Anasayfa > Güncel Yazılar > Yolsuzluğun İmgeselliği: Olacak O Kadar Tarzı Siyaset

Yolsuzluğun İmgeselliği: Olacak O Kadar Tarzı Siyaset

Fırat Konuşlu

07 Ocak 2014

Bu yazı her şeyden evvel bir öz eleştiri yazısıdır.

Bireye dair özel bir ilgiyi onu da içeren bir analiz için bir kenara bırakırsak, en az iki kişi arasındaki “gerçek” ilişkinin bu kişiler ya da başka kişiler tarafından görünen, yorumlanma ve anlamlandırma pratiğini imgesellik olarak kullanıyorum. Bu noktadan baktığımızda yolsuzluğun kendisi imgesel bir ilişkidir. Ama dikkat çekiyorum kendisi gerçek değil, kendisi imgeseldir. Oysa yolsuzluk hep aksine “gerçeğin” ortaya çıkarılması olarak anlaşılır. Fakat esasında tam tersi olarak işler. Şöyle ki, yolsuzluğun olmadığı bir durum 90’ların genel sosyal demokrat halesinin ekranlardaki bir tezahürü olarak “Olacak O Kadar” da gördüğümüz “Ah şu başımızdakiler bir dürüst olsa her şey daha güzel olacak” ifadesi bunun en açık örneğidir. Ne de olsa bu hale, üçüncü bir yolu, zaten “sosyalizmin bir olasılık olarak ortadan kalktığı”, devletle sermayenin kol kola girdiği, dolayısıyla devlette potansiyel “yolsuzluğa” sapmaların olanağının açıldığı bir durumda, “adil ve dürüst” devlet erkânıyla süslü bir ekonomi-politik-toplumsal ilişkisini vazediyordu. Haliyle muktedirler ile ezilenler arası ilişkinin “gerçekliğinin” bir sosyal demokratik imgeyle izah edildiği durumda, yolsuzluğa sapma, kendi aksini olumlama işlevi görür; yani yolsuzluğun olmadığı bir durumun “yolluluğuna”, “güllük-gülistanlığına” işaret eder duruma geliyordu.

Bu analiz Baudrillard’ın Watergate skandalına dair yaptığı analizden devşirmedir. [1] Bu noktadan devam edersek yolsuzluk olarak karşımıza çıkan şeyin kendisinin imge olduğundan bahsederken o ilişkiyle yakın ilişki kurabilecek araçlarımızın noksanlığı, araya başka kişiler de sokar, bu ise kendisi imge olan bir şeyi bir düzey daha soyutlayarak onu imgenin imgeselliği olarak yaşadığımız anlamına gelir. Eğer Baudrillard gibi ontolojik bir gerçeklik zeminin kaybolduğu fikrinden hareket etmiyorsak, hala A ve B arasındaki gerçek ilişkinin bütünüyle tespit edileceğini düşünüyorsak, onun analizinin kullandığımız kadarını kullanıp, şu anda terk etmek gerekir.

Tespitim esasında çok basit. Yolsuzluğu, yani bir imgeyi, başkalarının yarattığı imgelerle anlıyoruz. Burada başkaları, farklı sınıf konumları ve onlarla eklemli tahakküm güçlerini ifade etmektedir. Sosyal medyada ve televizyonda “başkaları tarafından” bizlere servis edilen imgeler üzerinden siyaset yapmak zorunda olduğumuz bir acizlik durumu içerisindeyiz. Bu “medya olayları bütünüyle yansıtmıyor” biçimindeki kendisi problemi olan bir ifadenin daha teorik bir ifadesi değildir, aksine bunun zaten mümkün olmadığının ifadesidir. Bunun sebebi çok basit, kendi gerçeklik zeminimizi yansıtacak ilişkiler ve onların araçlarından çok uzağız. Teorik düzlemde Baudrillard’ın temsilcilerinden biri olduğu zemine eleştirilerimiz olsa bile, esasında tam da onun işaret ettiği üzere “imgeler” âleminin içinde devinip duruyor, ona karşı çıkarken, onu olumluyoruz. Yukarıda sözünü ettiğim sınıf konumları ve muktedir güçlerinin imgeleri üzerinden yapılan siyasete mecbur kalmak bize gerçekliğe dair bir söz söyleme fırsatı sunmuyor, imgelerin imgesi üzerine konuşuyoruz.

Daha basitçe ifade edeceğim. Neden gerçek ilişkilerden bu kadar uzağız, neden “emek hırsızları”, “emekçi halkın kanını emenler”, “halk düşmanları” söylemlerinden öte gerçeğe dair ekstra bir sözümüz yok. Bu söylediklerimizin Olacak O Kadar siyasetinden ne farkı var. Gezi Direnişi’ni bir örnek olması sebebiyle dışarıda bırakıyorum ama en son ne zaman kendi kendimize ürettiğimiz gerçekliğin en ampirik haline yine kendi ürettiğimiz bilgi üzerinden oluşturduğumuz imgelerle saldırdık. Hala neden gerçek ilişkiler bir yerlerde yeniden üretilirken ona şimdi ve burada kendi yarattığımız popüler imgelerle savaşmak yerine, var olan siyasetin olumsuzlaması üzerine siyaset yapıyoruz. Daha genel bir soru (deneyimsiz bir öğrencilerinin sorusu olarak alsınlar) sınıf siyasetine kendini adayanlar, neden sınıfın fenomenler düzeyindeki hallerine dair bir siyaset geliştirmezler de, ellerini göğe açmış sınıfın kucağına düşmesini bekler ve bu halleri “burada sınıf yok” diye bir köşeye bırakırlar da sınıfın gerçekliğine dair imgeleri hep ezenler üretir. Neden bu siyaseti onun düşmanları yapar.Sonuç şu: elimizde tam da alternatif bir muhalefetin silahlarını barındırmamız gerektiği anda elimizde yeterli donanım olmadığından, “neo-liberalizm ve devlet” biçimindeki soyutlamaların biraz daha komplike hallerinden öte kuvvetimiz olmadığından, birçok kişi gözlemlediğim üzere “cemaat” gazetelerini, yazarlarını okuyor, Mehmet Baransu’nun atacağı twitleri bekliyor. Şu dakikadan sonra bir imge popülerleştikten sonra onunla ilgili bir sürü akademik ya da gündelik bir sürü yazı yazılır, ama temel nokta çoktan kaçmıştır. Yolsuzluğun kendisi bir imgedir ve bu imgeyi biz yaratmadık.

Fakat bu karşımıza “çıkartılan” bu imge üzerindeki mücadeleyi toptan reddetmek anlamına gelmiyor; ki yukarıda izah ettiğim üzere “aslını yeniden üreten” bir muhalefet zincirinden bahsetmek biraz haksızlık olur. Çünkü her şeyden evvel, popülerleşmesi Meclis koridorlarındaki bir imgesel şovun sonucunda da olsa, sosyal medya yolsuzluğun imgesine kendi gerçekliğinden, yukarıda bahsettiğim Gezi direnişinden gelen maddi tabanı üzerinden cevap vermişti hazırladığı görsellerle: Bakanların çocuklarına karşı, Gezi Parkı’nın onurlu şehitleri. Devamında kendini yine bu zemin üzerinden ifade eden, Gezi Direnişi’nin şehitlerinin pankartlarıyla var olanların Kadıköy’deki protestosu, yukarıda sözünü ettiğim muhalefetin dışındadır, yolsuzluğun imgeselliğini kendi gerçeklik alanları içinde yorumlayan bir savaşa girerler ve yukarıda anlattığım genel ortamın içinde kendine anlamlı bir yer kurar. Fakat bu bizleri yukarıda bahsettiğim genel halet-i ruhiyeden muaf tutmaz, Gezi’den sonra yaşanan o entelektüel ve en nihayetinde şaşkınlık haline benzer hallerin yaşanmaması da bu muafiyet durumunu kabullenmemekten geçer zaten. Teorik düzlemde hesabını dürüp kapattığımız ve mevcut gerçeklik halleriyle ilgilenmediklerimizin bu halleriyle ilgilenmenin ve onlara dair imgeleri kendimiz kurmanın zamanıdır.


[1] [1] Baudrillard, J. (2008) “Simularklar ve Simulasyon” Doğu Batı Yayınları