Anasayfa > Güncel Yazılar > Direnişlerin Kardeşliğinden Halkların Kardeşliğine

Direnişlerin Kardeşliğinden Halkların Kardeşliğine

Erhan Demircioğlu

01 Ağustos 2013

“Artık ölsem de gam yemem!” (Gezi Direnişi’nin bir parçası olmaktan gurur duyan bir yoldaşımdan sık sık işittiğim mutlu hayat repliği)

“Bir avuç ağacın kesilmesi”ne dönük oldukça yerel ve “apolitik” bir hassasiyetle başlayıp devletin hukuksuz ve zorbaca şiddetini takiben kısa sürede yetmişi aşkın şehirde milyonlarca insanı “özgürlük” talebiyle sokağa döken bir halk hareketine dönüşen Gezi Direnişi, baş döndürücü hızıyla olağanüstü bir şok etkisi yarattı. Direniş’in dünyasını yansıtan sloganlara hakim olan mizahi dilin orijinalitesi, direnişçilere muazzam bir meşruluk ve moral sağladı. Fakat asıl şok, bu mizahi dilin arkasındaki politik/kültürel dünyayı Cumhuriyet tarihini tanımlayan geleneksel kalıplarla (“fay hatlarıyla”) tanımlamakta yaşanan sıkıntıydı. Gezi Direnişi, ne laikçi/şeriatçı ayrışmasının çuvalına ne Alevi/Sünni gerginliğinin çuvalına ne ulusalcı/liberal çekişmesinin çuvalına sığdırılabildi. Bu çuvalların tümünden izler taşıdı, hatta bazı şehirlerdeki veya ilçelerdeki gösterilerde bu çuvalların bazıları tanımlayıcı karaktere sahip oldu. Fakat ulusal ölçekte Direniş’in yarattığı toplam sosyo-politik etki, öğrenilmiş ikilikleri aşma eğilimi şeklinde vücut buldu.

Kürt siyaseti Gezi Direnişi’ne karşı nasıl bir tavır aldı? Bu yazıda, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 30 Temmuz günü gazetelere yansıyan şu ifadelerinin arkaplanını ortaya çıkarmaya çalışacağız:

Gezi’yi iyi okumak gerekir. Hatta Öcalan bizi bu konuda eleştirdi. Gezi’yi iyi takip edemediniz dedi. Elbette o da bazı siyasi partilerin, Ergenekon türünden güçlerin oraya konmak istediğini gördü fakat sonuç itibariyle Gezi’deki halk bunlara pabuç bırakmadı, önemli olan da budur. Öcalan bu süreci çok yakından izledi ve bizi o manada eleştirdi.

BDP’NİN ÇEKİNCELERİ

Gezi Direnişi’nin yarattığı şok hali, Kürt siyasetini de etkisi altında aldı. Kurumsal bir yapı olarak BDP’nin Gezi Direnişi’ne dönük yaklaşımındaki değişim, ilgiye değer bir tablo sunmaktadır. Sırrı Süreyya Önder'in aktif desteği, Ertuğrul Kürkçü'nün hararetli Meclis konuşması ve Kürt gençliğinin bir bölümünün kendiliğinden katılımını saymazsak, BDP örgütünün Direniş’e dönük ilk günlerdeki yaklaşımı, çekinceli, mesafeli ve hatta eleştireldi. Bu durum, kabaca dört temel gerekçe ile açıklanabilir.

Birincisi, otuz yıllık kanlı bir savaşın sonunda ilk defa bir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti resmi düzeyde barış görüşmelerini yapmak üzere açıktan PKK lideri ile görüşüyor, Abdullah Öcalan'ın mektubu Diyarbakır’da Newroz'da milyonu bulan geniş bir kalabalık önünde okunuyor, savaştan yıpranmış Kürt halkı için dikkate alınması ve “pamuklara sarılıp korunması” gereken bir barış umudu doğuyordu. Kürt hareketi, tüm hücreleri ile çözüm sürecine odaklanmış durumdaydı ve tüm enerjisini PKK’nin sınırdışına çekilmesi ile sona erecek birinci aşamanın ardından yapılacağı vaat edilen demokratik/kültürel/anayasal reformlar aşamasına vermeye hazırlanıyordu. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan daha sonra “henüz PKK’nin sadece yüzde 15’i sınırdışına çıkmıştır” diyerek aksini iddia etse de BDP’nin tespitine göre birinci aşama sona ermek üzereydi ve TBMM yaz tatiline girmeden ikinci aşamanın bir an evvel başlaması talep ediliyordu. BDP’nin ana gövdesinde, çözüm sürecini ülkenin siyasi gündeminde tali bir konuma sürükeleyecek veya o şekilde bir izlenim yaratabilecek gelişmelere dönük bir tahammül yoktu. Kürt hareketinin –haklı olarak– acelesi vardı.

İkincisi, BDP’nin Gezi Direnişi'ne vereceği aktif destek AKP hükümeti tarafından “provokasyon” ya da “yıpratma” olarak okunabilir, çözüm sürecini kesintiye uğratmanın gerekçesi/bahanesi olarak kullanılabilirdi. BDP, Kürt sorununun barışçıl çözümüne olan bağlılığının hükümet cephesince sorgulanmasına sebep olabilecek gelişmelerden uzak durmayı seçti. “Samimiyet”inin sorgulanmasına alıştırılmış olan BDP, aynı sorgulamara cevaz verecek eylemliliklerinden en azından bir süreliğine uzak durma niyetindeydi. Gerekli adımları atma konusunda tutuk bir görüntü vereceğinin sinyalleri sunan AKP hükümetinin “masadan erken kalkması”na fırsat vermenin bir alemi var mıydı? Diğer bir açıdan ama benzer bir hissiyatla, alternatifi ancak CHP-MHP koalisyonu olabilecek bir hükümeti yıpratacak gelişmelerin barışçıl çözüme bir katkısı olabilir miydi?

Üçüncüsü, Gezi Direniş’in amorf yapısı içinde kendini gösteren ulusalcı kitlelerin varlığı BDP için bir çekince konusuydu. Ulusalcılık, uzunca adıyla “Türk ulusalcılığı”dır ve geleneksel olarak Kürt hareketini “bölücülük” ve “terörizm” kavramlarıyla değerlendirip soruna kriminal/askeri düzeyde yaklaşmayı ihtiva eder. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı ve Türk bayraklarıyla Gezi’de kendilerine yer edinen ulusalcıların varlığı, şayet Direniş içinde hegemonik bir konuma yerleşirlerse, AKP’yi kaybedilmesi muhtemel milliyetçi oylar açısından bir paniğe, geri adım atmaya sürükeleyebilir ve dolayısıyla çözüm süreci önünde ciddi bir engel oluşturabilirdi. Gezi Direnişi’nin çözüm süreci karşıtı bir kampanyaya dönüşme riskini gören BDP, devlet şiddetini eleştiren ama olası bir anti-demokratik yönelime karşı da uyaran bir pozisyon aldı. BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Direniş’in ilk günlerinde, 1 Haziran’da sarf ettiği şu sözler BDP’nin o anki pozisyonunu özetler nitelikteydi:

Taksim’de, Türkiye’nin dört bir yerindeki AKP’nin zulmüne karşı herkesin direnişi meşru ve haklıdır. Ancak Gezi Parkı’ında yaşananları barış müzakerelerinin karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmaz.

Dördüncüsü, Kürtler “duygusal bir kopuş”un eşiğine gelmişlerdi. Devlet organlarına karşı güven azalmış, barış içinde bir arada yaşamaya dönük umutlar sönumlenmeye yüz tutmuş ve Türklerin Kürtlere reva görülen rutin haksızlıklara karşı bir uyanış/karşı-çıkış geliştirebileceklerine dair inanç yok olma noktasına dayanmıştı. Pozantı tecavüzleri, hukuksuz KCK tutuklamaları, Uludere/Roboski’de sınır ticareti/kaçakçılığı yapan çoğunluğu çocuk yaşta otuz dört Kürt’ün saatlerce bombalanarak öldürülmesi, 2012 Newroz’unda yüzü aşkın Kürt’ün öldürülmesi ile sonuçlanan 1992 Newroz’unu hatırlatan bir devlet terörünün hortlaması… Tüm bunlar ve daha başkaları, Türkiye'nin batısında ciddi bir tepki yaratmamıştı. Sırrı Sakık'ın oğlunun ölümünün ardından ortaya saçılan nefret suçu içerikli söylemler, sıradan faşizmin kaplamı ve derinliği hakkında epeyce fikir sunmuştu. Duygusal kopuşun boyutlarını anlamak için BDP’nin 2013 Ocak-Mart aylarında Kürtleri barış içinde bir arada yaşama projesine yatırım yapma konusunda ne denli sıkı bir ikna sürecine giriştiğini aktarmak mühimdir. Türkiye’nin batısı, devletleri tarafından Kürtlerin maruz bırakıldıkları işkenceye karşı uzun yıllar sağır ve dilsiz kaldı. Gezi Direnişi sayesinde Batı’nın yeni tanıştığı zulme karşı Kürtlerin “anında destek” sunmalarını beklemek insanın doğal tepkiselliğine aykırılık arz eden bir durum oluşturmaz mıydı?

Esas olarak bu gerekçelerle BDP Gezi Direnişi’ne karşı mesafeli durdu. Bu duruşu takiben Başbakan Erdoğan’ın partisinin Meclis Grubu’ndaki konuşmalarında arka arkaya “Kürt kardeşleri”ne teşekkür ettiğine şahit olduk. Vahşi yöntemlerle sivil bir muhalefeti sindirme yolunu seçen bir Başbakan’dan gelen böylesi bir teşekkür, bana kalırsa, birşeylerin yanlış yapıldığının açık bir işaretiydi.

ÖCALAN, KCK VE PKK’NİN CANLI SİYASETİ

BDP’nin Gezi Direnişi’ne dönük ataleti, örgütlü Kürt muhalefetinin tüm bileşenlerince paylaşılan bir durum olmadı. Örneğin, 5 Haziran günü KCK tarafından yapılan açıklama “inisiyatif alınması”nın gerekliliği üzerine odaklanıyordu. Şöyle deniyordu açıklamada:

Gezi Parkı etrafında ortaya çıkan yaygın toplumsal direniş açıktır ki, demokratik yeni bir anayasa, halkla birlikte demokratik yönetim talebi başta olmak üzere demokratik yeni bir Türkiye yapılanmasının mesajını vermiştir. Toplumun bu mesajını dikkate almak ve gereklerini yerine getirmek Türkiye’nin bugünü ve geleceği açısında oldukça önemli olmaktadır. Ancak amaçları demokrasi olmayan “fırsat bu fırsattır” deyip Demokratik Çözüm Süreci’ni sabote etmeyi hedefleyen ırkçı-ulusalcı güçler de var gücüyle toplumun refleksini istirmar etmeye çalışmaktadır. Bu sürecin belkemiğini oluşturan emekçı ve demokratik kesimler, bu tür gruplara elbette ki dikkat etmeli ve Demokratik Çözüm Süreci’ni güçlendirmelidir. Kürt halkı da bu süreçte inisiyatifsiz kalmamalı, Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte sürecin doğru yolda ilerlemesi için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. (vurgular bana ait, vba)

KCK açıklaması bir kırılma yaratması bakımından önemliydi fakat tayin edici nitelikteki gelişme, BDP heyetinin 7 Haziran günü gerçekleştirdiği ilk İmralı ziyaretinde yaşandı: Abdullah Öcalan da, KCK’nın yaptığı gibi, Gezi Direnişi'ni, kendi tabiriyle, “selamladı”! Demirtaş, Öcalan’ın şu sözlerini kamuoyuna duyurdu:

Direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum. Elbette ki bu duruş yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır. Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı. Bu hareketin onların denetimine girmesine Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler izin vermemelidir.

19 Haziran’da Fırat Haber Ajansı’na verdiği röportajda Murat Karayılan da benzer açıklamalarda bulundu. Tüm bu açıklamalarda iki nokta ön plana çıkıyordu. Birincisi, Gezi Direnişi’ne rengini veren hakim eğilimin “daha çok demokrasi” yönünde olduğu saptaması yapılıyordu. BDP’nin önceki açıklamalarında bu saptama eksikti ve bu eksiklik BDP’yi atalet pozisyonuna sürüklemişti. İkincisi, ırkçı-ulusalcı kitlelerin Direniş’teki varlığına bir tehlike olarak işaret ediliyor ama bu tehlike, Kürt hareketi tarafından seyirci kalınacak bir durum olarak değil aksine “inisiyatif alınarak” bertaraf edilmesi gereken (“kendini kullandırmaya izin vermeme”) bir durum olarak değerlendiriliyordu. BDP’nin olası riskleri görüp sıfır risk pozisyonunu seçmesine karşın PKK, KCK ve Abdullah Öcalan Kürt hareketini hesaplanmış riskin tam göbeğine doğru çekiyordu. BDP mevcudu koruma güdüsüyle hareket ederken PKK, KCK ve Abdullah Öcalan Kürt hareketinin siyaset alanını genişletme çağrısı yapıyordu.

Gezi Direnişi’ne karşı tavır alıştaki bu farklılaşmanın izlerine başka konjonktürlerdeki tavır alışlarda da rastlanabilinir ve bu farklılaşmalar çıkarılacak dersler, BDP siyaseti açısıdan siyasi okul niteliğindedir. KCK ve Öcalan’ın açıklamalarından sonra BDP’nin Gezi’ye bakışında fark edilir bir kırılma meydana geldi ve BDP örgütsel olarak daha geniş kitleleri sokaklara taşıdı. O derece ki, daha önceden “Kürt kardeşleri”ne teşekkür eden Başbakan Erdoğan artık “AKM’ye terörist başının posterini astılar” tarzı açıklamalar yapmaya başlamıştı.

Zaman zaman BDP’ye yöneltilen “Kandil’den bağımsız politika geliştirememe” eleştirisinin gerekçelerini, ulusalcıların yaptığı gibi terör siyasetine teslimiyet minvalinde değil, siyasetin konjonktürel gerekliliklerine uygun tavır alamama çerçevesinde değerlendirmek uygun olur. Gezi Direnişi neticesinde şahit olduk ki, KCK ve PKK’nin konjonktürel duruş esnekliği BDP’de bulunmuyor. KCK ve PKK’nin canlı ve biyolojik terminolojiyle havayı iyi koklayan siyaseti, BDP’nin devlet lehine muvazeneye/dengeye meyilli siyasetinden ayrışıyor.

Aktif siyaset, muvazene/denge siyasetine gore her durumda (pragmatik açıdan) doğru olmayabilir elbette. Fakat PKK, KCK ve Abdullah Öcalan’ın Gezi Direnişi’ne aktif destek çağrısı, bana kalırsa, haklıdır. Bu, sadece Gezi’ye hakim rengini veren niteliğin “daha çok demokrasi” talebi olması ve ulusalcılığa karşı inisiyatif alma gerekliliği bakımından değil, aynı zamanda AKP hükümetinin çözüm sürecine ipe un seren bir tavırla yaklaşacağının sinyallerini vermesi dolayısıyladır. Kürt siyaseti zaten bir süredir AKP hükümetini kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirme konusundaki isteksiz hali dolayısıyla eleştirmekteydi. Haziran ayı içinde yaşananlar da eleştiri maddelerini artırdı: Katledilen yakınlarını anmak için sınırı geçtiği söylenen Roboskili ailelere verilen para cezalarına, mahkemenin Roboski davasında takipsizlik kararı vermesine ve KCK davasında hukuksuz bir şekilde alıkonulan tutukluların büyük bir kısmının tutukluklarının devamı kararına şahit olduk. AKP’nin güven zedeleyici hamleleri, çözüm sürecinde Kürt siyasetinde yaşanacak durağanlık ve inisiyatifin devlete bırakılması durumunda karşılaşılması kuvvetle muhtemel tehlikelere işaret ediyordu. Tam da bu konjonktürde Türkiye’nin batısında ortaya çıkan demokratik dozu yüksek Gezi Direnişi, Kürt siyasetinin daha aktif konum alışı ve siyaset alanını batıya doğru genişletmesi bakımından harikulade bir fırsat sunuyordu. Gezi Direnişi, çözüm sürecinde artık daha aktif bir konum alması gereken Kürt siyaseti açısıdan ciddi bir uyarıcı işlevi gördü.

KÜRT SİYASETİ İÇİNDE AYRIŞMA

Sırrı Süreyya Önder’in Nuçe TV’de 20 Haziran’da söylediği “Türkiye yanıyor, dünyanın en büyük isyanlarından biri… Ama DTK tek cümle destek açıklaması yapmış değil” sözleri, BDP içindeki farklı eğilimleri göstermesi bakımından anlamlıdır. Süreyya Önder’in eleştirilerine DTK Eş Genel Başkanı Ahmet Türk’ün yanıtı ise şöyle olmuştu:

DTK Eş Başkanımız sayın Aysel Tuğluk ve ben kişisel açıklamalarda bulunduk. Aynı zamanda DTK olarak da Gezi Parkı’ndaki demokratik talepleri desteklediğimizi üç defa yazılı açıklama yaparak kamuoyuna açıkladık. Defalarca açıklama yapmamıza rağmen Sırrı Süreyya Önder’in Nuçe TV’de yaptığı açıklamayı doğru bulmuyorum…Gezi Parkı eylemlerinde, demokrasi taleplerinin yanında bilinçli bir senaryo da devreye girmiş olabilir. Eylemlerde, demokrasi talebinde bulunanlarla birlikte hükümeti yıpratmak ya da çözüm sürecine karşı olan farklı grupların da yer aldığını söyleyebiliriz. (vba)

Ahmet Türk’ün 21 Haziran’da yaptığı bu açıklama, Selahattin Demirtaş’ın 1 Haziran’da yaptığı açıklama ile örtüşmekteydi ve denge siyasetinin devamı yönünde bir irade beyanı durumundaydı. Bu açıklamada, ne Gezi Direnişi içindeki hakim demokratik eğilimden ne ulusalcılara karşı inisiyatif alma gerekliliğinden ne de çözüm sürecinde aktif siyasete geçiş zorunluluğundan işaretler vardı. Ahmet Türk’ün “Gezi olaylarının içinde hükümeti yıpratmak isteyenler de olabilir” dediği hatırlatıldığında ise Sırrı Süreyya Önder, 23 Haziran’da şöyle konuştu:

Hükümeti yıpratmayacağız diye biz kime söz verdik? Bizim varoluş sebebimiz siyasal mücadeledir. Talana yöneliyorsa hükümet yıpransın, yıpranmalı. Bu perspektif şu eksikliği içeriyor: Sayın Başkan’ın [Abdullah Öcalan] söylemiş olduklarından hiçbir şey anlamamış oldukları anlamına geliyor. Öcalan “Müzakere sürecini ben başlattım, ben sürdürüyorum, bu sürece el koydum” diyor. Hükümeti yıpratmayalım demek bu süreci hükümetin başlattığını ya da hükümetin tekelinde olduğunu zannetmek demektir. (vba)

“Hükümeti yıpratmayalım” ifadesindeki tabi olma haliyle ile “Sürecin öznesi bizleriz, hükümet bize tabidir” duruşu arasındaki ayrışma net bir biçimde ortadadır. Öcalan, PKK ve KCK’nın müdahaleleri neticesinde şu anki durumda terazi, devletli bir çözüme angaje olmaya görece meyilli olanlara karşı devrimci bir duyu olarak öncelikle kendi iradesine güvenme ve devlete hiçbir koşulda güvenmeme konusunda hassas olanlar lehine bozulmuş durumdadır. 27 Haziran’da Selahattin Demirtaş’ın yaptığı “Gezi Parkı isyanı, demokratik özerklik isyanıdır” açıklaması, Gezi Direnişi’ne dışsal destek verme aşamasındann Kürt siyasetinin çözüm perspektifinin içsel bir unsuru olarak sahiplenme aşamasına doğru evrilme sinyali bakımından özellikle kayda değerdi. Fakat Kürt siyaseti içindeki ayrışmanın ortadan kaybolmadığını ve devam edeceğini öngörmek için 30 Haziran’da Sırrı Sakık’ın yaptığı “Bazı kesimler sandıkta yenişemedikleri iktidar partisini acaba farklı alanlarda nasıl devirebiliriz ne yapabiliriz anlayışı içinde oldular” açıklamasını not düşmek yeterlidir.

LİCE’DEN GEZİ’YE, GEZİ’DEN LİCE’YE

Gezi Direnişi nispi bir durgunluk aşamasına geçmek üzereyken Diyarbakır Lice’de feci bir devlet saldırısı yaşandı. 28 Haziran günü, çözüm sürecinin ruhuna aykırı olduğu gerekçesiyle “Savaş değil Barış İstiyoruz” pankartıyla kalekol yapımını protesto eden halka askerler tarafından ateş açıldı. İHD rapolarına göre ateşli silah kullanım şartlarının sağlandığı bir durum gerçekleşmemişti ve 18 yaşında devlet kurşunuyla öldürülen Medeni Yıldırım dahil olmak üzere yaralanan vatandaşların tümü arkalarından vurulmuşlardı.

Aynı günün akşamı İstanbul, İzmir ve Ankara’da Türk Bayrağı’nı direnişin sembolü olarak taşıyanların da içlerinde bulunduğu geniş kitleler, "#direnlice" pankartlarının arkasında Türkçe ve Kürtçe “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganları atarak Lice’deki devlet şiddetini protesto ettiler. Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 29 Haziran günü de aynı tablo, Taksim meydanı ve Atatürk anıtı önündeki polis barikatı eşliğinde, İstiklal Caddesi’nde tekrarlandı. Sırrı Süreyya Önder başta olmak olmak bazı BDP’li milletvekilleri protestolara katıldılar. 2 Temmuz Sivas Katliamı anmasında da Lice unutulmamıştı, örneğin Ankara’da “Diren Lice Ankara Seninle” sloganı atıldı.

Lice’deki vahşetin Türkiye’nin batısında bulduğu bu kuvvetli yankı, etkilerini önümüzdeki süreçte daha net görebileceğimiz, politik tarihimiz açısından bir milat oldu. Çok kısa bir süre içinde yüksek dozda açık yalan ve provokasyonlara, medya körlüğüne ve devlet şiddetine maruz kalmış olan Türk toplumunun hatırı sayılır bir bölümü, bir ay öncesine göre hayal edemeyecekleri bir konuma savruldular. Gezi Direnişi esnasında sosyal medyada sık sık “Şu ana kadar Kürtleri bu medyadan izlediğim için utanıyorum, beni affetsinler” mesajlarını görmek zaten olanaklı hale gelmişti. Lice ile beraber bu tepki alanlardaki ifadesini bulmuş oldu. Devletin açık ve kaba zulmü, o zulme maruz bırakılanlar arasında tahkim edilmiş bulunan katı sınırları silikleştirdi. Otuz küsur günlük devrimsel sosyal çalkantı esnasında otuz yılda alınamayan mesafe kat edildi. Gelecekte de sürekli referans yapılabilecek müthiş bir kazanım ortaya çıktı.

Lice’deki devlet saldırısını takiben BDP, Temmuz ayı boyunca süreceğini duyurarak “Hükümet adım at” başlığıyla geniş bir eylemlilik kampanyası başlattı. Kampanyanın duyurusunun yapıldığı BDP tarafından sunulan bildirgede Gezi’ye yapılan olumlu vurgu dikkate değerdi. Şöyle deniliyordu bildirgede: “Demokrasi bütün toplum kesimlerinin talebidir. İstanbul’da Taksim Meydanı’nda da Diyarbakır’da Nevruz Meydanı’nda da benzer talepler yükselmektedir.” Kampanya kapsamında onlarca BDP il ve ilçe örgütleri tarafından gerçekleştirilen gösteriler, “Her yer Lice her yer Taksim” ve “Yaşasın Gezi/Lice dayanişması” içerikli slogan ve pankartlara sıkça sahne oldular.

BDP tarafından olumlanan Gezi-Lice hattına rağmen kampanya dahilinde yürütülen eylemler doğrudan ve bütünüyle Gezi Direnişi kapsamında değerlendirilemezler. Zaten Gezi Direnişi’nin merkezi taleplerinden birinin Başbakan Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin istifası olduğu düşünüldüğünde çözüm sürecine odaklı Kürt siyasetinin Gezi Direnişi’ne entegrasyonunun kusursuz olamayacağı en baştan aşikardı. “Hükümet adım at!” ile “Hükümet istifa!” sloganları arasındaki makas iki eylemlilik arasındaki farkın kaba bir özetini sunuyor. Fakat mühim olan, kusursuz entegrasyondan ziyade olası riskleri (ulusalcıların Gezi’ye hakim olması gibi) görüp Gezi Direnişi’ne karşı eleştirel bir tutum almak yerine Direniş’in içindeki farklı eğilimlerden hakim demokratik damarı ayırt etmekte ve bunu çözüm sürecinde ayak direten hükümete karşı yapılacak aktif bir barış kampanyasının önemli bir bileşeni olarak görmeyi becerebilmekte yatıyordu. BDP’deki algı değişimi bu minvalde anlamlıdır ve bu değişimde Öcalan ve KCK’nin etkisi yadsınamaz.

Batıdaki Lice protestolarının hakkını teslim etmekle beraber kat edilen mesafenin henüz “direnişlerin kardeşliği” aşamasında olduğunu söylemekte fayda var. Bununla kast ettiğim, söz konusu kardeşliğin henüz adaletsiz devlet zulmü gibi açık bir olumsuzluğa karşı bir kardeşleşme olma aşamasında bulunmasıdır. Bu bir kazanımdır çünkü en azından batıdaki protestolara katılanların tepkisi “Ama Kürtler PKK terörizminin etkisi altındadır ve dolayısıyla devlet zulmü makbuldür” ezberini kırmıştır. Kendi gözlemlerinden hareketle, protestolara sebep olan hakim düşünüş şeklinin “terörizme hizmet eden politika gütmek dahi devlet tarafından öldürülme gerekçesi olamaz” şeklinde olduğunu söyleyebilirim.

Direnişlerin kardeşliğinden halkların kardeşliğine geçiş, açık devlet zulmüne karşı ortaklaşmanın ötesinde Kürt sorununun çözümü için olumlu adımlar atılmasına dönük bir tepkisellik ile beraber gerçekleşecektir. Eğer yeni ve demokratik bir anayasa yapılması, anadilde eğitim, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, Kürt politikacılarına dönük keyfi tutuklamaların sona erdirilmesi, koruculuğun kaldırılması ve nihai olarak genel siyasi af/Öcalan’ın serbest bırakılması gibi pozitif düzenlemelerde adımlar atılması yönünde batıda bir tepkisellik oluşmazsa, tam manasıyla halkların kardeşliğinden söz etmek olanaklı olmayacaktır. Bu basit liste bile gidilecek mesafenin uzunluğu hakkında kabaca bir fikir vermektedir. Halkların kardeşliğine giden yol, dik yokuşlu ve bol tuzaklıdır. Fakat yaşadığımız şu otuz küsur günlük süreç ne denli umutlu olmamız gerektiğinin işaretlerini de fazlasıyla vermiştir.