Anasayfa > Güncel Yazılar > Küresel Kentlerden Kentselliğin Küreselleşmesine

Küresel Kentlerden Kentselliğin Küreselleşmesine

Çeviren : Murat Üçoğlu , Neil Brenner , Roger Keil

16 Şubat 2013

Günümüzde kentleşme tüm hızıyla sürüyor ve daha yoğunlaşan bir düzensizlikle genişliyor. Bütün demografik, ekonomik, sosyo-teknolojik, materyal-metabolik ve sosyokültürel kentleşme süreçleri; mekansal bir şekilde yoğunlaşmış insan yerleşimlerinin ve de modern kapitalizmin ana boyutlarının defaten kümelendiği, üretildiği ve rekabet ettiği altyapısal düzenlemelerin küresel ağının oluşumuna neden olmuştur. Yükselen küresel kentleşmenin bu motifi 20. yüzyılın sonlarına doğru, kentleşme çağı, bilgi teknolojileri (internet gibi), azalan ulaşım masrafları ve yükselen dağınık yerleşim biçimlerinden ötürü bir sona yaklaşıyor iddiasındaki erken tahminlerle çelişti. Bu eğilime rağmen, bütün büyük göstergeler bize kentleşme oranlarının dünya ekonomisinde şu anda daha öncesinden çok daha yüksekte ve insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar da süratlendiğini belirtmektedir.

40 yıl önce Fransız düşünür Henri Lefebvre “Kent Devrimi” adlı öncü eserinde, kapitalist kentleşme süreçleriyle birlikte gezegensel bir örgünün kurulması veya kentsel mekanlar ağının oluşmasının genelleşeceğini öngörmüştür. Günümüzde Lefebvre’in tahminleri artık fütüristik bir tartışma değil, bilakis içinde bulunduğumuz küresel kent realitesini anlamak için gerçekçi bir başlangıç noktasıdır. Ancak bu asla bütün dünyanın tek ve yoğunca konuşlanmış bir kent halinde olduğu anlamına gelmez. Bunun aksine, düzensiz mekansal gelişme, sosyomekansal kutuplaşma ve bölgesel eşitsizlik hala modern kapitalizmin yaygın ve salgın özellikleridir. Dahası, Lefebvre’in tahminine göre; kentleşme süreci, bütün gezegensel toplumsal var olmanın şartı haline gelmekte ve bu durum da insanların toplumsal hayatını –aslında dünyanın kaderini de- bilahare kentleşmenin dinamikleri ve düzensiz yörüngelerine oturtmaktadır.

Kentsel devrim, kent çalışmalarına yönelik temel meydan okumaları oluşturmaktadır. Kent Okumaları* içindeki diğer katkıların da gösterdiği gibi bu araştırma alanının temelleri; kendi içinde farklılaştığı anlaşılmış olan göreceli olarak sınırlandırılmış kent yerleşimlerinin incelenmesi, mesela Chicago Kent Sosyolojisi Okulu’nun geliştirdiği eşzamanlı halka modelindeki çalışma gibi kendine yeten dünyaların sarmalayıcı ekonomik, siyasi ve çevresel ilişkilerden yalıtılmış hallerinin sorgulanmasındaki endişede yatmaktadır. Ancak günümüz kent çalışmalarının temelinde yatan ana unsur ise, kendi içinde farklılaşan muntazam ekolojik yerleşimler ya da bu tür kentsel yerleşimlerin kırsal alana yayılmasını (ya da..kırsal alana doğru genişlemesini..) içeren kent dünyaları değildir. Bunun yerine, düzensiz kentleşmenin dünya ölçeğinde genelleşmesiyle birlikte, artık bizler tüm gezegende kent alanlarının birbirleri arasında ve içerisinde yeni küresel bağlarla –ki bunun yanında yeni kopuşlarla, periferileştirmelerle, dışlamalarla ve kırılganlıklarla– karşı karşıya bulunmaktayız. Bu dönüşümleri, ana unsurlarını ve sonuçlarını nasıl deşifre edebiliriz? Bunların geniş çaplı olası etkilerini anlamak ve öğrenmeye çalışmak için en uygun kategoriler ve kentleşme modelleri nelerdir?

1980’lerin başlarından itibaren, ciddi kent araştırmaları bütün enerjilerini bu sorunsala yoğunlaştırdılar. Bir yanda, ortaya çıkan küreselleşen kentleşmenin ve onun sosyal, siyasal ve ekonomik dinamiklerinin büyük kentlerin içinde ve ötesinde incelenmesi, diğer tarafta ise, 20. yüzyıl sonraları ve 21. yüzyıl başlarındaki kapitalizmin altında bulunan küresel kentleşmenin değişen gerçekliklerini içeren yeni metodlar soyutlamalar. Dünya kenti, küresel kent ve küreselleşen kent üzerinden oluşan literatür etkileyici, kışkırtıcı ve tartışmalı görüşleri içermektedir. Aynı zamanda, süregelen tartışmalarda gözden kaçan noktalar ve bu temel literatürdeki açık sorular, yaşadıkları kentlileşen dünyayı deşifre etmek isteyen yeni kuşak kent araştırmacılarına ilham vermeye devam etmektedir. Bu kısa bölümde, bizler bu çeşitli çalışma geleneğinin karmaşıklığını incelemeye kalkışmıyoruz (Daha detaylı bir giriş, gözden geçirme ve ileri okuma önerileri için lütfen Küresel Kent Okumaları*’na bakınız). Bunun yerine, bazı yöntemsel oluşumları ve küreselleşen kentleşme üzerine olan araştırmaların içerisindeki ana sorgulama hatlarını; aynı zamanda ortaya çıkmakta olan ve bu alanı canlandıran birçok tartışma ve gündemi, küresel kentler ağlarının araştırılmasında ve kavramsallaştırılmasındaki belli referansları esas alarak ana hatlarıyla gösteriyoruz. Böylelikle, bu eserin okuyucularını ve yeni kuşak araştırmacıları, kendi eleştirel enerjilerinin küresel kentleşmenin gelecekteki dinamiklerini ve yörüngelerini anlama ve biçimlendirme görevlerine katkı sağlaması için teşvik edebildiğimizi umuyoruz.

KENTLEŞME VE KÜRESEL KAPİTALİZM

Dünya kenti fikri, uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomi-politik ve mekansal düzenin dağılmasından sonra çıkan krizlerle kurulan küresel kapitalizmin, disiplinler arasında analiz edilmeye başlanmasının ardından 1980’lerde kent çalışmalarında önemli bir kavram haline geldi. Bu döneme kadar, kent çalışmalarının temelinde, kentlerin ulusal topraklarda ya da ulusal merkezi mekanların hiyerarşisinde yapısal bir biçimde sınırlandırıldıklarını öngörüyorlardı. Mesela, savaş sonrasındaki bölgesel gelişme teorisyenleri, ulus devletleri kent büyümesini merkezi ve içsel periferi arasındaki mekansal kutuplaşmanın temel kapsayıcısı olarak gördüler. Aynı şekilde, savaş sonrası coğrafyacılarının genel kanısıyla, büyüklük sırasına göre oluşan kent hiyerarşisi ve kentsel sistemler ulusal arazilere göre ölçeklenmişlerdir. Bu genel görüşler Patrik Geddes ve Peter Hall gibi 20. yüzyılın en önemli kent bilimcileri tarafından bile dillendirildi. Kendi çalışmalarında, dünya kentlerinin kozmopolit yapılarının, bulundukları ülkenin jeopolitik gücünün bir sonucu olduğu yorumunda bulundular. Kentsel gelişim ya da kentsel hiyerarşinin oluşumunun uluslar-üstü veya küresel güçler tarafından şartlanmış olabileceğini gösteren olasılıklar sistemli bir şekilde incelenmedi.

Kentleşme sürecine ulusal açıdan bakan genel görüş, kent ekonomisine karşı yükselen radikal yaklaşımların meydan okumasıyla karşılaştı. Henri Lefebvre, David Harvey ve Manuel Castells gibi neo-Marksist teorisyenlerin zihin açıcı katkıları, modern kentleşmenin özellikle kapitalist karakterini analiz edebilmek için yeni kategoriler ve metotlar zenginliği meydana getirdi. Bu boyuttan bakınca, çağdaş kentler; özelinde sermaye birikimi ve sınıf mücadelesinin olduğu kapitalist üretim tarzıyla ilintili ana sosyal süreçlerin mekansal maddeleşmesi olarak görülmektedir. O dönemde, bu yeni yaklaşımlar açıkça günümüz kentleşmesinin küresel parametrelerini açıkça sorgulamazken, kentlerin ancak kapitalizmin yorulmaksızın süren gelişme ve mekansal genişlemesinin üzerinden tanımlanan makro coğrafi bir bağlamda anlaşılabileceği önerilmişti. Böylelikle, kent uzmanları açıkça mekansallaşan ve kendi kendine oluşan çok aşamalı bir kapitalist kentleşme anlayışını detaylandırdılar. Bu kavramsal çerçeveye göre, kentsel gelişmenin mekansal ve aşamalı parametreleri artık sosyal hayatın verili özelliklerinden değillerdir. Tam tersine, kentleşme artık sosyomekansal kapitalist kalıplaşmanın içerisinde yer alan aktif bir süreç olarak görülmektedir.

En önemlisi, kentsel ekonomi-politik üzerine bu yeni yaklaşımlar; Kuzey Atlantik Fordizminin kriziyle, ulusötesi şirketlerce, yeni uluslararası iş bölümüyle ilintili şekilde domine edilen eski sanayileşmiş dünyanın, kentlerin, bölgelerin ve ulusal ekonomilerin bir dizi yıkıcı sosyomekansal dönüşümler yaşadığı bir dönemde güçlenmiştir. Fordizm, sanayileşmiş batı dünyasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lerin başlarına kadar egemen olmuş olan birikim rejimiydi. Fordist modelde üretim artışı, seri üretim teknolojileri üzerinde oturmuş olup göreceli olarak işbirlikçi çalışma ilişkilerine ve yükselen işçi sınıfı gelirlerine katkı sağlayan, sermaye ve emek arasındaki sınıfsal bir anlaşma ile yakından alakalıdır. Ayrıca, yükselen işçi sınıfı gelirleri de tüketici mallarına yönelik yerli talebi sabitleyen genişlemeci refah devleti aygıtıyla pekiştirilmiştir. Uluslararasında da Fordizm, Amerikan kültürel, finansal ve askeri hegemonyasıyla düzenlenmiş ve yeniden üretilmiştir. Ve de eski sanayileşmiş dünya boyunca uzanan geniş ölçekli sanayi bölgelerinin etkileyici dinamizmiyle kök salmıştır. 1970’lerden sonra, bu sosyomekansal oluşum, yükselen esnek ve uzmanlaşmış üretim modelleri, endüstriyel organizasyon ve şirketler arası ilişkiler, piyasadaki rekabetin üzerindeki kurumsal kısıtlamaların liberalleşme eğilimleri, sosyal yeniden üretimin ürkütücü metalaşması ve de yeni ortaya çıkan bölgesel büyümenin ve dünya ekonomisindeki düşüşün motifleri sebebiyle olağanca hızıyla yer değiştirmiştir. Küresel Kuzey’de Detroit, Chicago, İngiltere’nin Orta Toprakları, Alman Rahr bölgesi ve Kuzey İtalya’nın bazı bölümleri fabrika kapatmaları, yüksek işsizlik ve altyapısal bozulmayla karakterize edilen büyük ekonomik krizlere maruz kaldı. Aynı zamanda, Fordizmin ana topraklarının dışında, mesela Güney Kaliforniya’da Silikon Vadisi’nde, Güney Almanya’da, Emilia Romagna’da ve Güney Fransa’nın bazı bölümlerinde emsali görülmemiş bir endüstriyel dinamizm ve büyüme yaşandı. Kapitalizmin ana küresel noktalarının dışında; Meksika, Brezilya, Güney Kore, Tayvan ve Hindistan gibi geç gelişen devletlerdeki kilit üretim bölgelerinde yeni sanayileşme formları ortaya çıktı. Bu dönüşümlere dünya ekonomisinin her bölgesinde ulus-aşırı şirketlerin giderek artan belirgin rolleri eşlik etti.

Fordizmin kriziyle birlikte, kent çalışmacıları arasında endüstriyel gerileme, kentsel mülkiyet piyasaları, bölgesel kutuplaşmalar, kolektif tüketim, bölgecilik, yerel yönetim müdahaleleri, mekan siyaseti ve kentsel toplumsal hareketler gibi konular üzerinde yoğun araştırmalar gerçekleştirilir oldu. Başkaca daha spesifik bir anlayışa göre, bu araştırma girişimleri günümüzdeki kentsel dönüşümlerin kaynağının sadece mahalli, bölgesel ya da ulusal kavramlarla anlaşılamayacağını gösterdi. Tersine, 1970’ler sonrası kentlerin ve bölgelerin yeniden yapılandırılması dünya çapında ekonomik, siyasal ve sosyomekansal dönüşümlerin bir dışa vurumu ve sonucu olarak anlaşılmalıydı. Bu sebepten, mesela Chicago, Detroit, Liverpool, Dortmund veya Torino gibi eski sanayi kentlerindeki fabrika kapatmalar, işçi mücadeleleri basitçe bir mahalli, bölgesel ve hatta ulusal gelişme olarak açıklanamazdı, nitekim bunun yerine, temel olarak karlı sermaye birikimini ve şartlarını yeniden işleten ve sanayi üretiminin küresel coğrafyalarını yeniden oluşturan dünya ekonomisi içerisindeki geniş seküler trendlerle analiz edildiler. Küresel bağlamın önemi üzerine benzeri argümanlar, aynı zamanda, kentsel ve bölgesel yeniden yapılanmanın ülke içi mekansal eşitsizliğin yeni motiflerinin belirginleşmesi, yeni mekan ve bölge özelindeki ekonomik ve sosyal siyaset yapılarının ortaya çıkması ve yeni mekansal temelli sosyal ve siyasi hareketlerin aksiyonlarının örneklemeleri de, benzeri argümanların diğer açılarına eklemlendiler.

1970’ler ve 1980’lerdeki ciddi kentsel ekonomi-politikçiler, kentsel yeniden yapılanmanın küresel boyutu üzerine analizlerinin başlangıcında kapitalizmin siyasal iktisadına karşılık, onun içsel küreselleşen açılarının altını çizerek birçok yeni yaklaşım geliştirdiler. Bunlar arasında önde gelen Immanuel Wallerstein ve diğerleri tarafından geliştirilmiş olan dünya sistemi analizleri modeliydi. Bu model iktisadi gelişmenin dünya çapındaki kutuplaşmasını ve merkez, yarı-çevre ve çevre (periferi) bölgeleri ayrımındaki kapitalizm içerisindeki yaşam şartlarını incelemektedir. Dünya-sistemi teorisyenleri, kapitalizmin sadece dünya ekonomisinin mümkün olan en büyük mekansal boyutuyla ve yüzyıllara yayılan uzun zaman dönemleri üzerinden yeterince anlaşılabileceğinde ısrar ediyorlardı. Böylece, dünya-sistemi teorisyenleri ana akım sosyal bilimlerin metotsal açıdan ulus temelli varsayımlarını keskin bir şekilde eleştirdiler. Dünya-sistemi teorisi, 1970’lerde bu dönemdeki jeopolitik ekonomiye karşı genel olarak daha da güçlenen neo-Marksist yaklaşımlarla beraber yankılandı. Ulus-aşırı şirketlerin, az gelişmişliğin, bağımlılığın, sınıfsal oluşumun, kriz teorisinin ve sermayenin uluslararasılaşması bağlamındaki radikal ekonomi-politiğin bu yeni yaklaşımları kapitalizmin hem tarihsel hem de güncel küresel parametrelerini gösterdi.

Bu arka plana karşı bugün küresel kent araştırmaları olarak bilinen yeni yükselen çalışma alanı bir bağlama yerleştirilmelidir. Küresel kent teorisyenleri, 1980’lerdeki kentsel yeniden yapılanmaya öncülük eden diğer eleştirel analizler gibi, neo-Marksist kentsel siyasal iktisatçıların, dünya-sistemi teorisyenlerinin ve küresel kapitalizmin diğer radikal analizcilerinin daha önceki dönemde inşa ettikleri incelemeler üzerinden analitik temelleri yapılandırmışlardır.

KÜRESEL KENTLER VE KENTSEL YENİDEN YAPILANMA

Peter Taylor’a göre: “Kümülatif ve kolektif bir girişim olarak dünya kenti külliyatı, sadece dünya ekonomisi yeniden yapılandırılırken ortaya çıkan anakronik ve tamamen alakasız görünen ayrışmış kentler sisteminin mozaiği düşüncesi oluşurken başlamaktadır.” Bu öngörü, 1980’ler ve 1990’lar boyunca, kentsel yeniden yapılandırma ve birçok dünya çapında – ve bununla beraber siyasi, kültürel ve çevresel ölçekte – dönüşümlerin etkileşimi üzerinde yaratıcı araştırma coşkusuna öncülük eden eleştirel kent araştırmacılarına bırakılmıştır. Bu yeni araştırma gündemine, birçok uzman katkı sağlamıştır, ama en etkileyici çözümlemeler John Friedmann ve Saskia Sassen tarafından dile getirilmiştir. Bugüne kadar, bu yazarların çalışmaları küresel kent kavramıyla yakından ilişkilendirilmiş ve küreselleşme ile kentsel gelişim üzerine olan çalışmalarda sıkça kaynak gösterilmiştir. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başı boyunca, büyük küresel kent teorisi, büyük kentlerin küresel finans merkezi olarak, çok-uluslu şirketlerin genel merkezlerinin bulunduğu yerler ve ileri üretici ve finansal hizmet endüstrilerinin yığın depoları olarak rollerinin incelendiği çalışmalarda yoğun olarak yer buldu. Bu dönemde, geniş meseleler üzerine çeşitli çalışmalar gerçekleşti. Bunlar;

§ Küresel kent hiyerarşisinin oluşumu. Küresel kent teorisi, hem ulusötesi şirketlerin kendi üretim ve yatırım faaliyetlerine dahil olduğu hem de içinden geçtiği bir kent hiyerarşisinin oluştuğunu varsaymaktadır. Bu hiyerarşinin, coğrafyası, bileşimi ve evrimsel eğilimleri 1980’lerden beri önemli bir araştırma ve tartışma konusudur. Sassen ve Friedmann’ın öncü aracılıklarını takip eden sonraki uzman çalışmaları bu hiyerarşinin haritasından geçen birçok metodolojik ve ampirik veri kaynağını göstermektedir (bkz. Loughborough Üniversitesi GaWC araştırma takımı –www.lboro.ac.uk/gawc/, ve Beaverstock, Smith ve Taylor tarafından geliştirilen yeni metacoğrafya terimi için de bkz. Kent Okumaları). Ancak, yorum farklılıkları ne olursa olsun, küresel kent sistemi çalışmalarının çoğu bu eşzamanlı kent sistemlerini sadece finans kapitali ve yoğunlaşan küresel kapitalizmi hızlandıran temel mekansal altyapı olarak değil, aynı zamanda 1970 sonrası dönemde meydana gelen küresel kutuplaşmanın motiflerinin bir vasıtası ve dışa vurumu olarak kavramsallaştırmaktadırlar.

§ Küresel mekanın rekabet eden yeniden yapılandırılması. Bu literatürde, küresel kentlerin güçlenmesi sadece şehirlerarasındaki dünya çapındaki yeni bağlantıların üzerine oturtulduğu küresel bir skalaya referansla anlaşılamaz. Daha önemlisi, bu alandaki araştırmalar, küresel kent sürecinin aynı zamanda kentsel düzlemde, şehrin bizzat içerisinde ve dahil olduğu metropolit bölgelerdeki önemli sosyal, teknolojik ve mekansal dönüşümleri gerektirmektedir. Küresel kent araştırmacılarına göre, kent gelişiminin küreselleşmesi yapılı ve sosyomekansal çevrede güçlü dışavurumlara sebep olmuştur. Castells’in etkileyici terminolojisinde, küresel ‘akış mekanları’nın inşası mekanların uzamında büyük dönüşümleri gerektirmektedir. Mesela, şehir mekezinde yoğun olarak kümelenmiş ulusötesi şirket merkezleri ve servis sektörü şirketleri önceki kullanım yapılarından kalma arazilere olması gerekenden fazla yük bindirdiler. Bu da şehir merkezinde ya da çevresinde genellikle spekülatif gayrimenkul patlamaları olarak yeni ofis gökdelenleri, yüksek kalitede ikamet, altyapı, kültürel ve eğlence alanlarının kurulmasına öncülük etmektedir. Öte yandan, yeni sosyo-teknolojik altyapılara duyulan ihtiyaç ve küresel kent merkezinde yükselen ofis mekanı maliyetleri, bölgesel çapta hizmetlerin ve geri hizmetlerin kent alanı boyunca yığılmasının belirginleşmesine sebebiyet vermektedir. Son olarak, bu şekildeki iş merkezlerinin ekonomisi aynı zamanda kent planlamacılarının dönüştürmeye çalıştığı, şehrin merkezinde bir zamanlar değeri düşmüş mahalli konut piyasalarından kurumsal elitler ve sözde “yaratıcı sınıf” üyeleri için ikamet alanlarına doğru bir kaymaya neden olabilmektedir. Sonuç olarak, soylulaştırma eski işçi sınıfı mahallerinde ve eski sanayi bölgelerinde peşi sıra devam etmekte ve yükselen kiralar ve konut fiyatları sonucunda büyük ölçüde ikamet ve istihdam yer değişimi yaşanabilmektedir. Küresel kent araştırmaları bu ve benzeri mekansal dönüşümleri ayrıntılı bir şekilde incelemektedir; buna göre var olan kentsel çevre, ulusötesi şirketlerden, planlamacılardan ve yandaş elitlerden işçilere, kent sakinlerine ve toplumsal hareketlere – kentsel tasarım, arazi kullanımı ve kamusal alan meseleleri üzerine mücadele – kadar rekabet eden sosyal güçler ve çıkarların yarıştığı bir mücadele alanı olarak görülmektedir. Tabii ki de, bu meseleler neredeyse tüm çağdaş şehirlerde şiddetli şekilde çarpıştırıldılar. Küresel kent araştırmacıları bunu onaylamış olsalar dahi, bunların 1980’lerde ve 90’larda küresel kapitalizme hizmet eden temel hüküm ve kontrol mekanizması olarak işleyen kentlerdeki belirgin form ve sonuçlarından endişelendiler.

§ Kentsel toplumsal ağların dönüşümü. Küresel kent araştırmalarının başladığı dönemde en kışkırtıcı ve tartışmalı meseleler, küresel kent oluşumunun kentli sosyal ağlar üzerindeki etkisi üzerinden cereyan etti. Özellikle de, Friedmann ve Sassen’e göre küresel kent hiyerarşisinin ortaya çıkması bir yanda yüksek kazançlı kurumsal elitlerin, öte yandaysa düşük ücretli, vasıfsız veya sigortasız işçilerin bulunduğu ikircikli bir yapının egemen olmasına sebebiyet vermiştir. Ridley Scott’ın yönettiği 1982 yapımı filmden esinlenen Birçoklarına göre, küresel kentlerde yeni oluşan sosyomekansal kutuplaşmalar, Ridley Scott’ın yönettiği 1982 yapımı Blade Runner filminin senaryosundan esinlenerek Blade-Runner-Senaryosu olarak adlandırılır. Film, birçok sosyal bilimcinin öngördüğü gibi bu tanımı en iyi yansıtan kareler bütünü olmuştur. Bu bütün de çoğu kent sakinin göçebe olduğu, birçoğunun fakir ve dışa kapalı alanlarda ve gettolarda yaşadığı tahmini bir gelecekteki Los Angeles hayaline dayanmaktaydı. John Carpenter’ın New York’tan Kaçış (1981) adlı bütün Manhattan’ı yüksek korumalı bir hapishane olarak gösteren filmi de New York’un geleceğine dair benzeri kötümser tahminleri geliştirmişti. Sassen’e göre, küresel şehirlerdeki bu yeni sınıfsal düzen, klasik manifaktör üretiminin azalması ve ileri üretici ve finansal hizmetlerin yükselişine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Sassen, Londra, New York ve Tokyo üzerine yaptığı çalışmada; birbirinden oldukça farklı bu şehirlerde eğer toplumsal kutuplaşmanın mekan özelindeki örnekleri benzer şekilde ortaya çıkıyorsa, bunun tamamen onların küresel yönetim ve kontrol merkezlerindeki yeni rollerinin bir sonucu olduğunu belirtmektedir. Bu kutuplaşma tezi, büyük ölçüde tartışmaları beraberinde getirdi. Bazı uzmanlar argümanlarını çeşitli küreselleşen şehirlerde uygulamaya çalışırken, Peter Marcuse ve Ronald van Kempen gibi diğer analizciler bunun mantıksal ve ampirik geçerliliğini sorguladılar.

Yukarıda bahsedilen temalar etrafında küresel kent araştırmalarının güçlenmesiyle birlikte bir çok eleştirel kent uzmanı teorinin ampirik kapsamını dünya ekonomisinin büyük kentsel düzeni ve kontrol merkezleri boyunca genişlettiler; bu da New York, Londra, Tokyo; doğu Asya’daki birçok ulus-üstü merkez (Singapur, Seoul, Hong Kong) Kuzey Amerika (Los Angeles, Chicago, Miami, Toronto) ve Batı Avrupa (Paris, Frankfurt, Amsterdam, Zürich, Milano) demektir. Bu önemli araştırma çizgisinde, temel metodolojik yaklaşımlar jeo-iktisadi dönüşümlerle başlatılan yeni ekonomik ve sosyomekansal süreçlere maruz kalan, özellikle de küresel Kuzey’de bulunan değişik türdeki kentlere uygulandı. Bu noktada, esas çözümlemeli gündem, belli şehirlerdeki hakim sosyo-ekonomik trendleri – mesela, endüstriyel yeniden yapılandırma, kapitalist yatırımların motiflerinde değişim, emek-piyasa bölünme süreçleri, sosyomekansal kutuplaşma ve sınıfsal ve etnik çatışma – dünya çapında kent hiyerarşisinin meydana gelişine ve bunu temellendiren küresel ekonomik güçlere bağlamaktı. Böylelikle, analizciler küresel kent teorisinin sadece ulus-aşırı yönetimi ve kontrol merkezlerini (ki bunlar, bu alandaki ilk araştırma dalgasında sorgulanmıştı) incelemede değil, aynı zamanda geniş bir kentsel dönüşüm yelpazesini araştırmada da faydalı olduğunu gösterdiler. Şimdi, bütün bunlar kent yönetişiminin yeniden yapılandırılması ve kentteki toplumsal mücadelenin yeni bağlamları (bu meseleler de 1970’ler sonrasındaki jeo-iktisadi yeni yapılandırmalarla birlikte ortaya çıkmıştı) hakkında yeni sorunsallar içermektedir. Yani bu incelemeler, aslında “küresel kentler” den ziyade Marcuse ve van Kempen tarafından altı çizilmiş bir kavram olan ve küreselleşme ve kentsel yeniden yapılandırmanın içinde ve süresince eklemlenen patikaların ve mekan özelindeki örneklerin vurgulanmasını amaçlayan “küreselleşen kentlere” doğru önemli bir literatür yönlendirmesine işaret etmektedir.

KENTLER ARASI KÜRESEL AĞLAR - TARTIŞMALAR VE GÖRÜŞMELER

Böylece, artık küresel kent oluşumundaki tartışma öncelikli olarak iş merkezlerinin ulusötesi kapitalizm için olan lokasyonlarına, uzmanlaşmış üretici ve finansal hizmetlerin birleştirilmiş yığılmasına ve meydana gelen kentsel ve bölgesel mekan dönüşümlerine odaklanmaktadır. Daha ziyade, küreselleşen kentler üzerine çalışmalar sadece ekonomik akışlarla değil aynı zamanda yeni toplumsal, kültürel, siyasi, ekolojik, medyatik ve diyasporik ağları da içeren geniş çaplı küresel ya da küreselleşen vektörlerle yakın ilişkide bulunmaktadır. Bu bağlamda, uzmanlar dünya sistemi boyunca şehirleri birbirine bağlayan esas ağ bağlantılarının doğası üzerine daha sistematik biçimde düşünmeye başladılar. Bu tür gözlemler, kentler üzerine çeşitli ampirik çalışmalar tutamına ve küresel kentleşmenin kendi doğası üzerine devam eden tartışmalara hayat vermiştir. Bu alan güçlendikçe ve geliştikçe küresel kentler üzerine araştırmaların eşyükselti eğrileri de artarak değişiklik göstermekte ama yine de bazı ortak endişeler ortaya çıkmaktadır. Bu sebepten ötürü, bizler burada, son yıllarda günümüz kentçileri arasında araştırmalara ve münazaralara ilham veren küresel kentler arası bağlantının dört ana boyutunu özetliyoruz.

§ Kentler arası ağın çeşitleri. 1980’lerde ve 90’larda uzmanlar tek bir küresel kent hiyerarşisinin varlığını kabul etme eğilimindeydiler. Esas tartışmalar da bunun nasıl haritalandırılacağı ve bunu yapmak için hangi ampirik göstergelerin uygun olacağı üzerine yoğunlaşıyordu. Lakin, tartışma son yıllarda (2000’den beri) araştırmacıların dünya sisteminin çoklu, birbirine bağlı kentler arası ağlardan oluştuğunu ileri süren görüşlere kaydı. Ulusötesi kurumsal yönetim ve kontrol sorunsalı merkezde dururken artık aynı ilgi, küresel büyük ölçekli altyapısal biçimlemelerle ilintili kültürel akışlara ve kentler arası bağıntıya da gösterilmeye başlandı. Örneğin, Washington DC, Cenevre, Brüksel, Nairobi ve diğer küresel diplomatik merkezler ve sivil toplum örgütü toplulukları küresel politik merkezler ağına işaret eder. Mekke, Roma ve Kudüs ve benzeri dini merkezler de farklı bir kümelenme oluşturur. Dahası, bazı durumlarda, ekonomik varlık olarak zayıf olduğu düşünülen yerler, dünya çapında toplumsal hareket aktivizminin ağ bağlantıları sayesinde küresel bir önem elde etmektedirler. Porto Alegre, Dünya Sosyal Forumu’nun bulunduğu Brezilya, her Ocak ayında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu’nun olduğu İsviçre’deki Davos bu duruma örnektirler. Bu araştırma çizgisine önermesine göre, dünya kent sistemini destekleyen sermaye yapılarının yanı sıra örülmekte olan geniş bir karşılıklı bağımlılık düzleminin etrafında oluşan, karmaşık bir kafes tarzı kentler arası bağlar da bulunmaktadır.

§ Kentler arası ağların mekansallığı. Küresel kentler rahatça sınırlandırılır, ulus-aşırı sermaye yerel mekanlarda demir atabilir gibi basitleştirici anlayışa karşılık birçok uzman küresel kentleşme süreciyle oluşan yeni coğrafyalar için alternatif anlayışlar önerdiler. Mesela, Doreen Messay, küresel kentlerin onları doğal olarak küresel yapan özellikler içerdiğini ileri süren görüşe itiraz etmektedir. Bunun yerine, eşzamanlı küreselleşen ve yerelleşen akımlar üzerinden kent içindeki aktörleri ve kentleri kolektif aktörler olarak birbirine bağlayan bir takım diyalektik ilişkiler olarak küresel kentler, anlayışını önermektedir. Küresel kentler alanı “ilişkiseldir, yani basitçe sıralanmış farklılıkların mozaiği değildir” ve küresel kent “sadece basit bir farklılık olarak değil sürtüşmenin, potansiyel çatışmanın, yörüngelerin karşılaşma mekanı olarak kavramsallaştırılmalıdır.” Diğer uzmanlar, küresel kent oluşumundaki yolların hangi süreçlerle, çoğu zaman tahmin edilmedik ve beklenmedik akımlarla küresel, ulusal, bölgesel ilişkilerin kalıtsal biçimlerini yeniden çalıştıran yeni ölçeklendirme işlemleriyle bağlandıklarını gösterdiler. Daha yeni araştırmalar, bu girişimin metodolojik ve ampirik etkilerini, kentsel politik ekolojilerden ve yönetişimin yeniden düzenlenmesinden yeni toplumsal eylem hareketliliklerine kadar farklı boyutlara referans vererek göstermektedirler. Küresel kentlerin göreceli olarak mekansal kavramsallaştırılmasındaki kalıtsal yollardaki her kırılma, tam tersine küreselleşen kent dinamiklerini anlamak için esas olarak ilişkisellik, topoloji ve yeniden ölçeklendirmelere işaret etmektedir.

§ Kentler arası ağların kapsamı. 1980 ve 90’lardaki küresel kent çalışmalarının çoğu küresel Kuzey’deki kentlere ve kent bölgelerine odaklanmıştı. Yakın zamanda, bir çok uzman bu odaklanmayı sorguladılar ve bunun küresel kent oluşumunun kavramsallaştırılmasındaki sıkıntılı etkilerini gösterdiler. Mesela Jennifer Robinson etkileyici bir girişiminde, kentlerin tek bir küresel hiyerarşide ya da örgüde sözde önemleriyle sınıflandırılmalarını eleştirdi ve bunun yerine çeşitli, çoğu zaman kentlerin küreselliğinin oluşturulabildiği ve yeniden üretilebildiği oldukça sıradan yolların daha genişçe anlaşılmasını savundu. Dikkatleri mekan bazlı ve yerel ölçekli toplumsal ilişkilere geri çekerken, Robison’un çalışması aynı zamanda, sermaye yatırımının ve finansın mantığı üzerine tek taraflı odaklanan bakış açısından ulusötesi akışların ve karşılıklı bağlılıkların yeniden kavramsallaştırılmasını ileri sürmektedir. Benzer bir düşünce Ananya Roy tarafından kentsel çalışmaların teorik coğrafyalarını yeniden düşünme savunusunda başlatılmaktadır. Roy’un sözleriyle;

Özgürlüğün ve genellenebilirliğin mantığa oldukça aykırı bileşimi: Teoriler mekanlarda (yani nerede üretildikleri önemlidir) üretilmelidir, ama sonrasında sahiplenilebilir, ödünç alınabilir ve yeniden ayrıntılandırılabilir. Bu durumda, ileri sürülen teori eşzamanlı olarak yerleştirilip sökülebilir.

Uygulamalı durumlarda, Robinson, Roy ve diğerleri tarafından altı çizilerek belirtilen özgünlük ve genelleştirilebilirlik arasındaki dinamik ilişkiler, bir noktada günümüz kapitalizmi içindeki tüm kentler için iki farklı dinamiği yönetme ihtiyacını yeniden vurgulamaktadır. Bu iki dinamik; kentlerin kendi iç çelişkileri ve dışa entegrasyonlarıdır. Yani, daha geniş anlamda, bu araştırma ve teori çizgisi, dünya sistemindeki kentlerin – küresel Kuzey’in iktisadi kalbinin dışında olanlar da dahil olmak üzere – küresel kentleşmeye yönelik eleştiriler ve yenilenmiş yaklaşımların aracılığıyla da incelenebileceğini öneren yeni üretici yöntemler ileri sürmektedirler.

§ Kentler arası ağların tehlikeleri. 1980’lerde ve 1990’larda, bu konuda eleştirel olanlara rağmen, küresel kent araştırmalarının çoğunluğu, yerel ekonomik gelişmenin ön şartı olarak görülen dünya ekonomisi boyunca yeni ortaya çıkan sermayenin, emeğin ve bilginin stratejik bağımlılığına vurgu yapmışlardır. Bu bağlamda, doğrudan dış yatırım ve firmalar arası sıkı ağlar küresel kent ilişkilerinin gerçekleştirildiği düzlem olarak görülebilmektedir. Tabi ki de, önceden de belirtildiği gibi, bu “pozitif” bağlantılar kentlerin içinde ve kentler arasında kutuplaşma ve sosyomekansal eşitsizliği arttırdıkça çelişkili olarak tasvir edildiler. Lakin, bu mekansal kutuplaşmadaki sorunsal üzerine vurguların yanında, kentler arası bağların dezavantajları ve bu ağlardaki başarısızlıklar eleştirel kent araştırmacılarınca ancak anlaşıldı. Küresel kent ya da dünya kenti kavramlarının negatif ütopyacı, eleştirel ya da çözümlemeci kullanımı ile küresel kent söyleminin iyimser ve normatif versiyonları arasında keskin bir bölünmüşlük vardır. Bahsi geçen örnekler arasında, herkesin hakkında konuştuğu ve açıkça tüm dikkatleri ve yatırımları çeken başat etiketli küresel kentler arasında önemli bir sıra kapmak isteyen kent yönetimlerinin gösterişli ve abartılı girişimleri gösterilebilir. Son yıllarda, havalimanları ve kongre merkezleri gibi devasal altyapılara olan özen “insan sermayesi” ve yaratıcılık saplantısıyla desteklenmektedir. Fakat yandaş ve eleştirel külliyatlarda küresel kentler arası ağlardaki kırılganlık ve tehlikelerden çok az bahsedilmektedir. Sadece son zamanlarda, uzmanlar aslında bu karşılıklı ağlarda yatan bazı tehlikeleri takibe almaya başladılar. Fakat yeni bir uzmanlık alanı olarak ağ tabanlı kırılganlıklar, küresel kentlerin kontrollerinin dışında bulunan artan meydan okumalarla yüzleştiğini göstermektedir. İlk olarak, 2008-2010 arasındaki küresel ekonomik krizin ardından, piyasa temelli, rekabet hedefli kentsel yönetişim formlarının sınırları ve çelişkileri dünya çapındaki kentler arası ağlar boyunca yaygın hale gelmektedir: Kriz eğilimleri ve sosyo-ekolojik bozulmalar artık bu ağların içinde özel girintiler olarak bulunmamakta, ama bu ağların çeşitli kanalları boyunca hızlıca yayılmaktadır. İkincisi, dünya ölçeğindeki siyasal kent ekolojisi – ki bu bahsedilen kriz eğilimleriyle meydana gelmiştir – bütün bir ağ boyunca yükselen kırılganlıklar tarafınca şekillendirilip yapılandırılmıştır. Bu tür kırılganlıklar sadece geleneksel küresel iktisadi merkezlerin ağlarına değil, aynı zamanda bulaşıcı hastalık taşınması ve erişiminin ve de büyük şehrin altyapısal bağıntısının uluslararası ağlarına da eklemlenmiştir.

ARAŞTIRMAYA VE EYLEME DAVET

Küresel kentler hakkında bildiklerimiz, 1980’lerden beri yapılan bazı tahminleri onaylarken bazılarına karşı çıkmaktadır. O dönemde, dünya hala Soğuk Savaş’ın ortasındaydı ve lafta “Üçüncü Dünya” birçok sosyal araştırma ve kuramsallaştırmada sonradan düşünülenden birazcık daha fazla önemdeydi. Bugün, tamamen farklı bir dünyada yaşıyoruz. Moskova demir bir perdenin arkasında değil, Berlin birleşti, Güney Afrika ırksal ayrımcılık ve 2010 Dünya Kupası ev sahipliğinin üstesinden gelebildi, Brezilya Kentleri küresel oyunun bir parçası oldular, Şangay, Dubai, Mumbai ve Lagos sadece uzmanlaşmış kent sözlüklerindeki isimler değil, aynı zamanda popüler söylemin, filmlerin ve müziksel görselliğin isimleri oldular. Bollywood film sektörü Hint kıta parçasının sınırlarını aştı, hip-hop müziği tüm dünyada kent ve kenar mahallelerinde günlük konuşma dili oldu ve ulusötesi Amerikan kahvecisi Starbucks tüm dünyadaki şehirlerin sokak köşelerini mesken tuttu ve ister Romanya’da ya da Çin’de ve Peru’da, kahve içme gücüne sahip olanların tarzını değiştirdi. Hatta ve hatta Soğuk Savaş sonrası dünya, üst üste gelen küresel ağların üzerinden çok daha sıkıca birbirine bağlı halde geldi. Hong Kong, Londra ve Vancouver makul karşılıklı bağlılıkların somut, üç kıta boyunca karmaşık ve genişleyen aile ve iş bağlarının varlığının ve sürdürülmesinin olduğu bir haritada bulunur oldu. Kentler ve sakinleri arasındaki coğrafi yakınlaşmalar artarken kentler içindeki ve ağlar düzlemindeki sosyal soğukluk da dramatik şekilde arttı. Fazlasıyla bahsedilen Blade Runner senaryosu Batı kentlerinin çoğunda gerçekleşmemiş olsa da, dahili sosyomekansal bölünmeler yeni yalıtım, gettolaşma ve yüksek duvarlı siteleşme formlarının oluşumuna neden oldu. Küresel ölçekte, Mike Davis tarafından 2000’lerin başında ön görülen “gecekondu gezegeni” ortaya çıktı ve Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’da göz kamaştıran bankacılık, kültür ve eğlence merkezlerinin karşısında durdular. Kent alanları boyunca 100 millik kent eğilimi - ki böylece dünyanın birçok bölgesindeki hızlı kentleşme eski kırsal alanların çok daha uzak kara sahalarını itmeye devam etmektedir - güçlendi. Küreselleşen ve çeşitlenen kent topluluklarının yeni ve potansiyel devrimci yollarla kent hakkına sahip çıkmalarına bağlı olarak yeni siyaset tarzları da belirmektedir. Ve bu, 2008-2010 küresel ekonomik krizinin sonuçları olarak tüm dünyada hissedilmeye devam etmektedir. Yeni oluşabilecek dizilimleri ve sosyo-natürel bünyelerde ve ekonomi-politik güç ilişkilerinde yeniden dizilmeleri tahmin edebiliriz. Bütün bunlar (ve daha fazlası) muhakkak ki birinci nesil küresel kent araştırmacılarının gündemlerine ve varsayımlarına meydan okumaktadır. Fakat bu dönüşümlere rağmen, küresel kent teorisindeki klasik metinler, küresel kapitalizmin oluşumunda (ve bozuluşunda) küresel anlamda bağlılaşmış kent alanlarının önemli rollerine yaptığı dikkat çekici vurgudan ötürü, hala günümüzde esas referans noktalarıdırlar.

Küresel kent araştırmacılarının katmanlaşan en ısrarcı eleştirilerinden birisi, çalışmalarının dünya çapında kentler arasında rekabetin ve içindeki belli kentlerin durumunu methettiği ve böylece küresel neoliberalizme karşı eleştirel olmayan bir onayı temsil ettiğidir. Bazen, küresel kentler üzerine araştırmalar, şehrin küresel olarak tanınmasını sağlamaya çalışan yerel yönetim politikalarının reklamlarını onaylamaktadır. Bize göreyse bu eleştiriler bir yanlış anlaşılmadan doğmaktadır. Günlük hayattaki yaygın küresel kent fikriyle, bu yukarıda tartıştığımız külliyattaki bilimsel olarak gelişen kavram karıştırılmaktadır. İlki, yerel iktidar sahiplerinin belli özel mekanlara dikkat çekmek için kullandığı betimleyici ve destek verici bir yaklaşımken, sonraki ciddi kentçilerce günümüz şehirleşmesinin küreselleşen boyutlarını deşifre etmek için kullanılan çok anlamlı analitik bir terimdir.

Yine de, küresel kent fikri etrafındaki kafa karışıklığının bazıları, bu alandaki sosyal bilim araştırmalarındaki sabit içeriğe dayandırılmaktadır. Bazı durumlarda bu kafa karışıklıkları, Los Angeles gibi, akademik araştırmacıların, çoğu zaman bilmeden, küresel kent destekçiliğinin kampı içinde paralı asker olarak listelenmesine yol açan belli bir kent “küreselliği” üzerine ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda, John Friedmann ve Goetz Wolff’un “araştırma ve eylem için bir gündem” (bizim vurgumuz) isimli programlı alt başlığını içeren, küresel kentler araştırmasındaki ilk riskli girişimlerini hatırlatmak önemlidir. Friedmann ve birçok çalışma arkadaşına göre, küresel kent tasviri ve incelemesi aktifçe etkileyici olan pozitif, gelişmeci ve hatta radikal sosyal değişimde bir ilk basamak anlamına gelmekteydi. Bu yüzden de küresel şehirlerdeki küresel kent hiyerarşilerinin ve küresel kentlerdeki sosyomekansal kutuplaşmanın oluşumları üzerine olan bilgisel gelişmeci plancılar için bir silah olarak görüldü. Friedmann’a göre onların rolü, küresel kentlerin uluslararasılaşmış işçi sınıflarının ve göçmen nüfuslarının yarattığı yoksullukların neden olduğu sıkıntıları azaltmak, daha hararetli olarak da görünürde ulus-aşırı sermayenin mekandan bağımsız operasyonlarının belirginleştirilip, demokratik siyasi kontrolün parçası haline getirmek için yeni düzenlenmiş kamu politikalarının seferber edilmesidir. Tabi ki de, diğerleri için bu eylem çağrısı, dünya kenti oluşumunda gerekli sanılan genel yatırım şartlarını ve pozitif iş ortamını inşa etmek için bir zorunluluk olarak yorumlandı. Ancak, 1990’larda dünya kenti olmayı arzulayan Doğu Asya’daki kent devletlerindeki kamu politikası tartışmalarındaki keskin bir söz almasında Friedmann takipçilerine şunu hatırlattı;

Kentlerin akıbetleri büyük bir oranda kamu politikalarının bir sonucudur. Bunlar, kısmen, bizim olmasını seçtiklerimizdir. Böylelikle, önümüzdeki yüzyıl kentleri, geniş çapta suistimal edilen bir kavram olan planlamanın bir sonucu olacaklardır. Yani, bütün ihtiyaç duyduğumuz bir ana plan veya gelecekteki kent büyümesine şablon olarak uyarlanan fazlasıyla azimli yönetmelikler gibi geleceğin hoş bir resmini çizmek doğrultusunda naif bir düşünceye sahip olmak değildir…Tersine büyük kent yöneticilerini mutlu eden mega projeler (köprüler, tüneller, havalimanları, camla kaplı gökdelenlerin soğuk güzellikleri) hakkında ağdalı biçimde coşkulu olmak yerine, ben insanlardan bahsediyorum, insanların yaşamlarından, yaşam kalitelerinden, gizli göçmen vatandaşların taleplerinden ve şuan için, bir başka tarafıyla, sivil toplumdan bahsediyorum.

Öyleyse, günümüz kapitalizminin durumu ve ihtimalleri hakkında dünya kentleri / küresel kentler araştırması bize ne öğretebilir? Kent uzmanlarına mahsus olmasının ötesinde, küresel kentler üzerine araştırmalar, bizim çağdaş sosyal hayatımıza ve onu özgürlükçü ve ilerici şekilde şekillendirebilme kabiliyetimize daha genel bir katkı yapabilir mi? Bizim görüşümüze göre, küresel kent çalışmaları – kendimizi genel olarak tutarsız ancak son derece otoriter olan yeni dünya düzenine yönlendirmeye heveslendirmişken – bizlere yeni etkiler ve siyasi ve entelektüel temeller sunmaktadır. Öyle veya değil, bu entelektüel bakış açılarının radikal ve ilerlemeci sosyal dönüşümler için fırsat açmaya yardımcı olabilmesi sadece devam etmekte olan toplumsal seferberlikler ve mücadelelerle kararlaştırılabilecek nihai bir siyasal sorundur.

 


* From Global Cities to Globalized Urbanization, in The City Reader, 2011, Fifth Edition, Editors: Richard T. LeGates & Frederic Stout, New York: Routledge, pp. 599-608. (Başlığın Türkçeye çevirisi sırasında yaşanabilecek fonetik bozulmadan ötürü “Küresel Kentlerden Küreselleşmiş Kentleşmeye” başlığı altında direkt bir çeviriden ziyade bu çalışmanın da temel anlatısını yansıtan bu başlığı tercih ettim.)

* Neil Brenner, Harvard Üniversitesi Tasarım Lisansüstü Çalışmaları Okulu’nda profesör.

* Roger Keil, York Üniversitesi (Toronto) Çevre Çalışmaları Fakültesi’nde profesör.

* The City Reader, 2011, Fifth Edition, Editors: Richard T. LeGates & Frederic Stout, New York: Routledge

* The Global Cities Reader, editors: Neil Brenner & Roger Keil, 2006, New York: Routledge

* Murat Üçoğlu, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi ve İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Programı Öğrencisi.