınıf analizi arasındaki polemikte, şöyle bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum: Sınıf çelişkisinin Türkiye’ye özgü dinamiklerine dikkat çekenlere, genellikle, mutlak bir “biz bize benzerizcilik” yaptıkları ve kapitalizmin evrensel işleyişini hesaba katmadıkları muamelesi yapılageldi. Elbette, bu basit şemayı izleyenler de yok değil, İdris Küçükömer’in zaten dağınık olan tezlerinden doktrin yontan kimi yorumcular gibi… Fakat sözünü ettiğimiz arayışı sürdürenler, arasında kapitalizmin pekâlâ farkında olanlar ve modern-öncesinden bu çağa devreden sınıf şemasının, kapitalizme eklemlendiğini, kapitalizmin belirleyiciliği altında dönüştüğünü söyleyenler de vardır. Türkiye’nin sınıfsal yapısını “biriciklik” anlamında bir kendine özgülükle değil, bu tarihsel eklemlenmenin karmaşıklığı içinde analiz etmek gerektiği neticesini çıkartabiliriz, çıkartmalıyız buradan.

Türkiye’de sınıfın siyasal temsille ilişkisi özellikle karmaşık bir mesele olarak karşımızda durmakta. Somut gerçeklikte sınıfın, sınıfların Türkiye’de siyasal temsille istikrarlı ve düzenli bir ilişkisi olduğu savlanabilir mi?

TKP’nin (eski TKP’yi kastediyorum) 20. yüzyıl başına uzanan “işçi ilişkileri” vardı pekâlâ. Hatta galiba 1920’lerde, sonraki onyıllara göre muhtemelen daha iyi ilişkileri vardı. Sonrasında, tabii ki baskıların yanı sıra, gizlilik kültürü ve TKP’nin iç kavgalarına gömülmesinin de etkisiyle bunların zayıfladığı anlaşılıyor.

1950’lerde yeni işçi sendikalarının DP’yle ve CHP’yle ilişkileri hakkında, yeni yapılan araştırmaların bu temsil meselesine ışık tutacağını düşünüyorum. Söz ettiğiniz temsil ilişkilerinin ve klientalizmin nasıl formatlandığını, bu çalışmalarla daha iyi anlayacağız. Her halükârda, klientalizmin kilit bir kavram olduğuna eminim. Sendikalar ve işçi hareketi ile gerek yüksek gerek ‘adi’ siyaset arasındaki bağların örülmesinde, klientalizmin müşteri/müvekkil ilişkisinin kilit rolü var.

1960’larda TİP’in büyük şehirlerin orta sınıflarından, kibar muhitlerinden oy aldığını, buna karşılık amelelerin, ırgatların oylarını silme sağ partilere verdiği söylenerek dalga geçilirdi. Sadece sağcılar değil, işçi sınıfına veya genel olarak ‘aşağıya’ değil ancak orduya, ‘yukarıya’ dayanarak “devrim” yapılabileceğini düşünenler de böyle dalga geçerdi. Yine de, 1970’lerde ve 80’lerde işçi oylarının hem sosyalist partilere hem de o sıralar gerçekten sosyal demokratik bir yönelime giren CHP-SHP’ye teveccüh gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ama bu parantez dışında, işçiler, emekçiler, daha geniş tanımla ‘aşağıdakiler’, kaybedecekleri zincirlerinden başka şeylerle ilgili kaygılarını veya kaybedecekleri bir şeylerinin olması ümidini merkez sağ partilere, içlerindeki öfkeyi de reaksiyoner milliyetçi tepkilere akıttılar genellikle.

Daha önce 70’ler solunun, “işçi sınıfının ideolojik-öznel öncülüğü” kavramına tutunuşundan söz etmiştik. Bakın bu da önemli bir mesele. Zira bu politik tez, kolayca, “ikameci” denen tutuma yol açma riskini taşıyageldi. Pekâlâ, işçilerle, emekçilerle, hep ekliyorum, daha geniş bir tanımla ‘aşağıdakilerle’ ilgili vesayetçi bir tutumu besleyip büyütme riskini taşıyageldi. Özellikle de kitleselleşme dinamiğinin ihmal edildiği veya zayıfladığı momentlerde. Oysa sosyalizmin sınıfla ilgili davası, mazlumları kurtarma davasından öte, onların kendi kurtuluşlarını kendilerinin gerçekleştirmesi davası. TİP tüzüğü, kol emekçilerinin bütün yönetim organlarında yarıdan fazla oranda temsil edilmesini düzenliyordu. Belki naif görünüyor ve epeyce istismarlı uygulandı, çok da tartışıldı ama niyet ve kaygı olarak, 1960’lar TİP’inin bu pozitif ayrımcılık uygulaması, üzerine düşünülmesi gereken bir deneyimdir. Keza sendikaların, demokratik kitle ve meslek örgütlerinin yürütegeldikleri “eğitim” çalışmalarının niteliği üzerine ciddiyetle düşünülmesi gerekir bence. Bu eğitimler ne derece kürsüden ders anlatma formatını aşıyor, ne derece dönüştürücüdür, bilinç yükselticidir, inisiyatif kazandırıcıdır?

Güncel bir olaya, yani Tekel işçilerinin uzun Ankara direnişine dönersek, bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Son yazılarınızda görüldüğü gibi bu direnişi ne hafife almak ama ne de fazla abartmak eğilimindesiniz. Bunun yerine direnişi uzun vadeli bir sınıf dinamiğinin bir momenti olarak gördüğünüzü söyleyebilir miyiz?

Birikim’deki yazılarda anlatmaya çalıştıklarımı tekrarlayayım… Kapitalizm, içinde bulunduğumuz evresinde, kitlesel işsizliği yapısallaştıran bir rotada ilerliyor. Otomasyon olağanüstü hızlı gelişir ve kârlılığı belirleyen temel etken olurken, üretimdeki emek gücü payı istikrarlı biçimde düşüyor. “Prekarya” kavramını belledik artık, bellemeyenlerin de bellemesi gerekir. Prekarya, yani: Güvencesiz çalıştırılan, deyim yerindeyse kronik geçici işlere mahkûm, bir işe sahip olmakla işsizlik (veya işsizlik tehdidi) arasındaki müphem alanda bulunanlar… Bugün emek süreçlerinin esnekleşmesiyle her iş güvencesizleşiyor, ‘prekerleşiyor’, böylece nesnel-potansiyel olarak bütün çalışanları prekaryaya dahil eden bir eğilim var. Bir de sömürüden bile dışlanan, “lüzumsuz” addedilen nüfus var ki, insanlığın çoğunluğunu oluşturuyor.

Bu seyrin kapitalizmi kendi içinde rahatsız edebilecek sonucu, ucuzlayan ve bollaşan ürünleri satın alacak gelire sahip nüfusun da daralmasıdır. Ne var ki halihazırda global kapitalizm, dar bir tüketici nüfusuyla kendini döndürmeye ayarlı. Yedek emek gücü ordusunu ömrü billah yedekte bekletebilecek bir yapı bu. En alttakileri üretim süreci dışındaki konumları ve total yoksunlukları, dışlanmışlıkları üzerinden tanımlayan yoksulluk kavramını politize etme gereği de tam bunla ilişkilidir. Yine dayanışma kavramı ve ‘ülküsü’, tam bundan ötürü önem kazanıyor.

Tekel direnişinin bir hayrı, kurulmasına vesile olduğu dayanışma deneyimi ise, diğer bir hayrı da güvencesizleşmeye, prekerleşmeye dikkat çekmesidir. Bu işaret fişekleri bu yönde uzun vadeli bir rotayı aydınlattığı oranda dediğiniz gibi yeni bir dinamiğin momenti olarak anlam kazanır; yoksa bir tatlı hatıradır – tabii o da güzel!

Yazılarınızda da belirttiğiniz önemli bir nokta var. Yalnızca iktisaden faydacı bir hareket olarak değil ama insani bir refleks olarak –bireysel deneyimleri ve ütopyaları seferber edebilecek- bir siyasal sınıf dinamiğini inşa etmenin olanakları var mıdır? Bu olanaklar nasıl bir sol siyaseti işaret etmektedir?

Türkiye’de 1960’ların sendika hareketinin çok değerli bir kampanyası vardı. Bir sendika, üyelerine bildiri dağıtmıştı: “İşçi arkadaş, üstünü aratmayacaksın!” diye. İşçileri, üstünü aramaya kalkan polise ya da işletme görevlilerine buna hakları olmadığını bildirmeye, “Anayasadan kaynaklanan vatandaşlık haklarını” savunmaya çağırıyordu. Bence bu naif örnek, sınıf mücadelesinin onurla ilgili, ihmal edilmemesi gereken boyutuna ışık tutuyor.

Kapitalizmin ilk evresindeki sömürü biçimlerinin, çocuk emeğinin istismarı gibi, tekerrür ettiğinden söz ediyoruz ya. Bu bize, vahşi kapitalizmin o eski devrindeki, başka deyişle ‘ilk sürümündeki’ emek hareketinden ilham almayı düşündürmeli. Proletaryanın o kuşaklarının büyük bir davası, tanınma mücadelesi idi. “Lüzumsuzlar güruhu” addedilmeye direnmek, insan ve vatandaş olarak sayılmak. Modern sosyalizmin erken döneminin Paris’te mülteci ve zenaat işçisi Almanlarca kurulan bir örgütü, gizli-kospiratif yapısıyla değil ama hedefleri ve adıyla bu perspektifi özetler: Horlananlar Birliği. Marx öncesi işçi hareketi ve sosyalist hareketine damgasını vuran bu dava, mağdur-mazlum konumdakinin insan onuruna sahip çıkma ve ‘sayılma’ mücadelesinin izini, bizzat Marx’ta ve Marx-sonrası sosyalizmde de sürebiliriz. Marx’ın yaptığı, emekçileri horlanmaktan kurtarma davasını, hayır-hasenatçı, velâyetçi bir dava olmaktan çıkarıp onları fail kılacak bir davaya dönüştürmesiydi.

Bugün de prekarya dediğimizde, hiç de marjinal olmayan, kitlesel ölçekte, ama işte güvencesiz, ‘statüsüz’ konumundan ötürü marjinal muamelesi yapılan, ‘kayıt dışı’ bir kitleden söz ediyoruz. Bu kitlenin tanınma, sayılma sorunu da bu dediklerimizle bağlantılı.

Bir başka mesele, zamane kapitalizminin esnek, ağ tipi, enterkonnekte yapısıyla baş etmek, onu altedebilmem, aşabilmek için, emek hareketinin esnek- ağ tipi, enterkonnekte biçimde örgütlenebilmesidir. Bu ihtiyacın sendikal teknik-taktikleri aşan teorik-politik veçhesi ise, siyasal mücadele şemasını çoğulculaştırmaktan geçiyor. Etnisist-ırkçı tahakkümün, militarizmin, cinsiyet rejiminin, ekolojinin kapitalizmle eklemlenen ama illâ doğrudan ondan türemeyen çelişkilerini içeren bir enterkonnekte şebeke… Ayrıca unutmamalı ki, etnisist-ırkçı tahakküm ve cinsiyet rejimi, bizzat sınıflaştıran, sınıf ayrımları kuran bir nitelik taşıyorlar.

Birgün Kitap Eki, 1.5.2010