Anasayfa > Güncel Yazılar > Savaş Üzerine

Savaş Üzerine

Derviş Aydın Akkoç

23 Mart 2011

“Bu ordu mutlu gitti ve Bedevilerin ülkesini parçaladı.
Bu ordu mutlu gitti ve Bedevilerin ülkesini yıktı.
Bu ordu mutlu gitti ve onların kulelerini devirdi.
Bu ordu mutlu gitti ve incir ağaçlarını ve bağlarını kesti.
Bu ordu mutlu gitti ve köylerini ateşe verdi.
Bu ordu mutlu gitti ve on binlerce kişilik ordularını katletti.
Bu ordu mutlu gitti ve tutsaklar getirdi, çok sayıda.”

Bir şiiri andıran bu ifadeleri Elias Canetti Kitle ve İktidar adlı çalışmasında “savaş” başlığı altında inceler. Canetti’nin aktardığına göre, bu yazı görkemli piramitler inşa eden uygar Mısırlıların Libya seferi sırasında, Kral Pepy’nin Bedevilere karşı savaşta başkomutan atadığı yüksek yargıç Une tarafından yazılmıştır. Aslında bir çeşit savaş raporudur. Savaşın kızılca kıyametini resmeden çok güçlü imgeler var. Bilhassa savaşın doğasını ele veren fiiller ilgi çekici: parçalamak, yıkmak, devirmek, kesmek, ateşe vermek, katletmek… Şiddetle yüklü bu fiiller ordunun mutluluğunun ve elbette zaferinin de teminatıdır.

Canetti’ye göre, savaşta düşman addedilen kitlenin topyekûn dağıtılması esas stratejik hedeftir. “Tehdit” unsuru arz eden düşman tarafın susturulması icap eder. Mutlak suskunluk, ancak ölümle mümkün kılınabilir. Zira ölüler konuşamaz. Savaşın amacı planlı bir biçimde olabildiğince az enerji harcayarak ama mümkün olan en çok sayıda düşmanın öldürülmesidir: “Savaşta önemli olan öldürmektir”. Düşman seyreldikçe savaşın sonuna yaklaşılmış demektir. E. Canetti, savaşın nihai hedeflerinden birinin de, “canlı hasımlarından oluşan tehlikeli kitleyi ölüler yığınına dönüştürmek” olduğunu belirtir. Düşman asla tekil-bireysel bir varlığa sahip değildir. Hayatta kalmasını belli bir kitleye (kavim, aşiret, ulus vb.) bağlı olmasına borçludur. Savaş yalnızca öldürmeyi değil, düşmanları ölüler yığınına dönüştürmeyi de gerekli ve zorunlu hale getirir. Cenk hikâyelerinin vazgeçilmez öğelerinden biri ve belki de önemlisinin “savaş meydanındaki cesetler” olması rastlantı değildir. Savaş sonrasında kanlı bir görüntü ortaya çıkmıştır: Paramparça edilmiş cesetler oraya buraya dağılmış vaziyettedir. Galip ordu, mağlup ordunun askerlerini tek tek savaş meydanın merkezine toplar. Toplamanın asıl işlevi “ölülere saygı” anlayışı olduğu kadar “sayım” işlemini de gerçekleştirmektir aslında. Ölüler yığını her zaman sayılabilir, sonlu bir kitledir. Ne var ki, burada önemli bir sıkıntı var. Şöyle ki, muzaffer ordu düşman savaşçılarını kesip biçmiştir ama bu duruma sadece ve sadece onlar “tanık” olmuşlardır. “Sıladakilerin” merakının tatmin edilmesi, kaç savaşçının katledildiğinin bilinmesi de savaşın bir parçasıdır. Sıla sakinleri savaş raporlarına ya da sağ askerlerin dile getirdikleri “ölü sayılarına” kolay kolay inanmaz. Ölülerin yekûnuna “kulakla” değil, “gözle” tanıklık etmek isterler. Savaşlarda bu mühim istek, külfetine rağmen çoğu zaman karşılanmak zorunda kalınmıştır. Elias Canetti eski uygarlıkların bu çetrefil meselenin üstesinden nasıl geldiklerini kimi savaşlar özelinde ele alır. Bu minvalde yine bir Libya savaşı üzerinde durur Canetti.

II. Ramses’in oğlu Mernaptah da Libyalılara bir sefer düzenlemiş ve bu savaştan büyük bir zafer kazanmıştır. Mernaptah Libyalıların tekmil hazinelerini, prenslerini ve akrabalarını ordularıyla birlikte kırıma uğratmış; ganimetler iştahla yağmalandıktan sonra da ülkenin ateşe verilmesini buyurmuştur. Tutsaklar da ganimetler arasında sayılıyordu o dönem. Savaşta daha sonra köle statüsü kazanacak 9.376 tutsak ele geçirilmiştir. Bunlar yaşayanlardır ama ölüler? Düşman cesetlerinin taşınarak sılaya götürülmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlık nedeniyle sıladakilere gösterilmek üzere ölülerin “cinsel organları” kesilir. Şayet sünnetli iseler de kolları kopartılır. Canetti başka halkların mesela Asurluların Mısırlılardan farklı olarak “kafa kesmeyi” tercih ettiklerini belirtir. Kesilen düşman organları kent meydanında seyirlik bir “yığın” haline getirilir. Askerler tarafından taşınan her organ, söz konusu yığına fırlatılır. Burada “yığın” fikri ve uygulaması sembolik olarak çok önemlidir. Temsili “savaş meydanı” şehrin göbeğindeki organlardan oluşmuş bu yığın vasıtasıyla tesis edilir bu kez. Sıladakiler yığının kalabalığına nihayet gözleri ile şahit olabilmişlerdir. Parçası oldukları ordu güçlü ve muzafferdir. Ölmüş düşman askerlerinin büsbütün bedenleri değilse bile bedenlerinden birer parça işte burada, tam karşılarındadır. Beden parçaları üst üste yığılarak muazzam bir toplam oluşturulmuş; savaş bu son ritüelle birlikte mutlak manada kazanılmıştır.


Savaşın ardında akılsızlığın olduğunu dile getiren yaklaşımlar hatalıdır. Savaş bir “cinnet” ya da “çılgınlık” hali değildir. En acımasız katliam ve kıyımlarda dahi böyle olmamıştır bu. Kesilen kellelerin, paramparça edilmiş bedenlerin, talan edilmiş kentlerin, tecavüze uğramış kadınların, köleleştirilmiş çocukların, oracıkta gırtlaklanmış yaşlıların yok edilmelerinde işleyen bir akıl vardır hep. Savaşın mekanizmasını akıl tesis ettiğine göre, yol hep siyasete çıkar. Savaş aklı eksen alan bir siyaset dışa vurumudur. Belki de bu nedenle en yoğun politik eylem biçimlerinden biridir. Savaş “aklın tutulması” ya da “yıkımı” değil, bilakis onun zincirlerinden boşalması, özgürleşmesi demektir. Soğukkanlı kasaplıklara yol ve icazet veren öldürme eylemi, özgürlüğünün kendisidir. Beri yandan, günümüzün güzide savaş hukuku söylemi de, modern bir yalandır. Zira savaşma ve öldürme özgürlüğü yasa tarafından sonuna kadar onaylanmıştır. Savaş hukuka yaslandığı için “cinayet” pratiği anlamına da gelmez. Tek bir savaş var mıdır ki, salt üniformalı askerleri hedeflemiş, kendisini onlarla sınırlamış olsun? Niyet bu yönde olsa bile, savaşın genişleyen şiddeti hep daha baskın çıkmıştır. Savaşçı güçlerin (aklın ve siyasetin) önünde boylu boyunca uzanmış, talan ve tarumar edilecek bir ülke vardır. Bunun zamanlardaki örneği Irak işgalidir. Bir milyonun üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu ölenlerin kaçı asker kaçı sivildir? Kaldı ki, askerler ölünce savaş daha mı bir temiz, katlanılır mı oluyor? Hiçbir savaş hukuku kaidesi sivillerin ölmemesinin garantisini veremez. Bu böyle olsaydı “savaş suçları mahkemelerine” hacet kalmazdı.

Savaşı akıl dışına sabitleyen yaklaşımlar onu “insanlık dışı” addeder. Böylece hem insanlık hem de akıl eşanlı olarak temize çekilmiş olur. Gelgelelim güneş balçıkla sıvanmaz: Düşmanlık kamplarına bölünmüş varlıklar “canavar” değil “insan”dır. Savaş canavarların değil, evrensel insanlığın kolektif edimidir. Aklı ve insanlığı temize çekme arzusu savaşın doğasına aykırı olan şu müphem “mesafeli durma” yanılsamasının da temellerini atar. Oysa herhangi bir savaşta taraf olmamak imkânsızdır. E. Levinas, savaşta “kimsenin mesafe alamayacağı ve hiçbir şeyin dışsal kalamayacağı bir düzenin” kurulduğundan söz eder. Evet, dışsallığın mümkün olmadığı bir düzen kurulur her savaşta. Herkes, en uzaktakiler bile düzen parametreleri tarafından içeri çekilmiştir. Bir kategori olarak “masum siviller” dahi savaş bir kez başladıktan sonra savaşın önemli bir parçasıdır. Genel anlamıyla savaşı deliliğin-cinnetin-barbarlığın tezahürü olarak değerlendiren tutumlar, masum ol(a)mama gerçeğinin de üzerini örter. Bu temize çekme hamlesinin müsebbibi baştan sona ahlaktır. Şöyle ki, savaş her türden ahlakı, saf aklın çıkar eksenli işleyen dinamikleri tarafından ilga eder. Ortadan kaldırılan ahlakın savaştan aldığı intikam, onu insanlık dışı addetmek, bu yönde suçlamaktır. Ama bu suçlama da hiçbir işe yaramaz, insan işi olan savaş kendi kurallarını sürdürmeye devam eder.


Libya’ya bir sefer daha düzenleniyor. Modern uygarlığın savaş tamtamları Ortadoğu’nun yaşlı yüzünü hoyratça hırpalıyor. Ama sadece Batı’nın askeri güçleri değil, bizatihi bölgenin yerel iktidar odakları da bu savaşın sorumluları arasında. Şöyle ki, bu seferden önce de bölgede yabana atılmayacak bir lokal savaş hali hüküm sürüyordu. Bu savaş birdenbire uluslararası arenaya sıçradı. “Modern mutlu ordular” Bedevilerin ülkesini bomba yağmuruna tutuyor. Hava sahaları çökertilmiş, kentleri ateş almış vaziyette. Hastaneler yaralılarla dolup taşıyor. Savaşçılarla birlikte siviller de hayatlarını kaybediyor. Bizler yani dünyanın kalanı ise bu süreçte tıpkı Canetti’nin sözünü ettiği “sıladakiler” gibiyiz. Bugün savaş meydanlarındaki ölü yığınların cesetlerini gazeteler, televizyon ekranları; savaş bilanço ve raporlarını ise makro siyaset erbabı, köşe yazarları, akademisyenler ve devlet adamları sunuyor bizlere. Sayılara hala güçlü bir eğilimimiz var. Sayıları bulanlara lanet olsun! Kesilmiş kelle ya da cinsel organların kaç adet olduğunu merakla bekliyor, utanmazca seyrediyoruz. Savaşı uzun boylu tartışmayı uzmanlar ordusu yapıyor zaten. Buna göre, güya savaş “özgürlük ve demokrasinin” egemen olması adına yapılıyor. Bu iki kavramı da böylece lekeliyor, ırzına geçiyorlar. Bir gerçek var Hz. İsa’dan beri, uyarlayalım: Kılıçla gelen demokrasi kılıçla gider. Tank ve topla gelecek demokrasi ve özgürlükten kimse bir hayır gelmez.

Tüm gerekçeler bir tarafa (zira umurumda değiller) şunu söylemek bence kâfi: Savaşın ardındaki akıl dün olduğu gibi bugün de üç aşağı beş yukarı aynı: “Ganimet yağmalama”. Madem bu böyle şunu da kabul etmeliyiz: bu tiksindirici yağmala sürecinde yaşanabilecek acıların, bu yazıyı kaleme alan ben de dâhil olmak üzere, hepimiz sorumluları arasındayız. Öyle ya da böyle gırtlağımıza kadar bu sürecin içene çekilmişizdir. Asla masum ya da temiz değiliz. Dolayısıyla sorumluyuzdur olan biten her şeyden. İçeride olmanın sorumluluğu kara vicdanımızın sızılarını yatıştırmak değil, ölü yığınlarını azaltmak, daha fazla insanın ölmesini engellemek üzere işlemeli, anlam kazanmalıdır. Bunun için elimizde maalesef siyasetten başkası yok. Biliyorum, bir paradoks var burada: Dünyayı bugün bu ölçüde katlanılmaz kılan şey akıl ve onun koşulladığı siyasettir; ama bu tabloyu değiştirecek olan da yine akıl ve siyasetten başkası değil. Hayatı daha katlanılır kılabilecek, daha insanca bir yaşam; başka bir dünya ve bunu sunabilecek bir akıl ve siyaset her zaman mümkündür. Umut hesabına iyi ki de mümkündür bu. Ayrıca demokratik eylem tam da bu olanağa, umuda yatırmamış mıdır zaten tüm varını yoğunu?

Elias Canetti ile başladık söze yine onunla bitirelim. Canetti Keltlerin dilinde gairm sözcüğünün, “haykırış ya da çığlık” anlamına geldiğini belirtir. Bu sözcükten türeyen sluagh-ghairm ise “ölülerin savaş çığlığı” demektir. Canetti bu sözcüğün zamanla bugün modern anlamda kullandığımız “slogan” sözcüğüne dönüştüğünün altını çizer. Bilindiği üzere, demokratik muhalefet ve siyasetin önemli araçlarından biridir sloganlar. Slogan, zalimin suratında bir tokat gibi patlar. Adaletsizliği, haksızlığı, eşitsizliği ifşa eder. Sokak gösterilerinde, fabrika önlerindeki grevlerde, okul yerleşkelerinde, işkenceye maruz kalınan kışla ve karakollarda dilimizden dökülen “haykırış” anlamında sloganlar, Keltlerin ölüler ordusunun savaş çığlığıdır. Hayvanlar da dahil savaşlarda ölmüş tüm canlar adına: Savaşa Hayır!!!