Anasayfa > Güncel Yazılar > Bahadır Türk’ün Tipoloji Analizlerine Birkaç Değini: Doksozof, Avam ve Bazı Sorular

Bahadır Türk’ün Tipoloji Analizlerine Birkaç Değini: Doksozof, Avam ve Bazı Sorular

Görkem Özizmirli

21 Aralık 2013

Bahadır Türk bir süredir geleneksel ana akım medyada sıklıkla görünen, sosyal medyada da çok konuşulan bir takım isimleri kıvrak, eğlenceli ve keyifli bir şekilde anlatıyor Birikim Güncel’de.[1] Melih Gökçek ve Acun Ilıcalı yazılarının akabinde gelen Rasim Ozan Kütahyalı-Nagehan Alçı yazısı bu yazılardaki figürlerin nasıl manalandırılabileceğine, nasıl genelleştirilip söz konusu yazılarda tasvir edilen isimlerden öte bir yerde açıklayıcılık kazanabileceğine dair aklımda dönüp duran birkaç sorunu ve çekinceyi tekrar hatırlattı. Bu çerçevede daha çok kanaat teknisyenliği kavramını kullanan son yazı üzerinden ilerleyerek genel olarak bu “tipoloji” analizlerine dair birkaç şeye değinmek istiyorum.

Son yazısında Bahadır Türk, Bourdieu’nun kanaat teknisyeni/doksozof (doxosopher) tanımı üzerinden Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı isimlerinin tasvirlerini yapıyor. İlk olarak bu isimler gerçekten Türkiye’de genel manasıyla “siyaseten” ciddiye alınan isimler mi emin değilim. Rasim Ozan Kütahyalı’nın ilk ortaya çıkışı 2008 yılında Deniz Gezmiş üzerinden Türkiye soluna dair yaptığı Kemalizm eleştirisiydi hatırlanacağı üzere.[2] Hiç yoksa sadece İdris Küçükömer’den haberdar olan sol için Kemalizm eleştirisi aşina olduğu, gerek iktisadi gerekse politik teorik temelleri olan bir tartışmaydı hali hazırda. Ne var ki Rasim Ozan Kütahyalı’nın savları sağ cenahça orijinal bulundu ve çok sevildi; bu savlar eleştirel tondan çok saldırgan bir popülist dille yazıldığı için de sol cenahta öfke uyandırdı. Fakat bu dönem Rasim Ozan ciddiye alınmadı demek pek doğru olmaz. Nagehan Alçı’da yakın zamana kadar düzenli katılımcısı olduğu tartışma programları ile kitlesel medya içerisinde benzer bir etki yaratma kapasitesine sahipti denebilir. Uzunca bir zamandır ise Rasim Ozan Kütahyalı daha ziyade Ümit Özat’la ettiği kavgalar, Fatih Terim-Ünal Aysal mesajlaşmasını ifşa etmesi vs. ile biliniyor. Bir diğer deyişle, futbol programlarının “erkekliği” için önemli bir isme dönüştü. Nagehan Alçı’da benzer bir kariyer dönüşümü ile sabah programı vs. çekmeye başladı; belki o da “kadınlık” için popüler bir isme dönüşecek. Kısaca şu aşamada ortada kişisel ve klasik bir medya kariyeri hikâyesi görüyorum. Şu dönemde kariyerizmin tutamaçlarının evrenselliği açısından genelleştirilebilir, ama “siyaseten” ciddiye alınamayacak figürler. Bir diğer deyişle, kanaat yaratımına dair medya stratejilerinin bir elementi olan isimler olarak bir genellemeye gidebileceğimiz figürler değil gibi sanki. Daha ziyade kendi istikballeri için spor programı, sabah programı vs. çekebilen, politik değil kariyerist angajmanları olan ve ancak medyada kariyer örme-siyasilere yakınlık üzerinden medya sektörü çeperlerinde tartışılabilecek isimler gibiler. Medya sektörünün bir tarafında eskidiler, şimdilerde bir başka tarafında tekrar yenileniyorlar. Bu kariyerist angajmanı tam da Bourdieu’nun doksozofunun karakteristiklerinden biri değil mi denebilir. Şüphesiz öyle, ama doksozofu ayırıcı tek özellik kariyerizm değil.

Bu yerel ve pratik satıhta ciddiye alınmaması meselesiyle bağıntılı olarak ikinci çekincem ise doğrudan Bourdieu’nun doksozof tanımıyla bu isimleri iliştirip iliştiremeyeceğimiz üzerine. Bourdieu doksozofu “Devletin Sol Eli ve Sağ Eli” isimli meşhur söyleşinde açıkça tanımlıyor. Fakat doksozof tanımının hemen öncesinde, devletin geri çekilmesine ve daha geniş bir çerçevede ekonomi değerlerinin yürürlüğe girmesine değinip; bu dönüşüm için uygun alan yaratacak “yeni entelektüellerin” analizlerine olan ihtiyaçtan bahsediyor. Akabinde minimal devletli bu yeni dünyada yaşanan kültürel restorasyonu buna ilintiliyor. Son olarak da entelektüelin yeniden tanımlandığından, entelektüel alanın dönüştürüldüğünden bahsederken, entelektüel dünyanın kamuoyu yoklamalarının eleştirel olmayan özetlerinden ibaret bir sosyal bilim üretme ve dayatma hedefli bir mücadelenin alanına dönüştüğünü anlatıyor ve doksozof tanımını veriyor: “Doksozoflar. Bu ‘kendilerini bilge sanan kanaat teknisyenleri’ (kelimenin üçlü anlamını tercüme ediyorum) siyaset sorunlarını iş adamları, siyasetçiler ve siyaset gazetecileriyle (başka deyişle araştırma ısmarlayabilecek parası olan insanlarla) tamamen aynı terimlerle ele alırlar.”[3]

Bu özeti ve tanımı Bourdieu doksozof ile ne demek istedi gibi bir şeyi tartışmak için vermiyorum.[4] Kaldı ki Bourdieu’nun kendisi de kavramlarını bu kadar önemsemezdi herhalde. Bourdieu'nun doksozof tanımı üzerinden bu isimlerin ciddiye alınıp alınmamaları önemli mi ya da değil mi bir başka tartışma belki; lakin Bourdieu’nun doksozof tanımı için inşa ettiği arka plan, yani devletin geri çekilmesi, iktisadi aklın ve değerlerin hükümranlığı, bunun için lazım olan kültürel restorasyon içerisinde işlevsel yeni entelektüel alan vurgusu oldukça önemli. Yani oldukça bütünlükçü ve yapısal bir çerçeve çiziyor. Tek hedefi medya figürleri değil; esas olarak entelektüel alanın dönüştürülmesi/içinin boşaltılması. Yani bir entelektüel tartışması esas olarak yapılan. Bu çerçevede özellikle sosyal bilim üretimine ve akademiye dair bir eleştiri var bu yapı içerisinde. Yani doksozof olabilmek için öncelikle bu dönüşen alan içerisinde entelektüel olarak tanımlanabilmek lazım. Yani “siyaseten” ciddiye alınmak, doksozofun entelektüelliği konusunda avam arasında bir soru işareti olmaması lazım ki oradan devşirdiği meşruiyet ile kanaat teknisyenliği yapabilsin ve kariyerini örebilsin. Oysaki Rasim Ozan gibi figürlerin Bourdieu tarafından eleştirilen çerçevede bir “entelektüel” imajı yok. Uzun lafın kısası, tam da doksozofun entelektüel alanı dönüştürmeye/boşaltmaya/etkilemeye dayalı misyonunu beceremeyecek kadar bir taraftan belki hiper, garip ve tikel örnekler oldukları için, diğer taraftan da belki tam aksine “entelektüel” olmayacak kadar normal oldukları için (örneğin futbol tartışılan o programlarda köşe tutan bir Rasim Ozan Kütahyalı memleketin ortalama erkeği gibi konuşuyor, düşünüyor, bağırıyor, çağırıyor) kanaat teknisyenliği mevzusu açısından genelleştirilebilir olmadıklarını düşünüyorum. Şu an ki Rasim Ozan'ın ve Nagehan Alçı'nın bu garipliklerini (bağırış çağırış, vs.) analiz etmek kanaat teknisyenliğine dair bir şey söylüyor mu emin değilim. Eskidiler yani kısaca hakikaten, artık ciddiye alanları yok. Ciddiye alanları olmadığı için de bir temsiliyetleri yok. Bir diğer deyişle karakter analizinden daha çok tipoloji analizi yapılabilecek ve bize güneşin altındaki bir şeyi açıklayacak bir manalandırma işlevi kazanabilirler mi gerçekten böyle isimler?

Son olarak kavramlardan daha mühim gördüğüm ve değinmek istediğim nokta ise şu. Rasim Ozan Kütahyalı/Nagehan Alçı yazısında şöyle bir ifade var mesela:

"AKP’nin hatalarından bile ibretlik hayranlık dersleri çıkaran ve bu hataların nasıl aslında hata olmadığını anlatmaya vakfedilmiş hararetli bir kanaat teknisyenliği mesaisi. Abarttığımı düşünüyorsanız, Başbakan’ın kızlı erkekli yaşama dair açıklamalarını, takımının galibiyetini öven Şenkardeşler Kıraathanesi mensubu sevilen mahalle abisi üslubuyla değerlendiren Rasim Ozan’ın 9 Kasım 2013 tarihli Sabah gazetesindeki yazısının başlığını anımsayın lütfen: “Başbakan Yine Herkesi Şapa Oturttu”. "

Bu doksozofun/kanaat teknisyeninin entelektüel alanı dönüştürmesi hikâyesi üslubun ve içeriğin biçimsel bir avamlaştırılması müdahalesinden mi ibaret benim için hala bir soru işareti. Yani Bourdieu ve doksozof kavramından öte entelektüel alanı boşaltma eleştirisinin "takımının galibiyetini öven Şenkardeşler Kıraathanesi mensubu sevilen mahalle abisi üslubu" üzerinden yapılması bana tehlikeli geliyor. Birincisi birisini eleştirirken avamı harcamak/araçsallaştırmak çok tepeden bakan bir tavır gibi. Buradan asla popüler olanı, avamı koşulsuz yücelttiğim ve popülizme alan açtığım izlenimi edinilmesin lütfen. Ama benzer temayı Acun üzerine olan yazıda da sezmiştim. (Yukarıda derdimi netleştirmek için bir pasaj verdim fakat bir pasajdan, cümleden çok yazının bıraktığı genel kanıdan bahsediyorum. Yani evet, Acun'u o yazıda belirtilen erkeklik halleri, müteşebbisliği, başarı öyküsü olması vb. yüzünden seviyoruz. Ama bu teşhir eden yazıdan sonra aklımda kalan Acun'un avam hayallerini gerçekleştirmiş ve avam kalmış/kalmış gözüken haline avamın düşkünlüğünün ne kadar acınası olduğu ve eleştirilmesi gerekliliğiydi. Ama bu eleştirin nasıl olacağına dair dair bir şey göremedim.) Avamın erkekliği vb. ile cepheden mücadele etmek ile Şenkardeşler Kıraathanesi mensubu sevilen mahalle abisini üslubundan dolayı bir kalemde harcamak arasında bir fark görüyorum. Seviyoruz o abiyi nihayetinde! Hakikaten avamlığın ayrımcı-eşitliksizçi vb. öğelerinin eleştirisi ile bir figürü eleştirirken avamı kullanmak arasında pozisyonel bir fark var. İkinci olarak, şu dönemde medyaya "eğitici" bir BBC misyonu biçerek mi medyada yeri olan birisine böyle bir avam üslubu eleştirisi yapıyoruz? Yani medya figürleri eleştirisi medyanın daha steril/entelektüel bir düzlem olması gerekliliğini mi kapsıyor? Son olarak da, Bourdieu'nun doksozof tanımındaki esas vurgu entelektüel alanı dönüştürmek ve o alanda yeni tekeller üretmekti yukarıda kısaca özetlediğim gibi. Bu açıdan Bourdieu'nun kanaat teknisyenliğine dair eleştirisi, biçimsel açıdan avam bir üslup kullanan Rasim Ozan gibileri değil; içerik açısından entelektüel alanı değersizleştiren bir “doxa istifleme” kabiliyetine sahip akademisyenler vesaire için olarak şekilleniyor zihnimde. Yani Rasim Ozan medyatik; ama doksozof olduğu için değil, bir gün birisine bağıran, diğer gün Ümit Özat'la kavga eden "medyatik ve popülist" birisi olduğu için medyatik. Nihayetinde doksozof değil; çünkü doksozofun kendi “entelektüel var oluşunu” sürekli vurgulaması gerekiyor ve zaten riyakârlığı burada. Yani aslında doksozof steril ve üstten konuşan haliyle avam içerisinde kanaat teknisyenliğini icra ediyor. Popülistin stratejisi ise aksi istikamette, tüm sterilliğine rağmen her haliyle “avam” olduğunu ispatlama derdinde.

Yazmamın esas sebebi ise, Bahadır Türk'ün bu tip yazıları bir tipoloji analizinden çok kişisel özelliklerin vurgulu olduğu karakter analizlerine savruluyor gibi bir hissiyata kapılıyorum zaman zaman. Belki de o yüzden ilginçlikleri/hiperlikleri ön planda olan isimleri kullanıyor, bilemiyorum. (Bu ilginçlikleri özellikle Melih Gökçek örneğinde önemsiz de demiyorum. Eldeki politik kudret arttıkça, kişinin şahsiyeti de bir o kadar önem kazanmaya başlıyor nihayetinde.) Ama daha bütüncül bir yaklaşım gösterip, teşhir ederken öneriler de sunulabilir mi merak içerisindeyim. Örneğin şu gibi sorular canlanıyor aklımda: Acun llıcalı üzerine yazılan yazı belli temalara sahipti. Erkeklik, müteşebbislik, siyasal iktidar-sermaye-medya ilişkileri vs. Bütün bu temalar bir şekilde Acun ve programlarının hem ötesinde hem içinde bir yerde tartışılamaz mı? Basit bir mantıkla, daha “sıradan” örnekleri ele almak daha yararlı olabilir mi? Ya da tam aksine bu “hiper” örneklerin tasvirlerinin başka bir formülasyonu bize sorgulayacağımızın “normalin” sınırlarını daha iyi mi gösterir? Bu metotsal sorunlardan daha da mühimi avamlığın nasıl kavrandığı hakikaten sürekli sümen altı edilen bir tema. Bu tip popüler figürlerin analizi ve bu analizlerin bir takım genel çıkarsamalara ulaşması, tam da avam dendiğinde kaçan, genel laflardan öte bir şey söylemeyen ve ya popülist ya da elitist bir cepheden kurulan söylemler arasında sinik olmayan, net ve pratik kelam eden verimli bir damara dönüşebilir mi?

Bu sorular için aklıma şöyle genel bir hat geliyor. İlk elde sorumuz, “avam” neden bu isimleri seviyor gibi bir yerden türüyor esasında. Söz konusu isimler üzerinden gidersek bir sürü farklı cevabımız da olabilir. Örneğin Mamak’taki bir bakkalda televizyonda Melik Gökçek-Kemal Kılıçdaroğlu “düellosunu” izleyen iki kişi arasında, en hararetli başlıklardan birisi olan gaz sayaçlarının alımında yapılan bir yolsuzluk iddiasına dair tartışma sürerken bir sohbete tanık olmuştum. “Kaç senedir doğru düzgün ısındık adam sayesinde. Nasıl kaldı Kemal baksana.” Gündelik hayatta basitçe yıllardır yapılmayan ışıklandırmadan, sunulan doğalgaz olanağından sempati duyduğu belediye başkanının kullandığı “delikanlı” üslubu beğenmek, kendisini de güçlü olanla/iktidarla/kazananla özdeşleştirmek ve sempatiyi aşka dönüştürmek şaşılacak bir şey değil. Acun Ilıcalı örneğinde, futbol konuşan, alttan gelip zengin olan, daha önce kendisine emir verenlerle aşık atan ve kafa tutan vb. bir figür aslında “sen de onun gibi olabilirsin” gibi bir fikri zihne getirdiği için alttakileri rahatlatıyor. Bu bir temsiliyet meselesi her şeyden önce. Yani Acun’u izlediğimizde mutlu oluyoruz; zira “umutlu” bir şey. Yapamadığımızı yapmış birisi. Biz yapamasak da, oraya gelsek yapacağımız şeyleri bizim yerimize yapan birisi. Kısacası Acun Ilıcalı hakikaten alt sınıf kodlarını televizyona taşıyan, onun güldüğü/sevdiği şeyleri bilen, onu ekranda temsil eden ve Melik Gökçek örneğinde olduğu gibi insanı “diğerlerine, şanslılara, ezelden beridir kazanmış ve kazananlara” kafa tutan o duyguyla/o güçlüyüm hissiyatıyla özdeşleştiren birisi. Bu açıdan hakikaten “samimi”. Alt sınıfın ya da daha da genişletip avamın bu özdeşleştirme biçimlerinin sadece tezahürleri olan üsluplarını, hallerini masaya yatırmak bana üniversite sahibi bir işadamını sadece “öğrenciler kaliteli yerlerde yemek yemeyi öğrensinler diye her üniversitede şık bir lokanta olması lazım” demesi üzerinden eleştirmek gibi geliyor. Oysa o cümlenin arkasında neler neler var.

Bir diğer deyişle figürlerde beliren bu tip görünümlere odaklanmaktan çok o figürlerle özdeşleştirmenin dinamiklerine odaklanmak olası mı? Acun’dan evinde onu izleyip mutlu olanlara gitmek yerine, evinde onu izleyip mutlu olanlardan Acun’a, yani bir temsiliyete, bir örneğe gitmek gibi tam tersi bir istikamet mümkün mü? Zira böyle bir istikamet bu özdeşleştirmenin politik ve sınıfsal arka planının popüler temsiliyetlerini çözümlemek için daha verimli gibi. Bunun yanında, Acun gibi figürlerin de yaptıklarının/temsiliyetlerinin özneliğini hesaba katmak, popüler olanın politik olana teması ve –eğer varsa- onu dönüştürme kudretini gözlemleme şansı da yaratabilecek bir damar bu. Bu sebeple Acun Ilıcalı yazısında müteşebbislik, erkeklik halleri, siyasal güce yakın olmanın dayanılmaz çekiciliği gibi temaları önemli bulmuştum. Fakat bu temalar sayesinde Acun’un nasıl birisi olduğunu tasvir ederken biz neden Acun’u seviyoruz sorusunu eşelemek mühim. Seviyoruz; çünkü biz de “hayat izin verse” müteşebbis olmak isterdik, biz de erkeğiz, biz de gücü çok çekici buluyoruz. Ezcümle hengâmenin içerisinde öne çıkmış bir kişi olarak Acun’u ve diğerlerini avam üslubundan, avam ihtiraslarından hülasa avamlığından dolayı eleştirmekten ya da avamı Acun’u sevmesinden dolayı eleştirmektense, avamı başlangıç noktası olarak alıp avamın hikâyesini/kendi hikâyemizi günahıyla -ve sevabıyla da esasında- teşhir etmekten bahsediyorum. Acun’un ve diğerlerinin hikâyesi ya da popülerin hikâyesi çok mühim; çünkü anlatılan bizim hikâyemiz, bizim evimiz, bizim hırslarımız, zayıflıklarımız, ayrımcılıklarımız, ihtiraslarımız; kısacası bizim salonumuzda yanıp duran sarı ampulün altındaki politik ve sınıfsal varoluşumuz.


[1] Söz konusu yazılar için bkz: “AKP’nin Gezi Parkına Cevabı: Melih Gökçek”, 06.07.2013;” Mutluluk İmalat Sanayi Ticaret Limited Şirketi: Acun Ilıcalı”, 27.11. 2013, “Kanaat Teknisyenliği Dünyasının Yeni Yıldızları: AKP Medyasının "Zorlu İkili"si Olarak Rasim Ozan ve Nagehan Alçı”, 15.12.2013

[2] Hatta o dönem bayağı popülerdi. Hepimiz kim bu Rasim Ozan dedik? Örneğin o dönemden bir röportaj: "Denizler Ulusalcıydı" Yazısıyla Tartışma Yaratan Rasim Ozan Kütahyalı: "Özgürlükçü Liberalim", http://www.yeniaktuel.com.tr/tur108,[email protected]

[3] Şurada bu söyleşinin Emrah Göker tarafından yapılmış Türkçe çevirisi mevcut. http://istifhane.files.wordpress.com/2010/05/devletinsolelivesageli1.pdf

[4] Buna dair Bahadır Türk’ün kendisinin oldukça derleyici toplayıcı bir yazısı mesela: “From Intellectuals to Doxosophers: Edward Said and the Future of Intellectual”,

http://ijbssnet.com/journals/Vol_2_No_21_Special_Issue_November_2011/22.pdf