Anasayfa > Güncel Yazılar > Güç Devleti Hukuku

Güç Devleti Hukuku

Ahmet İnsel

21 Kasım 2005

Türkiye’de demokratikleşme yolunda adımlar atıldıkça, bunca yıldır demokratikleşme konusunda yerinde saymış olmamızın sorumluları bir bir ortaya çıkıyor. Son aylarda fikir ve ifade özgürlükleri alanında yaşanan şaşırtıcı gelişmeler, yargının da bu sorumlulardan biri olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu özgürlüklerin aslî güvencesi olması beklenen yargı gücünün bazı temsilcilerinin açtıkları davaların gerekçelerine bakıldığında, insanın kendini koyu bir diktatörlük veya bir totaliter rejimde zannetmesi çok zor değil. Kamu adına oluşturulan iddianamelerin, maddi yanlışlarla dolu, son derece özensiz üslubunun yanında, bu iddianamelere itibar ederek davaları sonuçlandıran bazı hakimlerin aldıkları kararlara, verdikleri cezalara bakınca, bunun sadece bir his olmadığını, garip bir ikili gerçek içinde yüzdüğümüzü görüyoruz. Bir yanda çoğu demokratikleşme paketleri çerçevesinde değişmiş kanunlar var. Diğer yanda, bu kanunların içine usta ellerin koyduğu saatli bombaları bulup kullanmakta mahir veya kanunları hak ve özgürlüklerin kısıtlanması yönünde yorumlamaya bilinci şartlanmış hukukçuların kullandığı “yargı silahı” var.

Bir yıldan az bir zaman dilimi içinde, Hırant Dink’e açılan ve tecilli hapis cezasıyla sonuçlanan ceza davası, Orhan Pamuk’a açılan ceza davası, Ragıp Zarakolu’na bastığı kitaplar için açılan sayısını izlemenin zor olduğu ceza davalarına, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu’na karşı açılan ceza davası ilave oldu. Genellikle bu davalarda kullanılan silah, yeni Ceza Kanunun halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, devletin kurumlarını ve Türklüğü alenen aşağılamak suçları. Bu arada, Neşe Düzel’in Orhan Doğan’la yaptığı söyleşi nedeniyle, her ikisi hakkında Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Terörle Mücadele Yasası’nın 7. maddesi uyarınca 1 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle bir dava açıldı. Bunların yanında, burada saymayı unuttuğumuz benzer başka davalar muhakkak vardır.

Görülmekte olan bu davalar hakkında görüş beyan etmeye yasalarımız izin vermiyor. Ama nihai karar bağlanmış, bazılarında hükümlülerin AİHM’ne müracaat ettikleri, dostane çözüm veya mahkumiyet yoluyla Türkiye aleyhine kazandıkları dava yığınına bakınca, yargıda bazı şeylerin doğru işlemediğini görmek için, insanın kasıtlı biçimde başını öte yana çevirmesi gerekiyor. Özellikle söz ve ifade özgürlüğü hakkının kullanımı konusunda yargının kafasının bir hayli karışık olduğunu görüyoruz. Birçok durumda, yargı güçleri kendilerini siyasal gücün yerine koyarak, taraf oluyorlar. Ya da durumdan vazife çıkarmayı bir haslet addediyorlar.

Kuşkusuz, hukuk, özgürlüklerin tanımı ve kullanımı konusunda güncel siyasal değerlendirmelerden kendini bütünüyle soyutlayamaz. Ama Türkiye’de eski 312 ve 159. madde türünden maddeler üzerinden açılmış ve mahkumiyetle sonuçlanmış davalara bakıldığında, yargının hukuki taraf olmaktan önce kendini siyasal taraf olarak gördüğü hissi uyanıyor. Bilindiği gibi, böyle bir durum demokratik hukuk devletine değil, adaletin zıvanadan çıktığı, gücün ve güçlünün çektiği yöne doğru sürüklendiği bir düzene özgüdür.

Bugün Türkiye’de yargı, bazı alanlarda, hukuku değil, gücü temsil etmektedir. Rejim totaliter olmadığı için, yargı da bir bütün halinde tek bir gücü temsil etmemektedir. Farklı güç odaklarının etkisinde, parçalı bölüklü bir yapı arz etmektedir. Aynı konuda bir savcı dava açarken, komşusu diğer bir savcı dava açmaya gerek duymamakta; avukatlar kendi görüşlerine yakın mahkemelere işlerinin düşmesi için binbir cambazlık yapmakta; devlet ve hükümet güçleri mahkemelere ve savcılara talimat üzerine talimat yağdırmaktadır. CHP milletvekili Yılmaz Ateş’in aktardığına göre, bir başsavcı gizli soruşturma ilkelerini basın toplantısı yaparak fütursuzca çiğnemesinin gerekçesi olarak, “basın toplantısı yapmam istendi, okuduğum açıklamayı, önüme konduğu anda gördüm” diyebilmektedir. Bu hukuk devletinin mi, güç devletinin mi varlığına işaret eder?

Bütün deliller elindeyken, sadece moral olarak yıpratmak amacıyla zanlıyı tutuklamayı bilen bir başsavcı, yetki alanında gerçekleşen ondan çok daha vahim bir olaya bulaşmamayı becerebilmektedir. Şemdinli’de güvenlik gücü mensubu bazı kişilerin, görev sırasında işledikleri ve suçüstünde yakalandıkları eylem, bu başsavcı için yeterince vahim değil midir? Yeterince vahim olması için, ortaya daha fazla ne çıkması gerekir? Kamu yetkisini kullanarak çete oluşturmak, ahaliyi kışkırtmak, yurttaşların mal ve can güvenliğine zarar vermek ve bütün bunların delilleriyle suç üzerinde yakalanmış olmak, “münferit bir olaydır” bu güç devleti hukukuna göre. Ortada güç devleti varsa, doğrudur, böyle değerlendirmek gerekir.

Şemdinli’de bombayı kimin attığı belli olmasına, bu işi yapan kişi ve yardakçıları suçüstünde yakalanmalarına, ardından olay yerinde keşif yapan savcının etrafındaki kalabalığa güvenlik güçlerinin ateş açıp, adam öldürmelerine, “adli bir olay” diyebilmek için demokratik hukuk devletinin değil, şerir bir devlet zihniyetinin hukuk anlayışına teslim olmak gerekir. Deniz Baykal’ın sorduğu, yerinde ve basit soruyu burada tekrarlayabiliriz: “Van çeteyse Şemdinli ne?”. Ardından dile getirdiği gözlemi de: “Bir toplumun ağzına ‘Avukat tutacağına hâkim tut’ sözü düşmüşse orada adalete güven kalır mı?”. Güveni bir kenara bırakalım. Adalet kalır mı? Gücün ve güçlünün sürüklediği yere yargının gitmesi, tam da böyle bir durumdur.

Bütün bunların üzerine tüy dikmek istercesine, Yargıtay, daha önce iptal ettiği yerel mahkemenin verdiği bir hapis kararını bu kez onaylarken, yargının manevi şahsiyetine sıra gelince ne kadar titiz olabildiğini kanıtladı. Turkish Daily News’de 2001’de çıkan bir yazısında “adli makamların manevi şahsiyetine hakaret ettiği” için bir yerel mahkemenin gazeteci Burak Beldil’e verdiği 20 ay hapis cezasını Yargıtay bu kez onayladı.

Türkiye’de yargının birden fazla güç odağı arasında parçalanmış yapısı ve, çoğu zaman, hukuk devletinin değil, güç devletinin organı imişçe davranmayı bir haslet addetmesi ortaya son derece vahim bir tablo çıkarıyor. Adli makamlar bu tablonun kendi manevi şahsiyetlerini tahkir ettiğine inanabilirler ama bu tablonun başlıca sorumlularının kendi aralarında olduğunu bilmelidirler.

Radikal İki, 27.11.2005