Anasayfa > Güncel Yazılar > Türkiye'de İfade Özgürlüğüne Müdahale Bağlamında 'Devlet Refleksi' ve Güncel Davalar

Türkiye'de İfade Özgürlüğüne Müdahale Bağlamında 'Devlet Refleksi' ve Güncel Davalar

Gürkan Özocak

13 Kasım 2013

Son dönemde Twitter’da Ömer Hayyam Rubaileri paylaştığı için Fazıl Say’a verilen hapis cezası ve henüz geçtiğimiz ay, 1 Mayıs’taki polis vahşeti nedeniyle İstanbul valisi ile İçişleri Bakanı’na yapmış olduğu eleştiriler ve Başbakana ‘Recep Tazyik Erdoğan’ dediği için Emrah Serbes hakkında 12 yıla kadar hapis istemiyle açılan ceza davası, bir dönem yine gündemimizde olan ‘aydın davaları’ ve bu minvalde ifade özgürlüğüne yapılan iktidar güdümlü yargı müdahalesi tartışmalarını tekrar ayyuka çıkardı. Bu bağlamda, konunun derinine ve tarihsel menşeine girme hususuna daha sonra el edeceğimiz şerhini düştükten sonra, ülkemizde bir “devlet geleneği” haline gelmiş olan ifade özgürlüğü üzerindeki devlet ve yargı müdahalesinin hukuki ve tarihi kökenini nerede bulacağımıza dair birkaç kelam etmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

CEZA KANUNLARININ OLUŞUM SÜRECİNDE, SİYASİ İKTİDARIN ALAMETLERİNE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR ALGISI

Şüphesiz ki, her devlet, bir politik biçimlenme, siyasal organizma oluşturma anlamını taşır. Bu organizmanın hayatta kalması için de belirli fonksiyonların, yapılandırılan bu biçim çerçevesinde görülebilmesi zorunludur. Bu fonksiyonların, kuruluş paradigmasına uygun olarak meydana getirilmesi, bunun için de organizmayı oluşturan birey davranışlarının temel iktidar düzenine uygun olarak şekillendirilmesi elzemdir. İşte, devletlerin birey düzeyindeki bu ‘balans ayarını’ yapabilmesinin tartışmasız en önemli aracını ceza kanunları oluşturur. Bir başka deyişle, ceza kanunları –özellikle siyasal iktidara ve iktidar alametlerine karşı işlenen suçlara ilişkin bölümleri-, devlete bahşedilen kural koyma ve karşılığında mutlak bir yaptırım uygulayabilme yetkisiyle, bireylerin çizilen normatif yoldan çıkmaması için sahip olunan belki de en güçlü silahtır.

Türkiye’de de ceza kanunlarının oluşum süreci, bu kuruluş paradigmasına ve ‘devlet refleksi’ne uygun bir biçimde gerçekleşmiştir. 1923’te kurulan cumhuriyetin akabinde başlayan ceza kanunu çalışmaları ve liberal-muhafazakâr bir ceza hukuku metni niteliği taşıyan 1889 İtalyan Ceza (Zanardelli) Kanunu’nu mehaz alan 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu ile beraber, yeni rejimin ideolojik genlerine uygun olarak ve kaçınılmaz bir şekilde, liberal özgürlüklerin gerçek muhatabı olan zengin sınıfların ayrıcalıklarını korumak, diğer bir deyişle bu sınıfları ‘tehlikeli sınıflar’ olarak nitelendirilen ‘alt’ sınıflara karşı savunmak işlevine meyleden bir ceza hukuku rejimi tesis edilmiştir[1]. Ne var ki, sorunun daha büyüğü, mehaz kanunun yaşadığı dönüşümlere paralel olarak yaşanan gelişmeler sonrası baş vermiştir. Zira, İtalya’da zaman içerisinde faşizme evrilen siyasi atmosfer, Mussolini iktidarı ve nihayetinde bu ülkedeki egemen faşist ideolojinin kanlı canlı örneği diyebileceğimiz 1930 İtalyan Ceza Kanunu, hem ülkedeki siyasi havayı, hem de sırt verdiği ceza hukuku rejimini ziyadesiyle etkilemiştir. Bu döneme rengini veren tek parti iktidarının ana kadrolarının (özellikle ‘Mahşerin dört atlısı’ olarak adlandırmayı doğru ve yerinde bulduğum Recep Peker, Şükrü Kaya, Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saracoğlu’ndan bahsediyorum) Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’yı neredeyse ‘Kabe’ edindikleri söylem ve eylemleri, özellikle 30’lu yılların CHP’sini tesiri altına alan ‘Tek Parti – Milli Şef’ doktrini gibi meseleler ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, bu siyasi rüzgar, kuşkusuz ceza kanunları da kaçınılmaz olarak dönüştürmüştür. Bu bağlamda, TCK, yürürlüğe girişinden itibaren defalarca kez değişikliğe uğramışsa da, bu değişikliklerin en önemlisi ve en köklüsü, kanunun devlete karşı suçlar sistemini baştan aşağı değiştiren 1936 tarihli 3038 sy. Kanundur.

Aslında, 1936 değişiklikleri başlı başına bir çelişkidir. Zira, 1889 İCK’na yaslanan TCK tam anlamıyla liberal, burjuva ideolojik temellerine dayanan bir kanunken; 1936 değişiklikleri ise, görüş ve sistem yönünden bunun tam tersi bir anlayışın, biçimsel olarak burjuva ideolojik temellerini inkar eden faşist bir düzenin, bu düzene uygun olarak kabul ettiği 1930 tarihli İCK maddelerini örnek almaktadır[2]. Ceza kanununun temel görüş sistemini parçalayıp “ikili” bir sistem yaratan ve birbirine karşıt üst yapı sistemlerinin etkisini birleştirme işlevini haiz bu değişiklikler ile, TCK’ya, Türkiye tarihine damgasını vurmuş 141-142. maddelerin de içinde bulunduğu birçok yeni suç eklenmekte, büyük kısmında ‘düşünce açıklaması’nın dahi yeterli görüldüğü bu suçlara çok ciddi cezalar öngörülmekte, casusluk ve devlet sırrı düzenlemelerinin sınırları önemli ölçüde genişletilmekte, kişilerin sorumluluk alanları esnetilmekte, birçok suçta kusur aranmaksızın kişiye ceza verilmesi öngörülmekte, CHP’nin işaret ve bayrakları koruma altına alınarak tek parti rejimi güçlendirilmekte ve buna benzer birçok hüküm ile, devlet otoritesini güçlendirici, rejimin “ihtiyaçlarına cevap verir” nitelikte, adeta yepyeni bir ceza hukuku sistemi meydana getirilmektedir[3]. Nitekim bu husus, değişiklik kanununun gerekçesinde şu sözlerle de açıklanmaktadır:

“…Son zamanların bazı hadiseleri delâletiyle mevcut cezaî hükümlerimizin bu hâdiseleri dairei şümulüne almadığı görülerek Devletin emniyet ve selâmeti her türlü fena hareketlere karşı cezaî müeyyidelerle mahfuz bulundurmak lüzumu tahakkuk etmiştir. Bu boşluğu doldurmak maksadiyle Türk ceza kanununun ikinci kitabının (Devletin emniyetine karşı cürümler) başlıklı birinci faslına dahil olan maddeleri baştan başa yeniden yazılmak suretiyle değiştirilmiş…”[4]

Kısaca bahsettiğimiz bu devlet refleksinin oluşum süreci bununla da sınırlı kalmamış, çıkarılan sayısız ‘özel kanun’ ile de, “devlet” ve “vatan” kurumları kutsallaştırılarak ceza sorumluluğunun alanı keyfi biçimde genişletilmiş, en küçük bir muhalif söyleme karşı müthiş yaptırımlar öngörülmüştür. Bunların en bilineni, 1925 tarihli ‘Takriri Sükun Kanunu’dur. Bu kanun ile hükümete, sınırları son derece geniş “irtica ve isyan” içeren ve huzuru bozabilecek her türlü neşriyatı, yayını meclis kararı dahi olmaksızın tek başına yasaklayabilme yetkisi verilmiş ve bu yöndeki davranışların da çok ağır bir biçimde cezalandırılması düzenlenmiştir. Özellikle bu yasa ile söz konusu dönemde CHP karşıtı bütün muhalefet susturulmuş ve ‘Şef-Parti-Devlet’ denkleminin oturtulması için tüm şartlar hazır hale getirilmiştir. Kanun çıkar çıkmaz partiye aykırı siyasi faaliyet yürüten tüm cemiyetler mühürlenmiş, özellikle sosyalist yayınlar derhal kapatılıp, bu yayınları çıkartanlar ve bunlarda yazanlar ağır şekilde cezalandırılmışlardır. Bunun dışında aynı yıllarda çıkan Hıyaneti Vataniye Kanunu, ‘Dersim Kanunu’ diye bilinen Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun gibi birçok yasa metnine de, benzer hükümler konmuştur. Şunu da eklemek gerekir ki, bu durum 12 Mart ve 12 Eylül sonrası dönemlerde de var gücüyle devam etmiş[5], hemen her dönemde ceza kanunları, muhalefeti yok etmek ve ifade özgürlüğünü rafa kaldırmak için siyasi iktidarların en sevgili silahı, Bakunin’in dediği gibi en sadık “fahişesi” olmuştur.

DÜŞMAN YARATAN DEVLETİN KARŞISINDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE BUGÜNÜN FOTOĞRAFI

Burjuva devlet mekanizması, anti-tezi olduğu feodal, gerici, dogmatik Osmanlı’yı yıkarken, tarihselliğe uygun bir biçimde birçok ilerici kurum tesis etmekte ve ileri bir sıçrama niteliği taşımaktaysa da, yine sınıfsal temellerine sadık kalarak, kendi dayandığı sınıfı korumuş ve ‘ötekileştirdiği’ toplam üzerinde müthiş bir baskı kurmuştur. Bir başka deyişle, birçok rejim gibi kendi ‘normal’ini oluşturmuş ve toplumun bu ana hat dışına çıkan kesimlerinin, çıkıntı taraflarına zımparayı vurmuştur. Örselenen bu ‘öteki’, yeri gelmiş işçi sınıfı olmuş, yeri gelmiş sol hareket olmuş, yeri gelmiş Kürt, Alevi, Ermeni olmuş, ama mutlaka devlet kendi ötekisini canlı tutmayı, kendi “düşman”ını yaratmayı başarmıştır. Sürekli belirgin halde, bir nevi iktidarların varlık nedeni haline getirdikleri muhalif –ki bazen muhalif olmalarına dahi gerek yok, zira “taraf olmayan bertaraf olur”- ya da öteki toplam ise, bütün dönemlerde gerek ağır cezalar öngören, esnetilebilir, yorum yoluyla genişletilebilir ve sorunlu yasa metinleriyle, gerekse de bundan daha vahimi, yargı ve kolluğun sert ve vahşi (bu vahşiliği hem hukuki, hem de fiziki olarak anlamak gerekiyor) uygulamalarıyla cebelleşir hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin ifade özgürlüğü ile ilgili tarihinin, bir nevi baskı, sansür, tahammülsüzlük ve yaptırımlar tarihi olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır[6].

O günden bugüne bakıldığında; 11 yıllık AKP iktidarı döneminde, özellikle Başbakanın söylemleri nazara alındığında, yeni dönemin “anormal”lerinin fotoğrafını çekmek zor olmayacaktır: Evde kocasına karşı gelen kadınlar, Kürtler, Ermeniler, Aleviler ve diğer azınlıklar, ateistler düşman, hak mücadelesi veren işçiler, eylem yapan öğrenciler, Gezi Parkı vesilesiyle ayağa kalkan milyonlarca insan, içki içenler, flört edenler, aynı evde “kızlı-erkekli” kalanlar... Yeni iktidarın yarattığı yeni düşman profilini onlarca örnekle çoğaltabiliriz. Çoğaltacağımız onca örneğin karşısına da, tarihin şaşmaz saatinin gösterdiği gibi, ceza normları çıkacaktır elbette.

Bugün, TCK 141-142 gibi “memleket içinde içtimai bir zümrenin, diğer bir zümreye tahakkümü”nü merkezine koyan ceza normlarının yerini, TCK 301 gibi Türklüğü ve devletin bilimum kutsal alametlerini aşağılama, siyasi iktidarı “herhangi bir şekilde” yıkmaya teşebbüs –ki bu şekli muhakkak ki mutlak bağımsız Türk yargısı belirleyecektir-, devlet “büyüklerimize” hakaret, ekseriyetle de halkın dini değerlerini aşağılama gibi suçlar almıştır. Bu suçlar ile, “milli hassasiyetleri” olan toplum kesimlerinin önüne Hrantlar veya başka aydınlar yem diye atılır, Fazıl Saylar, Emrah Serbesler işte bu normatif yapı ile yargı önüne çıkarılır. Bu suçların muadillerine, birçok ülkenin ceza hukuku metinlerinde rastlamak mümkündür. Ancak, bizi birçok ülkeden farklı kılan da, bu normların hunharca uygulanmasıdır. Çoğu kez, o şaşmaz devlet iradesinin menzile varması için, bu suçlardan dolayı açılan davalardan ceza verilmesi gerekli de olmaz. Zira, hukuk, yukarıda bahsettiğimiz gibi, iktidarların kendini koruma savaşımında en güçlü silahlardan biridir şüphesiz; ama özellikle baskıcı ve faşizan sistemlerde, bundan daha güçlü olan silah, iktidarın, halk kitleleri üzerindeki manipülasyonu ve bu dışarıdan müdahaleyle halkın belirli bir kesimini –öylesine söylüyorum, diyelim ki yüzde ellisini- harekete geçirecek biçimde arkasına almasıdır. Bu nedenle, iktidarın “anormali”ne müdahale için, çoğu kez bu kişilere yargının ceza vermesi de gerekmez; bunların, açılan davalarla “Bu anormaldir” diye topluma hedef gösterilmesi de pekala devleti “kurtarabilir”. “Hrant’ın katili 301” derken, sanıyorum hiç kimse Hrant’ın TCK 301’den ceza alıp almadığını konuşmaz. Çünkü, bu suçtan dolayı hakkında dava açılan kişi “Türklüğü aşağılayan Ermeni” denerek, ağzını ardına kadar açmış bekleyen kitlelerin önüne atılıvermiştir bile.

Demem o ki, yazının çıkış noktası olan yakın tarihli Fazıl Say ve Emrah Serbes davalarını, bütün bu tarihsellikten ayrı ele almamak gerekir. Bugünkü siyasi iktidar, cumhuriyetin ve 1923 devriminin kuruluş paradigmasının karşısına kendi savlarını koysa ve açık açık bu paradigmayla bir mücadele verdiğini ilan etse de, iş “tehlikeli” yahut “anormal” olanı bastırmak olunca, o “devlet refleksi” hiç sekmez. İktidar modelleri, ideolojik formasyonlar değişir, ancak “devletin ve siyasi otoritenin bekası” amacının hedefinde yer alanlar çoğu kez aynıdır.

Bu bağlamda, Fazıl Say ile Emrah Serbes davaları, bugünkü iktidarın “anormalle savaş”ının çok temel iki hedefi olarak, ayrıca önem arz etmektedir: Bir; iktidarı ve onun biricik sahibi Başbakanı eleştirmeyecek ve onu hedef almayacaksın. İki; “muhafazakâr demokrat” bir iktidarın ana dayanağı olan İslam dinine ve Müslüman toplumun dini hassasiyetlerine zinhar dokunmayacaksın. Say ve Serbes hakkındaki iki dava, bu iki temel meselenin bir tezahürü gibi karşımızda durmakta. Fazıl Say davasını hatırlarsak; Say, Ömer Hayyam’ın rubailerinden birini Twitter’da paylaştığı için, hakkında, halkın dini değerlerini aşağıladığı gerekçesiyle TCK 216’dan dava açılmış ve nihayetinde hakkında 10 ay hapis cezası verilmişti. Say’a verilen cezanın gerekçesi olan maddede, sadece İslamiyet değil, diğer dini inanışta olan, hatta herhangi bir dine inanmayan kimseler de, diğerlerinin baskısına karşı korunmasına rağmen, uygulamada bugüne dek bir Hristiyan’ın dini değerleri aşağılandığından yahut bir ateiste inancı nedeniyle hakaret edildiğinden dolayı herhangi bir ceza verildiğine rastlamadık. Dahası, henüz birkaç gün önce, AKP’li bakanlardan Hüseyin Çelik, bir ilahi din olan Hristiyanlık ve Museviliği kabul etmediğini söylemiştir. Nitekim, Başbakan da her fırsatta ağzına ateist kelimesini alırken “afedersiniz ateist” demekte bir beis görmemekte, her fırsatta bu kişileri hedef almaktan geri durmamaktadır. Ancak ne iktidar mensupları ne de bir başkası adına bu yönde bir işlem yapıldığı görülmemişken, en küçük İslam eleştirisinde yargı devreye girmektedir.

Emrah Serbes ise, 1 Mayıs’ta İstanbul’da yaratılan devlet terörü nedeniyle İstanbul valisini ve İçişleri Bakanını eleştirmiş, ayrıca aşırı miktarda kullanılan biber gazı ve tazyikli suya göndermede bulunarak Başbakan hakkında “Recep Tazyik Erdoğan” demiş, bunun için kendisine “kamu görevlisine hakaret”ten dolayı 12 yıla varan hapis cezası istemiyle kamu davası açılmıştır. Nitekim, Serbes hakkındaki iddianameyi düzenleyen cumhuriyet savcısı hızını alamamış, Serbes’in söylemlerinin Başbakanlık makamına yönelik olduğu gerekçesiyle, Serbes’in TCK 301’den cezalandırılması gerektiğini söylemiştir. Serbes davanın ilk celsesinde beraat ettiyse de, en küçük bir eleştiride dahi karşımıza yeniden 301 garabetinin dikilmesi ve kişilerin yine benzer gerekçelerle toplumun önüne yem olarak atılması, bize siyasi iktidarın hukuksal refleksleri konusunda çok önemli ipuçları vermektedir. Dahası, Emrah Serbes beraat alsa da, ülkenin, benzer söylemlerden dolayı hapis cezası alan kişilerden geçilmediği gerçeği de karşımızda durmaktadır.

Oysa uluslararası toplumda kabul gören odur ki, yalnızca uysal, nezih ve serinkanlı eleştiriler değil, kamuoyunu öfkelendiren ifadeler de mutlak bir biçimde düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu tür ifadeler, geleneksel önyargıları ve donuklaşmış fikirleri yarıp, yeni değerlendirmelerin önünü açabilirler. Ancak, devletlerin ifade özgürlüğüne yönelik her türlü daraltıcı ve sınırlayıcı müdahalesi, fikir mücadelesinin yargı ve çoğunluktaki toplumsal gruplar tarafından tektipleştirilmesi sonucunu doğurur[7]. İşte bir ülkenin ceza normlarının karakteri ve uygulanışı da, o sistemin karakterinin aynası haline gelmektedir. Zira, baskıcı rejimlerde, yukarıda bir çekince olarak sunduğumuz hususlar, siyasi iktidarın ve onun güdümündeki yasama ve yargı faaliyetlerinin ana amacını oluşturmaktadır. İktidara yönelik en küçük eleştiri dava konusu yapılmakta, insanlar ceza verilsin veya verilmesin, haklarında açılan davalarla ve ceza tehditleriyle zapturapt altına alınmakta, din, ahlak gibi iktidarın ana kodları mutlak bir biçimde karşıt görüş ve söylemlerden korunmaktadır. Çünkü tektipleştiremeyen, ifade özgürlüğünün sınırlarını kendi lehine yontamayan iktidarlar, otoritesinin bekasını sağlayamamaktan korkarlar. Toplumlar tarihinin ana kuralıdır ki; baskıcı iktidarlar sertleştikçe korkar, korktukça daha çok sertleşirler.

İfade özgürlüğünün sınırları hakkında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi de son derece açıktır. Buna göre “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.” AİHM’e göre; ifade özgürlüğü demokratik toplumun en önemli temellerinden birini oluşturur, bu nedenle, sadece zararsız ve sakin düşünceler değil, aleyhte, çarpıcı ve rahatsız edici düşünceler de demokratik toplumun olmazsa olmazı olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Bu ilke, konu siyasi iktidarlar olduğunda daha da genişlemekte, siyasetçilerin söz ve fiilleri gazeteciler ve halk kitlelerinin yakın denetiminde olduğu için, haklarındaki sert ve rahatsız edici eleştirilere çok daha fazla tolerans tanımaları gerektiği vurgulanmaktadır[8]. Netice itibariyle, AİHM kararlarına bakıldığında, mahkemenin, nefret söylemi veya açık bir şiddet çağrısı olmadıkça mutlak bir ifade özgürlüğünü kabul ettiği, bu iki hal dışında kişilerin ifade özgürlüklerinin sınırlanamayacağı görülmektedir. O halde, bu kararlar ile Türkiye’nin yukarıda kısaca bahsettiğimiz uygulamaları ve gelenekselleşen algısı karşılaştırıldığında, neden ifade özgürlüğünün sınırlanması ile ilgili AİHM’de açık ara en çok mahkum olan ülke olduğumuz da çok daha iyi anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak, geçmişte olduğu gibi, bugün de ceza kanununun siyasi iktidara veya bu iktidarın gerek sembolik gerek kanlı canlı temsilcilerine karşı işlenen suçlar rejimine bakıldığında, devletin düşman yaratma ve bunun üzerinden kendi iktidarlarını kodlama alışkanlığının bir gelenek olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. Bu açıdan, son dönemde Fazıl Say ile Emrah Serbes’e açılan davalar, birbirinden farklı örnekler gibi görülse de, iktidarın ve yargının hedefleri bakımından oldukça yakından ilişkilidir. İki dava da, bugünün siyasi iktidarının ve onun yargısının öfkesine mazhar olmakla, iktidar eliyle şekillendirilecek olan ‘anormal’in ne olduğunu saptamak bakımından son derece anlamlıdır. Bu davaların bize verdiği ipuçları, bugün ve yakın gelecekte, iktidarın yargısının ifade özgürlüğü sınırının nerede olacağını da işaret etmektedir. Bu noktada, bir Fars şairinin şiirini (veya rubaisini) ‘retweet’ etmekle dini değerlerin aşağılandığı, kızlı-erkekli evlerde kalmakla toplumun ahlaki değerlerinin sarsılacağı yahut Başbakan hakkında yapılacak küçücük bir eleştirinin TCK 301’e sığdırılmaya çalışılacağı bir hukuk düzeninde, AİHM kriterlerinden, ifade özgürlüğünden bahsetmek de anlamsız hale gelmektedir. Zira eldeki veriler, “Türkiye ifade özgürlüğü konusunda Avrupa’nın veya AİHM kriterlerinin neresinde?” gibi soruların, ancak bir mizah unsuru olarak dikkate alınabileceğini göstermektedir.


[1] TOROSLU, Nevzat; Nasıl Bir Ceza Kanunu, Ankara, 1987, s. 3-4.

[2] ÖZEK, Çetin; 141-142, İstanbul, 1968, s. 121.

Bu değişikliklerin “müjde”si, Recep Peker’in CHP’nin 1935 Kurultayı’nda yaptığı sınıf ilişkileri ve otoriter devlete ilişkin vaazında veriliyordu. Bkz. ÖZEK, a.g.e., s. 122.

[3] Değişikliklerle ilgili ayrıntılı bilgi için Bkz. ÖZEK, a.g.e, s. 122 – 165; ÖZEK, Çetin; Türk Ceza Kanunun Ellinci Yılında Devlete Karşı Suçlar, İstanbul, 1976, s. 88- 92; 3038 sy. Değişiklik Kanununun gerekçesi için Bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, Dev. 5, C. 12, Sayı 250, s. 5-8.

[4] 3038 sayılı Kanun gerekçesi, s.1.

[5] Bu dönemki çalışmalara ilişkin ayrıntılı bilgi için Bkz. ÖZEK, Devlete Karşı Suçlar, s. 128-131.

[6] Bkz. ÖZOCAK, Gürkan; Türkiye’de Siyasi İktidarın Mizahla İmtihanı: İfade Özgürlüğü ve Karikatür, TBB Dergisi, S. 94, Ankara, 2011, s. 286 vd.

[7] YALÇIN SANCAR, Türkan; Alenen Tahkir ve Tezyif Suçları (Eski TCK m. 159/1- Yeni TCK m. 301/1-2), Ankara, 2006, s. 213.

[8] Lingens v. Avusturya Kararı için Bkz. MACOVEI, Monica; 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. Maddesi'nin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz', Türkiye Barolar Birliği, Ankara, 2005, s. 10 vd.