Anasayfa > Güncel Yazılar > CHP Tabanı Solcu mu?

CHP Tabanı Solcu mu?

Cemil Aksu

04 Kasım 2010

CHP’nin ideolojisi, anti-demokratik yapısı, politik refleksleri vb. açısından faşizan, ulusalcı bir ‘burjuva partisi’ olduğu konusunda sosyalistler hemfikirdir, denebilir. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren, Kürt sorunu karşısında militarist-inkârcı/imhacı çizgisi, 28 Şubat’la 12 Eylül öncesinde ayrı düştüğü Ordu’suyla vuslata ermesi ve gözünün şeriat tehlikesi ve laiklikten başka bir şey görmez olması ile milliyetçi-militarist bir parti haline geldiği eleştirileri burjuva medyada olduğu gibi sosyalist basında da sıklıkla dile getirildi.

Bu değerlendirmelere rağmen, örneğin son yerel seçimlerde Ankara’da Gökçek’e karşı bazı sosyalist hareketlerin CHP’li Karayalçın’ı desteklemelerinde olduğu gibi, tekil, yerel durumlarda CHP ile ittifak yapılabilmektedir. Faşist, militarist gibi kavramlarla eleştirilen bir partinin yerel (gerçi, Ankara ne kadar yerel sayılır ki?) örgütü/kişileri ile ittifak kurulmasının birçok argümanı var: Sosyalistlerin güçsüzlüğü, marjinalliği, bunların bir sonucu olarak özgüvensizliği, toplumdan gelen ‘oyları bölüyorsunuz’ tepkisinin etkisi, ‘iyi CHP’lilerle kurulacak çıkar ilişkileri… Bütün bunların üzerine “cila çeken” argüman, “CHP’nin tabanının solcu olduğu” varsayımıdır.

Bu varsayım, son yıllarda taban yapan CHP eleştirilerinin birden paranteze alınarak, referandum yorumlarında “%40 sol”, “Anadolu Gericiliğine karşı sol oyların birliği” gibi tespitlerin yapılmasına cevaz vermiştir.

Burada, yanlış anlamalara kapıyı kapatmak için, derdimin, CHP’deki değişimi ‘hayırlı’ görenleri Kemalistlikle vb. yaftalamak olmadığını belirtmek isterim. Niyetim, sosyalistlerin Parti olarak CHP tahlilleri ile CHP’lilerle olan ilişkilerindeki görünüşteki ‘tutarsızlığı’ ve bu tutarsızlığın kamuoyu nezdinde CHP ile sol/sosyalist partiler arasındaki ayrımı nasıl bulanıklaştırdığına dikkat çekmek. Bu açıdan ana izleğim şu: Sosyalistler, hala CHP’ye oy veren ama kendileriyle de organik ilişkileri olan bu insanları kendi hegemonyalarına nasıl ‘kazanacaklar’? Onları CHP’nin ‘halkçı’ ve ‘solcu’ parti olduğu ‘yanlış bilinci’nden nasıl ‘kurtaracaklar’?

Doksanlı yılların ortalarından beri, Türkiye’nin, devletin yapısal sorunlarını iktidar blokundaki geleneksel sermaye oligarşisiyle “doku uyuşmazlığı” sorunu yaşamadan, ama diğer taraftan da alt sınıfların sözcülüğünü üstlenerek rıza üretecek ‘yeni sol’ bir partiye ihtiyacı olduğu tartışması, dinmeden bugünlere gelmiştir. Burjuva medyadaki, sol ‘değişimi’ anlamıyor başlığı altında istiflenen eleştirilerin küresel ideolojik cereyanlarla birleşerek güçlü bir tazyik oluşturdu, fakat bir türlü muradına eremedi ya da tam olarak eremedi. Bu başarılamadığı koşullarda, geleneksel iktidar sınıflarıyla “doku uyuşmazlığı” yaşamasına rağmen, ‘mağdurların iktidarı’ olmayı başararak toplumsal rızayı üreten AKP’ye eyvallah denildi.

Burjuva medyadaki, CHP üzerinde yoğunlaşan, bütün sorunların müsebbibi ilan ettikleri Baykal’ı ekarte etmeyi gözüne koyan, olmazsa, Sarıgül gibilerinin sırtını sıvazlayan, CHP’nin gerici, militarist vb. siyaseti üzerinden tüm solu (sadece bugünküleri değil, geçmiştekileri de) hedef alarak yıpratan mesainin başarısız olmadığını kabul etmek gerek. CHP açısından, ‘sihirli el’in kaset çalımıyla da olsa, Baykal’dan kurtulması ve ardından esen ‘değişim’ rüzgarı, bu başarının bir ürünü. Başarının diğer bölümü, ‘liberal sol’ tezlerin CHP ve sülalesinin pratikleri sayesinde oldukça inandırıcılık kazanmalarıdır ki, bu ayrı bir tartışma konusu. (Express’in 2010-113 Ekim sayısındaki “Siyasal ufuk daralınca” yazısı, son derece serin kanlı bir özet sunmaktadır bu konuda.)

Diğer taraftan, burjuva medyadaki CHP eleştiriciliğinin, hele ki son dönemde dozu iyice yükseltilerek ‘Faşist CHP’ tartışmasının yaygınlaşması, CHP’yi ve Kemalizmi eskiden beri (en azından 71 ‘devrimci çıkış’ından beri) gericilik, ‘sınıf düşmanı’, elitist, militarist vb. biçimlerde eleştiren sosyalistleri de hedef alacak tarzda yürütülmesine rağmen, sol’u temsil etmede bu kesimleri (sosyalistleri) yalnız başlarına kalmasına da yarayan bir ortam da yaratıyordu aslında. Elbette, sosyalistlerin kendilerini ezilenlerin ve emekçilerin yüzlerini döndükleri odak haline getirememeleri ayrı bir sorun. Keza, sol’un CHP (ve onun temsil ettiği her şeyle) ile hiçbir bağının olamayacağını açık ve seçik bir şekilde ortaya koyamamaları da başka bir sorun. Ama burjuva medyada yürütülen CHP eleştiriciliğinin, bu partiden kopan unsurların sağa (Sarıgül ve diğerleri) ve sola (10 Aralık oluşumu ve diğerleri) sapmalarında olduğu gibi, ‘ortanın solu’nu bitirecek, en azından CHP’nin solculuğunun inandırıcılığını bütünüyle berhava edecek hale gelebilirdi.

AKP karşısında orta sınıfların, laiklik hassasiyeti olan kesimlerin, yoksulların, mağdurların vb. oylarını sırtlayacak bir söylem ve stratejisi ile CHP’nin, Baykalcı ‘ebedi muhalefetçilik’ten ‘iktidara yürüyen parti’ haline gelmesi, ‘değişimi’, uzun zamandan sonra ilk kez CHP (DSP de tabi)’nin ‘faşistlik’ tartışmalarıyla sol’u temsil etmekte sosyalistlerin tek başlarına kalmaya başladıkları bir an’a doğru gidilirken, bir kez daha, halk arasında sol’un ne olduğu ve solcunun kim olduğu konusunda ciddi bir ideolojik bulanıklık yaratacak güçtedir.

Keza, CHP’den sağdan ve soldan ayrılanların kürkçü dükkanına geri dönmeleri, Kemalizm, CHP ve onun temsil ettiği ‘sol anlayış’a karşı eleştirilerin ve kopuşun da geri dönüşüne neden olabilecektir. Yeniden “CHPli sol” ya da “ortanın solu” hegemonyanın kurulmasını getirecektir. Nitekim referandum sonuçlarından çıkan/çıkarılan sonuç da budur.

Bu açıdan, bütün dikkatini AKP karşıtlığına hasreden sosyalistlerin CHP’deki bu ‘değişim’ tehlikesine karşı bir an önce cephelerini berkitmeleri gerekiyor. Söylemde, politik-pratik ilişkilerde, yerel-genel düzeyde, CHP’nin massedmeye niyetlendiği solculuğu onlara kaptırmamayı sağlayacak, kamuoyu nezdinde CHP-Sol/Sosyalistler ayrımını açık ve seçik hale getirecek bir duruma geçmek gerekiyor.

CHP’nin halk nezdinde sol bir parti olarak kabul görmesinin tarihi ve tabi bunda sosyalistlerin ‘katkısı’ başlı başına bir araştırma konusu. CHP’nin bu tarih içinde hiçbir zaman solla alakasının olmadığını iddia etmek de mümkün değil. 1960’lı yıllarda B.Ecevit, D.Baykal, T.Güneş gibi isimlerin öncülük ettiği ‘ortanın solu’ndan ‘solun sağı’ olması arasındaki salınımlarının konjontürel olarak belirlendiğini biliyoruz. ‘Merkez’in sağa/liberalizme kayması değişimine ayak uyduramadığından kendini ‘ortanın solu’nda bulmuştu. Ama her durumda, yüce görevinin muhalefeti sosyalistlere bırakmamak olduğunu da biliyoruz.

Fakat bu ‘sol seçmen’de CHP/Kemalizm hegemonyasına engel olmadı/değil. 70’li yıllarda M. Çayan, İ. Kaypakkaya ve D. Gezmişlerin yaptıkları Kemalizm değerlendirmelerinin etkisine, sosyalist hareketin 74 sonrasında kitleselleşmesine rağmen, CHP genel olarak sol’u temsil etmeye devam etmiştir.

“Bağımsız Türkiye” ve anti-emperyalizm, sosyal devletçilik/eşitlikçilik, devlet mülkiyeti, aydınlanmacılık (laiklik) gibi birçok konuda söylemlerdeki benzerlik CHP ile sol/sosyalistler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Hala da öyledir. Bu nedenle, Haluk Gerger’in on yıl önce yazdığı aşağıya aktaracağım tespitlerini hatırlamakta fayda görüyorum: “Türkiye sosyalist hareketi içinde, sol Kemalistleri bir müttefik olarak görenlerin onun belirleyici karakteristik özellikleri olarak ileri sürdükleri, aynı zamanda, faşizmin temel ilkeleriyle de uyum içindedir.

İsterseniz bunları tek tek görelim:

1. Faşizm de laiktir; Kilise ve din hiyerarşisi gibi yerleşik din kurumlarına şiddetle karşıdır…

2. Faşizm de ezilenlerin lehine bir söylem kullanır, emekten yana sloganlarla yüklü bir “sistemi radikal reforma tabi tutma”ya yönelik yığın hareketidir, antiburjuva ve anti-seçkinci bir dili vardır ve kuşkusuz kendi elitine da sahiptir…

3. Faşizm de liberal emperyalizme şiddetle karşıdır, onun kurumlarıyla kavgalıdır. Bu karşıtlığın milliyetçiliğine ilişkin nedenleri olduğu gibi, onun kozmopolit görüşlerine karşı ideolojik/kültürel nedenleri de mevcuttur…

4. Faşizm de, devletçiliğine koşut olarak kamucudur…

5. Faşizmin de “pozitivist bir aydınlanmacılığı” sözkonusudur…

Tabii başka benzerlikler de bulmak mümkündür. Örneğin,

1. Faşizm de, militaristtir ve Ordu kurumuna yüksek değer biçer…

2. Faşizm de şovendir, aşırı milliyetçidir…

3. Faşizmin de vesayetçi ve otoriter bir yönetim anlayışı vardır, kitleleri gütmeyi, korporatist örgütlenmeyi yeğler…

4. Lidere tapınma faşizmin de önemli bir niteliğidir…”(Yazının ‘yeni’si ‘Sol Kemalizm’, www.mavidefter.com)

Yukarıdaki tespitler, ideolojik söylemlerin konjonktürel olarak birbirleriyle eklemlenebilen bir yapıya sahip oldukları ve bu sayede bu ‘ilkeler’in sol söylemi maddi gücü oranında massedebildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hegemonya tartışması da burada zuhur eder zaten. Politik/pratik olarak güçlü olan ‘parti’nin söylemi, diğerlerini kendine çeker. (Bir kez daha, Necmi Erdoğan’ın ’80 öncesindeki Devrimci Yol ile CHP üzerinden söylem incelemesini hatırlayabiliriz burada, yegane örnek çalışma olarak.) Günümüz koşullarında, sol/sosyalist hareketin yaşadığı ‘kriz(ler)’den bir türlü çıkamadığı, bilakis liberalizmin tazyikinin krizi hepten kaosa çevirdiği bir durumda CHP ve Kemalizme karşı mücadele, sol/sosyalistler açısında bağımsız bir varlık kazanması açısından hayati bir işlev oynayacaktır. Bu açıdan referandum sonuçlarındaki %60 sağ-%40 sol ayrımı o kadar basit bir dil sürçmesi değildir. CHP’ye oy verenlerin solcu kabul edilmesi, CHP tabanına verilen bu kredi sosyalist hegemonya açısından ciddi bir zaafa işaret ediyor.

CHP tabanının solcu olduğu varsayımı, genelde sübjektif deneyimlere ve ilişkilere dayanmaktadır. Hepimizin tanıdığı ‘iyi niyetli’, ‘demokrat’, ‘insan hakları savunucusu’, ‘kapitalizm karşıtı’ vb. CHP’liler vardır. Politik olarak insanlarla, gruplarla tekil, somut olay ve durumlar üzerinden ilişkiler kurarız. Fakat, her tekil eleştiriyi, eylemi tüme vardırmak, eleştiriyi radikalleştirmek de siyasetin, ‘ideolojik mücadele’nin bir görevidir. CHP tabanına verilen bu ‘solcu’ kredisi ideolojik mücadele açısından fazla bonkörcedir. Yukarıda dile getirdiğimiz, liberallerin de farklı argümanlarla katıldığı “faşist CHP” eleştirilerinin yarattığı basıncı ortadan kaldıran bir işlev oynuyor.

CHP’ye oy veren ‘sol seçmen’in sol’dan ne anladığına dair daha nesnel amprik çalışmalar bu ideolojik karışıklığı daha net olarak yansıtmaktadır. Bu açıdan elimizdeki en yakın çalışma GENAR ve STATÜ araştırma şirketleri tarafından 28 Mart 2004 yerel seçimlerinden sonra yapılan “Türk Solu ve CHP” araştırmasının sonuçları var. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, sol parti denince akla ilkin CHP geliyor. Aynı zamanda seçmen CHP’yi ‘halktan yana değil, devletten yana’ bir parti olarak algılıyor. Ankete katılanların %48’i de zenginlerin partisi olarak görüyor CHP’yi. ‘İşçi, emekçi ve ezilenlerin partisi’ olarak görenlerin oranı %28.

Yine aynı araştırmanın sonucunda ‘sol seçmen’in kendisini ‘Atatürkçü, laik ve sosyal demokrat’ olarak nitelediği ortaya çıkıyor. Bununla beraber sola oy veren seçmenlerden sadece %6’sı CHP’yi demokrat olarak niteliyor.

Sola oy veren seçmenlerin ‘solculuk’ tanımlamasında solun temel parametreleri ilk sıralarda yer almıyor. Araştırmanın ortaya koyduğu verilere göre, sola oy veren seçmenin hem sosyal demokratlık hem de sosyalizm tanımlaması ‘eşitlik’ kavramına dayanıyor. (Kaynak: 13 Nisan 2004, Yeni Şafak)

Sol/sosyalist saflarda, AKP iktidarında dinci örgütlenmelerin, edaların (Fethullah Cemaatinin devlet içindeki yapılanmasının gücüne ve boyutuna dair spekülasyonlar, cumaları dolup taşan camiler, -seni cumada görmedik, hangi camideydin, diye soran ‘mahalle baskısı’, atama, tayin ve terfi için illa da bir cemaat torpili gerekmesi, vb.) olabildiğince palazlanıp, sokağa yayılması karşısında ‘endişeli modernler’ diye sevimlileştirilen ruh halinin hayli yaygın olduğunu görmek lazım. Dün de, gene aynı şeyler için başka bağlantılar (Ergenekon, çete, mafya, bürokrasiden bir tanıdık, vb.) gerektiğini bile unutturan bu AKP baskısı, modernlik açısından sol/sosyalistlerle benzer söylem ve ilkelere sahip olduğu kabul edilen CHP’yi (ister ehven-i şer olarak, ister hakikaten solculuğuna inanarak) bir nefes alma imkanı olarak görülmesini getirmektedir. Hatta daha da ileri gidilerek, CHP’nin ‘sosyal demokrat’ bir parti olması ve iktidara gelmesinin sol/sosyalist hareketin gelişmesi açısından olumlu bir durum yaratacağı tespitleri bile yapılmaktadır. Bu yoldan, yeniden ‘asgari müşterekler’ (AKP karşıtlığı vb.) üzerinden “Gandi Kemal” öncülüğündeki CHP’nin ‘solun birliği’ olarak iktidara taşınması vazifesi de çıkarılmaktadır.

CHP’ye yönelik ideolojik mücadelenin rafa kaldırılması, politik olarak CHP’ye ve bu partinin tabanına verilen fazla bönkör sol payeleri, diğer taraftan doksanların ortalarına doğru yasal sol/sosyalist partilerin, platformların kurulmasıyla birlikte kazandıkları düzen partilerinden (SHP/CHP’den) bağımsız bir siyasal görünüm ve varlık olma hali açısından da, kendimize sıkacağımız bir kurşun sayılabilir. Örneğin, ÖDP Hopa’da sol/sosyalistleri CHP’den bağımsızlığını kazanarak yerel seçimlerde birinci parti olabilmiştir. Belki, yasal partilerin/platformlarının kurulmasıyla sağlamayı murad ettiğimiz kitleselleşmeyi başaramadık ama en azında düzen partilerinden (CHP’den de) bir güç/odak olarak etkinlik gösterebilmektedirler. Irak savaşı karşıtı eylemleri, Tekel ve 1 Mayıs eylemleri vb. hatırlamak bu noktada umut vericidir.

AKP’yi altedecek bir CHP iktidarının sol/sosyalistler açısından ‘olumlu koşullar’ sağlayacağı inancı, başka açıdan da ciddi bir yanılgıdır. (Yukarıda atıfta bulunduğum Express dergisindeki yazıda) Foti Benlisoy’un çok yerinde olarak Rosa Luxemburg’dan yaptığı alıntıyı ben de yinelemek istiyorum: “Sosyalist hareketin kaderi burjuva demokrasisine değil, tam tersine, demokratik gelişimin kaderi sosyalist harekete bağlıdır.”

Hatırlamak gerek ki, hem iktidarın ‘açılım’larının, hem iktidarın değişik bileşenlerinin ‘yeni sol parti’ arayışlarının, hem de CHP’deki “değişim”in sosyal temeli, yerel ve küresel olarak gelişen kapitalist ilişkilerin gerektirdiği değişim ihtiyacı kadar sınıf hareketinin, dışlanan ezilen toplumsal grupların, kimliklerin ve söylemeye gerek yok, Kürt hareketinin dinmeyen mücadelelerinin yarattığı ‘kriz’dir. Sosyalistler, bütün bu sınıf ve kimlik mücadelelerini kucaklayan söylem, politik ve örgüt sorunlarını çözdükleri oranında düzen’i daha demokratik çizgilere doğru genişletebilirler.