Anasayfa > Güncel Yazılar > Özgürlüğü Hak Etmek ya da Bir İhtimale Sığınmak

Özgürlüğü Hak Etmek ya da Bir İhtimale Sığınmak

Oktay Özel

24 Kasım 2013

BAŞBAKAN NE YAPIYOR?

Başbakanımız artık şaşırtmıyor. Son seçimlerden itibaren sergilediği tavır ve söylem değişikliği bütün istikrarıyla devam ediyor.

Yol açtığı her yeni tartışma vakası, daha sert ve vahim artçı şoklarla devam ediyor. Toplumun en dindar ve kapalı kesimlerinin zihin haritalarının kıvrımlarında biriken kimi arkaik tortular yeni ambalajlarıyla onun açtığı yoldan tekrar önümüze seriliyor. “Laikçi” cumhuriyeti demokratikleştirelim derken bu tartışma vesilesiyle önerilen alternatif “islami” bir cumhuriyet mi olacak?

Yine demokrasisi olmayan bir cumhuriyet yani. Ataerkil ve otoriter...

Nereden kaynaklandığı, asıl odak noktasının ne olduğu halâ netleşmiş görünmeyen bir tartışmanın bizzat başbakanın ağzından çıkan sözler dolayımında gelip bağlandığı kritik noktada söylenmesi gerekenlerin epeycesi şimdiden söylenmiş durumda. Bu kez üniversite öğrencisi gençlerin bulundukları şehirlerde yurtlar dışında aynı evlerde kalma tercihlerine yöneltilen açık bir itham, bu hak ve özgürlüklerini sınırlama tehdidi söz konusu.

Bir süredir çeşitli vesileler ve düzenlemeler üzerinden gözlemekte olduğumuz yaşam tarzlarına müdahale denemelerinden bir diğeri gibi görünüyor bu son girişim de. İslama referansla bir ahlaki kod, belli bir yaşam tarzı dayatması, sadece kendine-referanslı her türlü gerekçeyle meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Son tartışmayla bu daha açık ortaya çıktı.

Ve, tam da bu noktada mesele “başbakan ne demek istedi?” meselesi olmaktan çıkıyor, ciddi bir toplumsal çatışma alanının doğmakta olduğuna işaret ediyor. Sarkaç’ın hızla diğer uca savrulduğu bir noktada gibiyiz. Totaliter nitelikli ideolojik devletimiz, tam da kurtuluyoruz derken, bir başka düzlemde, bu kez “İslami” toplum mühendisliği referanslarıyla kendini yeniden üretmeye çalışıyor adeta.

Eğer öyleyse, asıl demokrasi mücadelesi şimdi başlıyor demektir.

Başbakanın bizzat açtığı bu tartışma ve toplumsal zemin yoklamasıyla şu üç husus daha da belirgin artık:

Öncelikle başbakanın epeyce kişiselleşmiş yönetim tarzı, kamusal alanda tutturmuş olduğu söylem ve dil artık bu ülke insanının “ortalama”sının da, ortalama kabul sınırlarının da epeyce altına düşmüş durumda. Yakın çevresindekilerin onun her söylediğinde bir keramet aramak şaşkınlığına düşürülmeleri, her sözünü tevil etmek mecburiyetinde hissetmelerinin yarattığı rahatsızlık her olayda daha fazla dışa vuruyor.

İkincisi, başbakan bu çıkışıyla sadece çevresindeki bu insanların akıllarını, vicdan ayarlarını dümura uğratmakla kalmadı. Onun başlattığı tartışma içeriği ve düzeyiyle iktidar ilişkilerinin uzağındaki binlerce, milyonlarca kişi için açıkça akla hakaret anlamına da geliyor. Evet, başbakan Türkiye halkının ortalama aklını da, “maşeri vicdanı” da hiçe sayıyor uzunca bir süredir.

Üçüncüsü: Başbakan ve onun işaretiyle konuşmaya başlayanlar çağımızın ortak aklını ve demokratik değerlerini, insanlık tarihinin “temel haklar” bağlamındaki kazanımlarını da kaale almaz görünüyorlar. Başbakan belli ki ulaştığı siyasi “olgunluk” düzeyinde kendince mensubu olduğu geleneğin ahlaki kodlarını “muhafazakarlık” adı altında Türkiye’ye hukuk haline getirmeye çalışıyor. Belki bir yandan da “yeni bir model” sunduğunu düşünüyor dünyaya. Bu modelin neliği, eskiliği-yeniliği, bu devirdeki anlamı-anlamsızlığı tartışmaları bu yazının konusu değil.

Ama şurası açık; Türkiye’den çıkacak yeni bir demokrasi modeli bir imkan, bir potansiyel olarak var olsa bile, o modelin başbakanda tecelli ve tezahür eden o zihinden ve dilden çıkması ihtimali söz konusu değil artık. Çünkü kullandığı otoriter devletçi dille ve çeşitli girişimleriyle yeni bir totaliter rejimi işaret ettiğinin farkında bile değil. Umarım Kürt açılımı adına yaptıkları, söyledikleri de eninde sonunda “İslam ümmeti” ve “din kardeşliği” noktasına dönmekten ibaret değildir.

O BAŞÖRTÜLÜ “ÖZGÜR” ÖĞRENCİLERİMİİZ

O halde bu andan itibaren Türkiye’yi bekleyen demokrasi mücadelesinin daha özgürlükçü yönde gelişmesine kritik katkıda bulunacak başka potansiyellere, toplumsal aktörlere yüzümüzü çevirmeliyiz.

Son tartışmanın öteki ayağında duran, bu iktidarca “özgürleştirilen” ve temel hakları teminat altına alınmaya çalışılan başörtülü üniversite öğrencilerimizi bu noktada önemli ve kritik bir potansiyel olarak düşünmek çok mu şaşırtıcı olurdu? Müsaadenizle bunun doğallığını, aksini düşünmenin özgürlükçü siyasi mücadelelerin doğasını ıskalamak anlamına geleceğini vurgulayacağım.

Ayrıca, bu öğrencilerimizin yukarıdaki başlıkta gördükleri sıfatın iki yanındaki tırnak işaretinden kurtulmayı da arzu edeceklerini düşünüyorum. Sözüm başörtülü büyüklere, annelere, hele hele babalara hiç değil tabii; kastettiğim Gezi isyanının ruhunu paylaşan, özgürlüğün evrensel tanım ve pratiklerine daha derinden âşina olan, saçmalığın ve “akla hakaret”in nerede başladığını hissedebilme potansiyeli yüksek, kendi vicdan ve adalet hisleriyle harekete geçmelerinin bir anlık kıvılcıma baktığını düşünme eğiliminde olduğum üniversitelerimizdeki başörtülü öğrencilerimizdir.

Başbakanın çıkışı ve ardından dile getirilenlerle bu öğrencilerimiz de nahoş ve zor bir duruma düşürüldüler. Mevcut sessizliklerini özgürlükten yana bozmalarının çok gecikmemesini umarım. Çünkü tam da şimdi bu öğrencilerimizden “özgürlük mücadeleleri”nin, temel hak taleplerinin sadece kendileriyle sınırlı olmadığını duymaya ihtiyacımız var toplumca. Bu cümlede de karşılarına çıkan o tırnak işaretlerinin omuzlarına yüklediği büyük ağırlıktan, kendilerine peşinen yöneltilebilecek her türlü töhmetten onlar da kurtulmak isteyeceklerdir, hiç şüpheniz olmasın.

Özgürlük mücadelesinin onlar için de asıl şimdi başladığını fark edeceklerdir eninde sonunda. Yeter ki o ataerkil dindarlık adına mahkum edildikleri o sessizliği kırabilsinler; artık kendi sesleriyle, kendileri için, kendi sözlerini söyleme cesaretini göstersin bu gençlerimiz. Her türlü özgürlük mücadelesinin ana taşıyıcılığını yapmış ve bu yüzden otoriter rejimimizin ve ataerkil siyasetimizin birinci derecede mağdurları olmuş diğer toplumsal aktörlerin şimdi onları da yanlarında görmek istemeleri en tabii haklarıdır sanırım. Bugünün Türkiye’sinde, tam da Başbakan’ın ve adamlarının bu tarz çıkışları karşısında verilecek en anlamlı özgürlükçü demokrasi mücadelesinin kritik aktörleri şimdi onlardır; evet, tam da o dindar başörtülü genç kadınlarımızdır.

O yüzden, akranlarından bir kısmının erkek arkadaşlarıyla aynı evi paylaşma tercihinden rahatsız olan zihinleri bulanmış o “ahlâk zabıtalarımız”a, kendilerinin o sözde “kurtarıcı”larına, aslolanın temel haklar üzerine kurulmuş özgürlük mücadelesi olduğunu bu kez onların hatırlatmaları gerekiyor. İktidarın mahdut, seçici özgürlük anlayışının ayrıcalıklı özneleri olarak, böylesine bir ayrıcalığa itiraz etme noktasında kendi akıl ve vicdanlarıyla başbaşadırlar artık. Artık mağdur değiller, “tek mağdur” ise hiçbir zaman olmadılar. Aksine, ayrıcalıklı bir özgürlüğün özneleridirler şimdi. Tam da bu noktada, tam da bu konuma itirazlarını yüksek sesle dillendirmeliler. Ve bunu şimdi yapmalılar, gözlerinin önünde yeni mağdurlar yaratılmadan. Tarih ileride onları bu zor zamanda gösterecekleri ya da gösteremeyecekleri performans ile de yargılayacaktır muhtemelen.

Üstelik önlerindeki seçenekler sonsuz da değil:

Bir yanda mücadeleleriyle sonuna kadar hakettikleri bir özgürlük. Ve başbakanın kafasındaki geleneksel rollerin içinden değil, özgürlükçü “çoğulluk” ilkesi üzerinden kendilerine benzemeyenlerin temel haklarının savunucusu ve takipcisi olarak da müslümanca yaşanabileceğini, yaşayabileceklerini göstermek...

Öte yanda erkek egemen değerler dünyasının kendilerine biçtiği tâbî rollerin yeniden üretilmesine bir kez daha gönüllü destek vermek. Ve elbette sahte ve bencilce bir bireysel “huzur”a, “özgürlüğe” demir atarak, yaşanan bunca mücadeleyi bir kez daha kocaman bir hiç mertebesine düşürmek...

Öyle anlaşılıyor ki, onların eli değmeden, onların iradesi harekete geçmeden tepkisel ve aşırı siyasallaşmış bir İslam ve müslümanlık algısının içinden bakan, konuşan ve yaşayan anne-babalarında tecelli eden “dindarlık” pratiğinin anlamlı bir katkısı olmayacak bugünün toplumuna, demokrasisine.

Sadece inananlarına hitap eden, sadece onların haklarına odaklanmış bir din anlayışının, siyasi iktidar kullanımının ve hukukun bizleri götüreceği yolun her halde yeniden tanımlanmış bir özgürlükçü demokrasi olmayacağını, aksi her durumda kendilerinin de nefes almakta zorlanacaklarını anlamakta zorluk çekmeyecektir bu başörtülü genç kadınlarımız.

Bu yüzden şimdi gözlerimiz onların üzerindedir.

VE BİLDİĞİMİZ YÖK’ÜN “ÖZGÜRLÜKÇÜ” BAŞKANI

Bu son tartışmasının hedefindekiler bir kez daha üniversite öğrencileri olduğuna göre, konunun YÖK’ü ilgilendirmemesi mümkün mü?

Üniversiteleri birer bilim kurumu olmaktan çıkarmak için yıllardır ısrarla orada öylece tutulan, en kritik anlarda hep ters yönden devreye sokulan o anlamsız ve tehlikeli kurumdan böyle bir sürece destek gelmesini beklemek abes olurdu tabi.

Ancak, kurumun kendisine tanınmış işlev ve misyonla garip bir tezat teşkil eden bir başkanı var bir süredir. Kişisel olarak özgürlükçü ve demokrat bir bakışı olduğuna hiç şüphem yok kendisinin, çünkü çok yakından tanıdığım bildiğim bir dostum ve meslektaşımdır nihayetinde. Ve YÖK’ün kuruluş yıldönümünde, 6 Kasım 2013’te YÖK Başkanı sıfatıyla yayınladığı “Akademik Özgürlük Bildirgesi”yle bu duruşunu açıkça ortaya koymuş bir akademisyen. Üstelik YÖK’ün bir vesayet kurumu olarak kurulduğunu bilen, teslim eden ve fakat samimiyetle bunu değiştirmeye çalışan bir başkan.

Kurumun doğasıyla başkanının özgürlükçü eğilimlerinin yarattığı gerilim giderek daha görünür hale geliyor, bilhassa bu bildiriden sonra. Son gelişmelerin herşeyi gölgelediği ortamda bu bildirinin kamuoyunda kendi tabiriyle “güme gitmiş” olması gerçekten bir talihsizliktir.

Öte yandan, bu ortamda kendisi de konuştu medyaya ve tam da bu gerilimi, nerelerde zorlandığını, hangi baskılar karşısında geri adım atmak zorunda kaldığını samimi bir şekilde dile getirdi.

Başbakanın fevri çıkışları ve terörize eden şiddetli talimatları altında YÖK başkanının da bir süredir epeyce bocaladığı, zorlama demeçlerle kamuoyu karşısına çıktığı aşikardı. Kendisinin belirttiğine göre, şimdi bunlara bir de “toplumdan” ve çoğunlukla taşra üniversitelerinden gelen tazyik eklenmiş. Bu noktada kendisinin çok iyi bildiği ama söyleyemediği kritik gerçek ise şudur: 12 yıllık AKP iktidarının ne yazık ki şimdiki başkan zamanında da değiş(tirile)meyen o acımasız sekter kadrolaşmasının doğrudan sonucudur işaret ettiği o tazyik ve “hassasiyetler”. Yani başkanının ağzından dile gelen aslında, YÖK’ün sonunda kendi yarattığı canavarlar karşısında çaresiz kaldığıdır. En azından başkanının kişisel çaresizliği diyelim...

Ama bu neyi değiştirir? “Baskılara direnemedik” özrü neyi çözer ki?

Öyle anlaşılıyor ki, YÖK aynı YÖK, değişeceği de yok bir süre daha... Oysa başkanı böyle devam etmek zorunda değil. Kendisiyle birlikte bütün toplumu da giderek nefesleri daraltmakta olan bu cendereden bir nebze olsun kurtarabilir isterse. Tabii eğer kendisine daha çok yakışan o özgürlükçü yaklaşımının gereği o kiritik adımı atabilirse bu kez. Gezi isyanının derinliklerindeki tepkinin niteliğini anlayamayacak biri olmadığı gibi, son zamanlarda ODTÜ’yü hedef alan çirkin oyunları da görmüyor olamaz. Her iki süreçte de ortaya koyduğu tutum ve üzerinde pek iğreti duran kaşı çatık çıkışları belki makamın gereğiydi. Ama bu çıkışlarında pek de inandırıcı görünmedi kendisini yakından tanıyanlara, bizlere...

“Öğrenci evleri” üzerinden başlayıp sözlerine itibar edilen bir emekli ilahiyatçı akademisyen tarafından “çoğunluğun hassasiyetleri uğruna kız ve erkek öğrencilerin bir arada yaşama özgürlüklerinden feragat etmeleri” gerektiği noktasına getirilen bu tartışma YÖK’ü ve başkanını hiç alâkadar etmiyor olamaz. Nitekim, gazeteci sorduğunda bundan rahatsızlığını saklamadan, “özgürlükçü” üniversiteyi hazmetme sorunu yaşayan taşra ortamında bu konunun tartışılıyor olmasının mevcut yasa ve yönetmelikleri daha geriye götürecek düzenlemeler noktasına gelmeyeceğini belirtmiş. Oysa, bizzat başbakan bütün Türkiye’yi “taşra”laştırmış olmadı mı o demeci ve ısrarlı tutumuyla?

O halde neye dayanarak hükümetin öğrencilerinin kampüs dışındaki özel hayatlarına yönelik böyle bir düzenlemeye girişmesinin söz konusu olamayacağını düşünebiliriz ki? Bu olsa olsa YÖK başkanın bir temennisi olabilir. Ancak kendisinin bulunduğu konum böyle bir temenni beyanıyla durumu geçiştirebileceği bir konum değil. Nitekim iktidar partisinin genel başkan yardımcılarından biri daha geçen gün karşısına karma bir şekilde oturtulmuş ortaöğrenim öğrencisi bir gruba hitaben, kızlı-erkekli aynı okullarda, sınıflarda eğitimin yanlış olduğunu, bu konuda önümüzdeki dönemde gerekli düzenlemeleri yapmaya girişebileceklerini açıkça belirtmekten geri kalmadı!

Sadede geleyim: Bu ortamda gözlerimizi bir kurum olarak YÖK’e çeviremeyeceğimiz yeterince açık. Ama gelişmelerden rahatsız olduğu anlaşılan başkanı Gökhan Çetinsaya’ya pekala çevirebiliriz. Hatta çevirmeliyiz de...

Evet, ondan beklentimiz bu kez verili “hadd” sınırlarını bir kez olsun aşma cesareti göstermesi, tam da bu noktada “önleyici müdahale”de bulunarak ilkelerden, özgürlüklerden yana kararlı bir duruş sergilemesidir. Başörtülü öğrencilerin haklarını savunurken gösterdiği kararlılığı bu kez, temel haklarından feragat etmesi ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri talep edilen öğrenciler için de göstermesi, onların temel hak ve özgürlüklerini de ikirciksiz bir şekilde savunmasıdır. Hatta bu da yetmez, hükümetin bütün eğitim sistemini islâmî kodlara göre yeniden tasarlama niyet ve girişimleri karşısında da aynı duruşu sergilemek gibi bir entelektüel sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Özgürlükten sadece dindarların hayat tarzlarını ya da ahlaki yargılarını bütün topluma dayatma özgürlüğünü anladığı anlaşılan başbakanın ve bunca akıldânesinin hiç de akıl kârı olmayan böylesine önerileri artık tevile bile gerek duymadan açıkça dile getirmeleri karşısında partizan YÖK başkanı konumuna mahkum olmayıp, bütün bu olanlara saygın bir bilim insanı, bir entelektüel olarak daha kararlı bir “hayır!” demelidir şimdi Gökhan Çetinsaya.

Başbakanın yapamayacağını bizzat kendi konumunun meşruiyeti ve ağırlığıyla kendine ve evrensel ilkelere referansla, ve toplumun gerçek ihtiyaçlarını akılda tutarak yapabilir, yapmalıdır... Biliyorum ki, bu kısmın başlığındaki tırnak işaretini o da haketmiyor...

Aksi halde o iflah olmaz kurumu asli sahiplerine, o rolleri daha ustalıkla yerine getirecek gönüllülerine bırakıp uzaklaşmalı o giderek otoriterleşen (isterseniz Mahçupyan’ın tercihiyle ataerkil deyiniz) iktidarın aile fotoğrafı karesinden. Mevcut hükümet ve zorlayarak kurmaya çalıştığı sözde-düzen bütün özgürlük karşıtı ve anti-demokratik kurumları ve dayatmalarıyla bir gün geçip gittiğinde geride bir başka utanç resmi bırakmamalı kendisi ve bizler için.

Oysa başbakanın tahayyül dahi edemeyeceği bir özgürlük düzeninin mücadelesini tam da şimdi haysiyetli ve ilkeli bir duruş sergileyecek başörtülü öğrencilerimizle ve Gökhan’la birlikte, hep beraber vermek gibi bir seçeneğimiz de var.

Muhtemelen o ihtimali sevdiğim, şimdi ona tutunduğum içindir bu yazdıklarım..