Anasayfa > Güncel Yazılar > Kimlik Siyaseti Açmazlarının Ardışıklığı

Kimlik Siyaseti Açmazlarının Ardışıklığı

Kansu Yıldırım

12 Şubat 2013

Birgül Ayman Güler’in geçtiğimiz haftalarda meclis kürsüsünde yaptığı malum konuşma, bilim ile siyaset arasındaki ilişkinin dolaysız olmadığını/olamayacağını; siyasal refleksler gözetilerek dolaysızlaştırılmaya çalışıldığında ise sonucun hüsran olduğunu/olacağını gösterdi. Güler’in kimilerine göre bilimsel çerçevede, kimilerine göre usulen nobranca yaptığı konuşma, betimlemek istediği konuya dair mukayese biçimi ve siyasal vargısı, milliyetçilik ideolojisinin bilimsel izahatının siyaseten yalıtılmış çıplak yorumlara izin vermeyeceğini bir kez daha hatırlattı. Bu durumun nedeni, Louis Althusser’in “sözcükler karar vermez ne anlam taşıdıklarına, yankıları karar verir bir tek”[1] derken ima ettiği gibi, milliyetçilik hakkındaki düşüncelerin niyet okumasına izin vermeksizin herkesin zihninde farklı imlenmesidir. Bu durum çok doğaldır: Tarihsel ölçekte milliyetçi söylemler eşliğinde, bazı özel durumlarda öjenik amaçların güdülmesi gerçeğiyle, sayısız katliam, linç, suikast, cinayet, “siyasa”, milliyetçiliği bilimsel düzeyde olumlama ya da “objektif” ölçütlere göre bilimselleştirme çabalarının hepsine şüpheyle yaklaştırmaktadır.

“TIERS ETAT”IN GÜNCELLİĞİ

Güler’in meclis kürsüsünde yaptığı tasniflendirme, esasen, “bilimsel” bir ölçüte, yani milliyet-ulus-kavim şeklinde bir ayrım yapan ekolün varlığına işaret etmektedir. Bu ekol, epistemolojik köklerini Fransız Devrim’i ve özel olarak Emmanuel Sieyes’ten almakla birlikte, millet kavramı üzerinden kuruluşa referans vermektedir.

Hatırlayalım; Sieyes, “tiers etat nedir?” diye sorduğunda karşılık olarak “her şey” cevabını vermişti. 1789 yılında Sieyes’in yayımladığı aynı isimli “Tiers Etat Nedir?” broşüründe[2] Rousseau’nun halk egemenliğinden farklı olarak millet egemenliğini getiriyordu ve millet, liberal-hümanist paradigma içinde konumlanıyordu. Sieyes, aristokratlar ve ruhban sınıfını dışarıda bıraktığında özel mülkiyete sahip küçük burjuvazi, atölye ve toprak işçileri, zanaatkârlardan oluşan heterojen ve geniş bir toplumsal kesimi tiers etat, yani üçüncü tabaka/sınıf olarak adlandırmakta idi. Bu millet kavrayışının diğer bir özelliği hukuk bakımından ayrıcalıkları törpülenmiş, yasalar önünde eşit oldukları varsayımı ile ortak yasalar/değerler manzumesine uyan bir kütle kabulüydü. Düşüncede somutun bir ürünü olan bu millet kavramı, sadece Sieyes’in aktarımıyla sınırlı kalmadı, Kıta Avrupa’sındaki hâkim anayasa hukuku metinlerine de geçti.

Sieyes’in o zamanlarda tohumlarını serptiği bu soyutlama/toplumsal inşa yaklaşımı, Faruk Nafız Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından sözleri yazılan Onuncu Yıl Marşının son mısralarında geçen “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz; İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” cümleleri eşliğinde, geçmiş ve geleceği kapsayan -maneviyat temalı- birliktelik şeklinde cisimleşti. Benzer şekilde Kadro grubunda yaygın olan “Türkiye devrim içindedir, ama hala devrimin ideolojisi olabilecek bir düşünce sistemi üretememiştir” yaklaşımı, Kurtuluş Savaşı sonrasında inşa sürecinin başlıca siyasal çıkışı olarak işlev gördü. Kadrocuların Kemalizmin toplumsal alanda pekiştirilmesi amacıyla ortaya koyduğu ideolojik programda ilk basamak kurucu öğenin hangi dolayımla kurulacağıydı. Kadronun bu soruna öncelik tanımasındaki başka bir etken Türkiye’deki siyasal-toplumsal hareketliliğin özgünlüğünü ve meşruluğunu sağlamak-kanıtlamaktı.

1930’larda Recep Peker çevresinde toplanan devletçi (etatist) bürokrat-teknokrat ekibinin benimsediği korporotizm, uluslararası tartışmalarda Türkiye’nin faşist İtalya ile benzeştirilmesine yol açmaktaydı. Özellikle Edirne’de 1934 yılında Yahudi karşıtı gösteriler ve benzer kimi yerel olayların patlak vermesi, Kemalizm ile faşizm arasındaki karşılaştırmaları arttırdı. Kadro grubu, bu noktada teorik müdahalede bulunmak isteyerek Kemalizmin İtalyan tipi faşizmin bir kopyası olmadığını tanıtlamak istedi.[3] Kadrocular, ulusal inşa sürecinin sui generis fikriyatını, bu bağlamda, devletin katma değer üreten büyük şirketleri satınalması, kamu mülkiyetini genişletmesi, devlet içinde sınıfsal farklılıkların aşılmasını öngörmüşlerdi.[4] Sınıf oluşumlarını emecek ve sınıf çatışmasını geri plana atacak yönetimsel operasyonlara hız veren Kemalist kadrolar, devlet eliyle burjuvazi yaratmaya odaklandı. Dünya görüşü (Weltanschauung) olarak uzunca yıllar devam edecek “sınıfsız-imtiyazsız-kaynamış” şiarı, sınıfsallık gerçeğini kimlik siyasetiyle, millet kavramıyla ikame etmeye çalıştı. Türkiye’deki millet kurgusunun bu veçhesi, otomatikman ideolojik varyasyonlarını beraberinde getirdi ve zaman içerisinde konjonktürel olarak içi yeniden tanzim edilecek milliyetçilik ideolojisinin hâkim varyantını teşkil etti. Kurucu iktidar ve kurumsallaşması olan CHP, iskelet sistemini oluşturan milliyetçilik ideolojisini Sieyes’in “millet” tanımını baz alarak kurguladı. Bu kavrayış parti tüzüklerine ve programlarına nakledildi.

“KAPSAYICI DEĞER”

Güler’in konuşmasındaki “ulus” ve “milliyet” ayrımının kökenleri de buradan gelmektedir. CHP’nin programına göre konuştuğunu söyleyen Güler’in sadık kaldığı programa göz atıldığında, ulusun bir soyutlama olarak mekânsallık ve tarihsellik koşullarını karşılayan “kapsayıcı” bir statüde kullanıldığı görülmektedir:

“Tüm etnik ve inanç farklılıklarını kapsayan, bu farklılıkların Türkiye’nin ulusal bütünlüğü çerçevesinde bir zenginlik olduğunu benimseyen, (…) , farklılık içinde bütünleşmeyi öngören, ulusal birliği korumayı hedefleyen bütünlük idealini tanımlayan kapsayıcı bir değerdir.”[5]

Semantik açıdan, ideal olanın, olması gerekenin (Sollen)[6] belirtildiği bu pasaj, aynı metindeki “ırk, köken, din, mezhep, bölgecilik, kavimcilik anlayışlarının, ulusal düzeyde aşılması ibaresiyle tamamlanmaktadır. Pasajda geçen “ulusal birlik” ibaresi bağlamında Güler’i ayrıma götüren düşünsel dizge, teritoryal koşula, diğer deyişle coğrafi ölçeğe sahip olmaya, devlet kurabilmeye ve egemenlik ilkesini işletmeye dayanmaktadır. “Türkiye hiçbir zaman ırk, kan ve kafatası esasına göre yönetilen bir devlet olmamıştır, olmayacaktır.” ifadesinde “Türkiye” ve “devlet” kelimeleri ile coğrafi ölçek ve egemenlik ilkesi arasındaki bağın kabulü farklı bir bağlamdan kurulmuştur. Ayrıca parti programındaki “Hangi kökenden gelirse gelsin, hangi dili konuşursa konuşsun ve hangi inancı paylaşırsa paylaşsın, tüm yurttaşların hukuk önündeki eşitliğidir, …” cümleleri Sieyes’in tasarladığı millet konseptinin CHP tipi “imtiyazsızlık” vurgusunun yasalarla ilişkisiyle örtüşmektedir.

MİLLİYETÇİLİĞİN MEKANİK DİYALEKTİĞİ

Güler’in içerisinden konuştuğu söyleme göre Kürt milliyeti “devlet kuramamasından” ötürü de facto “ulus kabul edilmez”. Güler ve CHP içerisinde temsil ettiği kesim için “Türk ulusu” ile “Kürt milliyeti” arasında eşitlik söz konusu olamaz. Parti programları nazarında belirtilen “vatandaşlık” temelinde eşdeğerlilik ilişkisi kurulsa dahi, kategorik olarak eşitler arası bir durumdan bahsedilemez; (böyle adlandırmasalar bile) klasik analitik mantığın özdeşlik yasasının, ancak A=A, siyasal düzlemdeki tezahürüdür. Bu noktaya kadar Güler’i yanlış bir bilimsel perspektife sahip olmak veya kamuoyunun hassasiyet gösterdiği bir konuda acemice ve “milliyetçi” konuştuğu için eleştirebiliriz. Ne var ki, Güler’in kurucu iradenin, asli olanın bir parçası olarak hâkim algı içinden konuşmasını eleştirdiğimiz sırada Sırrı Sakık’ın geçtiğimiz hafta meclis tartışmalarının birinde sarf ettiği “Çanakkale'ye bakın. Orada sadece sizin atalarınız savaşmadı. Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz. Oradan gelip, hele dağdan gelip bağcıyı kovma hakkına sahip değilsiniz”[7] cümlelerini nasıl anlamlandırabiliriz? Daha Güler’in konuşmasının negatif popülaritesi geçmemişken Sakık’ın bu konuşması nereye yerleştirilebilir? Mazlum halkların “milliyetçiliğinin” coğrafi ölçüde kurucu iktidarın sahiplendiği bir toprağa sahip çıkması alışılmışın dışında durum değil midir? Ha’vet!

Milliyetçiliğin bir ideolojik formasyon olduğunu unutmadan kendi içinde hareket yasaları olduğundan yola çıkarak, diyalektik bir etkileşim yaratabileceği, siyasi düzeyde özneleri koşullandırabileceğini anımsamak, cevaba giden yolda kılavuz çizgisidir. Milliyetçi özneler/failler, senkronik ve diyakronik biçimlerde birbirlerinin hareketlerine ve düşüncelerine tesir edebilir. Güler’in zikrettiği ya da farklı zamanlarda farklı momentlere sahip (zenofobi, arî ırk, Turancılık, Atatürk milliyetçiliği, Türk-İslam sentezi tipi, vb.) Türk milliyetçiliği formları, kapsamak istediği diğer etnisitelerin söylemini belirleyen hâkim dili hacmen doldurabilir. Bu dil devletin ideolojik ve baskı aygıtlarıyla işletilirken, asimile edilmeye çalışılan, asimile etmeye çalışanın söylemlerini yapısökümüne uğratabilir ve/veya yeniden-üretebilir. Laclau’nun tabiriyle farklı kutupları temsil eden söylemlerden herhangi birisine eklemlenebilir. Buradaki eklemlenme siyasal bir uzamda farklı ve parçalı tikel talepleri aynı anda bir araya getiren, aralarında eşdeğerlilik yaratan siyasal işlemdir ve özel olarak özneleri çağırır. Milliyetçi söylemin umulmayan bir anda, görece umulmayan bir kişiden çıkmasını bu nedenle yadırgamak yerine, sahiplenilen nesneye ilişkin yeniden-üretilen söylemi merkeze alarak incelemek gereklidir.[8]

Sakık’ın konuşmasında vatanın maliki pozisyonuna savrulması; söyleminin hâkim milliyetçi reflekslerden birine eklemlenmesi, milliyetçi ideolojinin diyalektik mekanikliği yüzündendir. Tıpkı Güler’in “kaynaşmışlık” teması çerçevesinde kimlik üzerinden bir ülke tanımlamasında olduğu üzere, Sakık da kimlik üzerinden aynı coğrafi ölçeği ve ölçeğin içerisini tanımlamaya çalışmaktadır. Eş kategorilerin aynı düzlemde karşılaşması, benzer reflekslerin verilmesini doğallaştırır. İşte bu nedenlidir ki, Güler ile Sakık, ayrı dünyaların değil, kimlik esaslı bir toplumsal inşa için Sollen, ideal kodlamasıyla yola çıktıklarından ötürü, aynı noktada buluşmakta ve söylemsel benzeşmeler, ekseriyetle eş kutuplar arasında ihtilaflar yaşanabilmektedir. Bu sürece en son dâhil olan Devlet Bahçeli’nin Sakık’ın açıklamasına verdiği cevap, sürecin mekanikliğini pekiştirmektedir: “‘Sonradan kendisine bu ülkeyi mesken edenler, Kafkasya'dan Boşnaklar'dan gelenler siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz’ demek Mehmetçiğe sıkılan kurşundan daha tehlikelidir. Kafkasya'dan Boşnaklardan gelenlere bu ülke analarının ak sütü gibi helaldir. Aksini iddia edenlere haddini bildiririz”.[9] Bahçeli’nin sözlerindeki alışılmış arkaik refleksi bir kenara koyduğumuzda, (Jameson’ın bir kavramıyla açıklarsak) Sakık’ın açıklamasına istinaden söylemsel mücadeleye girmesi önemlidir. Her ikisi birbirinin argümanlarını itibarsızlaştırarak, tartışmaya konu olan nesneyi sahiplenme derdindedir.

Güler’in soyutlama düzeyinde ayrı bir pozisyondan başlattığı tartışmayı toprak temelinde somutlaştıran Sakık ve Bahçeli, söylemlerarası etkileşimin dozunu ihtilaf yaratacak şekilde arttırmışlar, kabalaştırmışlardır. Hukuksal ve siyasal niteliklerin yitirildiği Sakık ve Bahçeli’nin konuşmalarında toprak, gündelik siyasetin popüler tarihsel çekişmesine konu olmuş; toprağa coğrafi-beden olarak yaklaşılmıştır. Feminist literatürden bilindiği üzere toprağı sahiplenmek, sadece ekonomik-korporotist çıkarlar doğrultusunda bir üretim nesnesine sahip olmaktan fazla anlamlar taşır. Sakık ve Bahçeli, eşdeğer söylemlerle iktidar nesnesi olarak toprağı kodlama eğilimini sürdürmüştür. Konuşmalarda beliren, erotikleştirilmiş milliyetçiliğin, rastgele değil, bilinçli bir şekilde teritoryal alanı coğrafi bedene (geobody) dönüştürmesi ve bunu sahiplenme çabalarıdır.[10]

Su götürmez bir gerçektir ki, burjuva demokrasisinde kamusal alan kurgusunun en önemli simgelerinden olan (Sieyes’in temsil anlayışına da denk düşen) meclis kürsüsü, bu konularda basit ifade hatalarına tanıklık edeceğimiz türden yerler değildir. Tartışılan konuların seçimi, “duru gökyüzünde çakan şimşekler” gibi “aniden yerden biten mantarlar” gibi de değildir. Her biri, kuruluş sürecinden itibaren hâkim kılınmaya çalışılan ideolojik varyantın mekanik etkileşimlerinden kaynaklanmaktadır. Güler, Sakık ve Bahçeli’nin her üç kritik açıklamasının yankılandığı bir anlam matrisi bulunmaktadır. Michel Pecheux’nün söylemsel formasyon kavramına göre düşündüğümüzde farklı siyasi çizgileri paylaşan kişilerin tüm söylemlerinin içinde ortaya çıktıkları, içinde anlam kazandığı bir söylemsel formasyon vardır ve farklı konumlar arasında nakil gerçekleştirilmeye çalışıldığında ise anlamın değiştiği görülmüştür. Çünkü söylemlerin ve söylemsel süreçlerin tümü tarihsel-toplumsaldır ve ideolojik ilişkiler içerisinde biçimlenir.[11]

Birgül Ayman Güler, 1920 ile 1930’ların Türkiye’sinde etno-seküler inşa sürecinin ulusal pazar olgusu etrafında şekillendiği bir konjonktürde bu tartışmayı gerçekleştirse bilimsel düzeydeki tasnifi belki bu kadar eleştirilmeyebilirdi; ancak, Türkiye’deki güncel siyasetin ulusalcılık paradigmasının başka bir “ulusal sorun” tarafından sıkıştırıldığı zaman diliminde, bu tartışmanın siyasallığı, “amaçlanmış” “bilimselliğini” aşarak, arkaik milliyetçi refleksleri tetiklemeye hazır hale getirir. Bu etapta kazanan ise AKP’dir. Kendisini sürekli “geçmişle hesaplaşma”, “konuşulmayan konuları konuşma”, “tabuları yıkma”, “ceberut devletle hesaplaşma” üzerinden tanıtan AKP’nin, son dönemlerde giderek kabaran milliyetçi neo-popülist dilini bu tartışmalar arasında gizlemeyi başarması, 2015 seçimlerine yaklaşırken siyasal külfetlerden kurtulmasına yaramıştır. Siyasi, hukuki, ekonomik açıdan otoriterleşen karakterini saklamak için arasa, icat etmeye çalışsa daha iyi bir olay bulamayabilirdi.


[1] Louis Althusser, Güncel Müdahaleler, İthaki, İstanbul, 2004

[2] Emmanuel Sieyes, Tiers Etat Nedir?, sf. 134-138; 145-147, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/275/2555.pdf

[3] Tartışmalarının ekseni, sömürgecilik üzerinden şekilleniyordu. Kadro’nun 1932 yılındaki 3. sayısında İtalya’nın zayıflamasına karşın sömürgecilik hayalleri peşimde koşarken, Kemalizmin esasen sömürgeciliğe karşı bir isyan olduğu belirtiliyordu. Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Çev. Yavuz Alogan, sf. 83-85, Kaynak Yayınları,İstanbul, 2006.

[4] Türkiye’deki burjuva devriminin karakteristiğine ilişkin iki farklı bağlamda tartışma için: Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 1908-1980, Yordam Yayınları, İstanbul, 2010 ve Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim, İstanbul, 2011.

[5] CHP, Çağdaş Türkiye İçin Değişim Parti Programı, sf. 13-14, http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/chpprogram.pdf (vurgular bana ait)

[6] “En önemlisi de, (…), bu sözcüğü kullandığımızda varolan bir şeyden mi (Sein) yoksa olması arzulanan hatta bir arada yaşayabilmek için vazgeçilmez bir şeyden mi (Sollen) dem vurulduğu her zaman açık değildir.” Hasan Ünal Nalbantoğlu, Yan Yollar: Düşünce Bilgi Sanat, sf. 39, İletişim, İstanbul, 2010

[7] Meclis'te 'ırkçılık' tartışması, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1119497&CategoryID=78, (01-02-2013) (vurgular bana ait)

[8] Ernesto Laclau, Popülist Akıl Üzerine, Epos, Ankara, 2007

[9] “Bu memleket Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenlerindir”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1119994&CategoryID=78

[10] Afsaneh Najmabadi, Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan, sf 130, içinde A.G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar, İletişim, İstanbul, 2009.

[11] Michel Pêcheux, Language Semantics and Ideology, Çev.H. C. Nagpal, Plagrave, 1983; Terry Eagleton, İdeoloji, sf 272-274, Çev. Muttalip Özcan, İstanbul, Ayrıntı, 200