Anasayfa > Güncel Yazılar > Açlık Grevleri: Yeniden Ama Başkaca

Açlık Grevleri: Yeniden Ama Başkaca

Derviş Aydın Akkoç

03 Mart 2012

Ulus Baker 1996’da kaleme aldığı “Ölüm Orucu-Notlar” adlı yazısının sonunu Spinoza’dan esinle bitirir: “yaşam dirençtir”. Ölüm oruçlarını, yüzünü yaşama dönmüş bir direnme pratiği olarak selamlar Ulus Baker. Zaten siyasi olan “bedenin” bir kez daha ama iç organlarına kadar yeniden siyasileştirilmesi söz konusudur ölüm oruçlarında. Bedenin tüm organları direnişin parçası haline gelmiştir: gözler, eller, kulaklar, böbrekler, ciğerler… Tutuklular, -tutsaklar- ölüm orucu eyleminde bedenlerini bir çeşit muharebe sahasına dönüştürmüşlerdir. Eylemin failleri tarafından dönüşüm, retorik boyutta “bedenin silahlaştırılması” olarak nitelendirilir. Muharebenin ayırt edici özelliği, savaşta “düşmanın” fizik olarak imha edilmeyip, bilakis direnişi gerçekleştiren öznelerin “ölmesidir”. Ölümün siyaset ötesi doğası, bedenin çözülüp dağılması sürecinde siyasallaştırılmıştır bir bakıma. Siyasi terminolojide ölüm oruçlarının “pasif direniş” olarak tanımlanmasının nedeni de, tek taraflı gerçekleşen bu ölüm hadisesidir. Siyasi iktidara karşı çıkışın yegâne aracı olarak bedenin ölümü, Baker’in işaret ettiği gibi, “dönüştürücüdür”, “kendi eleştirel güçlerine sahiptir”. Pasif direniş, ölümle nihayetlenecek muharebeden mutlak hasara uğrayan taraf olarak çıkmaz. Direniş, hasmını öldüremese bile en azından zedeleyecek, yıpratacak, ona geri adım attıracaktır. Ölüm oruçlarının amacı siyasi iktidarı yıkmak değil, sadece –gücünün yettiği oranda- zedelemek; onu ulusal ve uluslararası arenada siyaseten ifşa etmektir. İfşaat hangi kanallardan geçerek, nasıl mümkün olacaktır?

Açlık Grevlerinin Siyasi Talepleri

Birtakım somut politik talepler eylemin görünür amacı olarak söyleme dökülmüştür. Taleplerin büyük ve kuşatıcı olması gerekmez. Ceza infaz sisteminin mikro uygulamaları direnişin nedeni olabilir: soğuk akan sular, tuzsuz çorbalar, yetersiz battaniyeler, mektup yasakları… Sıradan, apolitik gerekçeler hapishane ortamında hızla politikleşme kapasitesine sahiptir. Bunun nedeni hapishanelerin siyasi iktidarın doğrudan tezahür ettiği kurumsal mekânlar olmasıdır. Elbette mikro gerekçelerin yanı sıra, genel uygulamalardan ötürü de açlık grevlerine meyledilebilir: kaba dayak ve işkence, taciz ve tecavüz, ceza infaz memurlarının sistematik baskısı, hücre cezaları, hak ihlalleri bunların başında gelir. Ölüm oruçları, öne sürdüğü taleplerinde öncelikle ve ilk olarak, cezaevlerinin koşullarını hedef alır. Genişliği, söylemi hapishanenin bütünlüğü ile sınırlıdır. Toplumu ilgilendiren talepler zikredilebilir ama hapishanelerdeki uygulamalara kıyasla hep ikincil kalır bunlar. Öte yandan, eylemin aktörleri, taleplerin büsbütün karşılanamayacağının, güçler dengesini gözeterek, az çok farkındadır. Siyasi iktidarla sürdürülen mücadelenin talepler ekseninde işleyen görünen yüzünün arka bölmesinde bir başka politik strateji varlığını duyurur: kamuya nüfuz etmek, siyasi iktidarın kamu nazarındaki meşruiyetinin altını oymak ve mümkünse toplumsal bir mobilizasyona yakıt sağlamak…

“Kara Kamu” ve Entelektüelin Vicdanı

Zedelemenin gerçekleşmesi için tek yol vardır: yüksek duvarlar ardından kamuya seslenmek. Türkiye hapishanelerinde açlık grevlerine girmiş siyasi yapılar, “bedenlerini ölüme yatırmış” direnişçiler, seslenmenin aracısı olarak entelektüellerin devreye girmesini bekler. Bu âdeta bir kuraldır. Kamunun vicdanının ilk muhatabının entelektüeller olarak görülmesi ile ilişkili olsa gerek bu. Ne ki, entelektüellerin ölüm orucu direnişi karşısında zihinleri karışır ve rol kaybı yaşarlar: Aracılık görevini askıya alıp, temsil üstlenirler. Vicdanın temsili… Direnişin sesini perdeleyerek, ikinci bir ses olarak devletle konuşmaya çalışırlar. Devlet ve direnişçiler arasındaki “müzakere” trafiğinde direnişin gerekçelerinin ortadan kaldırılması için değil ama mücadelenin sonlanması için söz almaya başlarlar. Hapishanelerden yükseltilen adalet talebi görünmezleştirilmiş, mahpusların ceza adalet sistemine dair deneyimleri bastırılmış, talileştirilmiştir bu bahiste. Üstelik siyasileştirilmiş ölümün karşısına tüm cezp edici kuvveti ile yaşam çıkarılmıştır: “Düşmana inat bir gün daha fazla yaşamak”. Entelektüel, ölüm ve yaşam diyalektiğinde vurguyu yaşama yapar ve politik sorumluluğunu bilerek, bir çırpıda unutur.

Açlık Grevleri ve Zihnin Tutulması

Direniş, entelektüellerin bilinçli unutuşuna galebe çalmak için dar söz öbeklerinin menzilini aşarak, basın yayın yoluyla daha geniş kitlelere ulaşmaya çalışır. Demokratik kitle örgütleri, yani partiler, sendikalar, dernekler, sivil toplum kuruluşları vb. kıpırdar: toplu gösteriler, imza kampanyaları, raporlar, paneller, yazılar, mitingler… Bu seslenme de kamunun kulaklarına değil, çoğunlukla kalbinedir. Eylem, eylemde tecessüm eden politik söz, kamunun vicdanına yönelmiştir. Direniş neden vicdanî bir hareketlenmeye neden olur? Ölüm orucu, kuşkusuz en “sarsıcı” siyasi eylemlerden biridir. Eleştirel ve dönüştürücü gücü bu sarsıcılıkta aranmalıdır. Kişinin kendi iradesiyle bedenini gıdadan mahrum bırakması ve zamana yayılmış bir biçimde “erimesi”, bunu bir anlığına dahi düşünen, hisseden kişilerde arkaik bir duyguyu harekete geçirir: açlıkla ölme duygusu -ölümlerin en beteri. Zihin kendi varlığının açlıkta yok olmasını doğal olarak düşünemez, herhangi bir canlının kendi bedeni üzerindeki bu tasarrufuna neden olan etmene odaklanır. Siyasi iktidar demir kapılar ardında özgürlüğünden yoksun bırakarak cezalandırdığı kişilere ne yapmış, nasıl muamelede bulunmuş olabilir ki, özne bu muameleden ancak ölümle firar edebilir hale gelmiştir? Ölüm, tüm baskı mekanizmalarına rağmen iktidarın “yaşatma gücünün” tükenişi, çaresiz kalışıdır. Ölüm orucu eylemi, siyasi iktidarın birey karşısında silinip çözülmesidir. Unutmamalı ki, sadece eylemin öznesini ilgilendiren bir çözülüştür bu. İktidar dışarıda tüm görkemi ile varlığını sürgit kılmaya devam eder.

Ölüm Oruçları ve Zamanın Baskısı

Direnişte zaman da siyasileşmiştir. Kısıtlıdır ve hızla akar. Devrilen takvim yaprakları ölümün habercisidir: 1. gün… 5. gün… 14. gün… 23. gün… Zaman ilerledikçe direnişçilerin “sağlık durumu” bozulur, organlar “normal” standartlarda çalışamaz. Ölümün zamanla olan gerilimli ilişkisi, kamuyu çok geç olmadan “bir şeyler yapmaya” zorlar. Pasif direnişin öncelikli derdi ölümlerin “sorumluluğunu” ilk elden siyasi iktidarın omuzlarına yıkmaktır. Ama kamu, istese de istemese de ölümlerden en az siyasi iktidar kadar sorumlu olacaktır. Siyasi iktidarın aktüel duruma bağlı kayıtsızlığına karşılık, kamunun vicdanı dikiş tutmamacasına yırtılmıştır.

Türkiye’de Ölüm Oruçları

Türkiye’de ölüm oruçlarına 1980 askeri darbesi sonrasında tanıklık edildi. 1982’de başlatılan ilk direniş, Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri protesto etmek amacıyla içinde Kemal Pir gibi PKK’nin kurucu simalarının da yer aldığı dört mahkûmun (Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek) ölümüyle sonuçlandı. Direniş 43 gün sürdü. Bu eylemin ardından Türkiye solunun yasadışı devrimci fraksiyonlarının (Dev-Sol, TİKB) 1984’de Metris’te, yine dört militanın yaşamının son bulmasıyla sonuçlanan direnişi gerçekleşti. “Tek tip kıyafet dayatmasına” karşı siyasi tutuklular ölüm orucu kararı aldı ve siyasi iktidar kıyafet uygulamasından vazgeçti. Ölüm oruçları, “Eskişehir tabutluğu” uygulamasına karşı çıkış olarak 1996’da yeniden gündeme geldi. Son olarak 2000’de gerçekleştirildi. F tipi uygulamasına karşı tutuklular ölüm orucu kararı aldı ve 127 kişi hayatını kaybetti; 1000’nin üzerinde tutukluda kalıcı hastalıklar meydana geldi; “Hayata Dönüş Operasyonu” zihinlerdeki sıcaklığını hâlâ muhafaza ediyor…

Kürt Siyasi Hareketi ve “Süresiz-Dönüşümsüz Açlık Grevleri”

Türkiye’nin muhtelif hapishanelerinde tutuklu bulunan 400’ü aşkın Kürt siyasi hareketine mensup mahpus, “süresiz-dönüşümsüz açlık grevi” eylemi başlattı. Direnişçilerin arasında BDP’nin Şırnak milletvekillerinden Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ve yine BDP’nin Urfa milletvekili İbrahim Aydın da bulunuyor. Eylem -bu yazının yazıldığı gün itibariyle- 16. gününe girdi. İHD ve Mazlum-Der gibi kuruluşların açıklamalarına göre, direnişçilerin “sağlık durumu” her geçen an daha kötüye gidiyor. Hapishaneler, siyasi gündeme yeniden gireceğe benziyor. Ama bunun için -ne tuhaf ki- ilk “ölüm haberinin” gelmesi gerekiyor zira henüz kamuoyunda herhangi bir kıpırdanma yok. Entelektüellerden de ses seda çıkmıyor, medya zaten sansür mekanizmasını uzun bir süredir işletiyor. Kamuya seslenmenin maddi olanakları pek bulunmuyor. Ama bu olanaksızlığın yanı sıra, tarihsel deneyimlerden farklı bir etmen daha var: Türkiye’de kamu artık bir vicdan ve hatta sorumluluk mercii olmaktan çıkmıştır. Ölüm ya da başka bir felaketten ötürü vicdanların sarsılması, yerinden oynatılması mümkün değildir.

Ölümün Sıradanlaşması ve Vicdanın Çöküşü

Türkiye’de ölüm hiç olmadığı kadar sıradanlaşmıştır. Her gün çeşitli vesilelerle onlarca ölümün yaşandığı bir ülke Türkiye; ölüm yaşamın uzağında değil, göbeğinde yer almaktadır. Ölümü siyasileştirmek düne nazaran bugün çok daha zor... Bu nedenle Kürt siyasi hareketinin açlık grevinin ölümlerle neticelenmesi, kamuoyunda herhangi bir etkiye neden olmayacaktır. Olsa bile, kısmi ve geçici bir etki yaratacaktır. Ulus Baker’in ölüm oruçlarına ilişkin olarak sözünü ettiği, “dönüştürücü ve eleştirel güç”, bugün gelinen aşamada tükenmiştir. Kanaatim şudur ki, ölüm oruçları geçmişte olduğu gibi, kitlesel seferberlik ruhunu yaratmaktan, siyasi iktidarın anti-demokratik uygulamalarını ifşa etmekten bir hayli uzaktır, miadını doldurmuştur demek istemiyorum ama siyasi kuvvetini kaybetmiştir. Ayrıca, günümüzde “terör söylemi” dikey ve yatay olarak yaygınlık kazanmış ve ruhları ele geçirmiştir. Dolayısıyla, ölümlerin Türkiye ve hatta uluslararası kamuoyunda siyasi iktidarı zedelemeye dönük gücü, fazlasıyla azalmıştır: hem “ölenler Kürt teröristleridir” ve ölüm bu çerçevede ahlaken müstahaktır. “Fiili an”, bu anlamda kuvvetle muhtemel direnişin boşa çıkmasına neden olacaktır.

Eyleme Dair Eleştirel Şerhler

Kürt siyasi hareketinin direniş kararına ilişkin “ahlaki” açıdan söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Direnişe karşı çıkmak ya da onu ihya etmek gibi bir muradım söz konusu değil. Kaldı ki, henüz sürmekte olan ve etkilerini net olarak sergilememiş bir direniş bu. Bu sebeple kesin hükümlerde bulunmadığımı, sadece tartışmaya açık bazı kanaatler bildirdiğimi belirtmeliyim. Hem yaşamak ve ölmek kararını almak, her şeyden önce öznelerin kendi inisiyatifindedir. “Dışarından” bir ses olarak, “ölmeyin demek kadar, yaşayın demenin” de yanlış olduğu kanısındayım. Öte yandan, direnişi alışkanlık olduğu üzere, “onur ve onursuzluk” düzleminde değerlendirmiyor, politik-estetik söylemin etkisini bir kenara bırakıyorum. Sol belagatin hamasi halesinden sıyrılarak, kimi yapısal farklılıklara kısaca değinmek istiyorum daha ziyade. Bu seferki direniş, diğer direnişlerde olmayan bir niteliğe sahip çünkü…

Ölüm oruçları cezaevlerindeki tutuklular açısından hep son seçenek olarak gündeme getirilmiştir. Hapishanelerde zulmün kıvamı artmıştır. Toplu isyanın yahut ayaklanmanın zemini bulunmamaktadır. İçerideki öznenin “haysiyeti” ayaklar altına alınmış, beden dışında her araç tükenmiştir. Siyasi iktidara “hayır” demenin ve özneliği geri kazanmanın yolu olarak ölmekten gayri hiçbir yöntem kalmamıştır. Kürt siyasi hareketinin açlık grevi kararı, bu somut tablonun dışındadır. Gerçekten “en son seçenek” olarak mı yürürlüğe konuşmuştur direniş? Açlık grevinde zikredilen taleplere baktığımızda, bunun böyle olmadığı anlaşılıyor. Zira hapishanelerdeki kişilerin baskı koşullarını ilgilendirmemektedir direniş…

Direnişin Gerekçeleri ve Odak Kayması

Kürt siyasi hareketinin “süresiz-dönüşümsüz açlık grevi” kararının iki gerekçesi var: ilki Abdullah Öcalan üzerindeki “ağırlaştırılmış tecridin son bulması, sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının” temin edilmesi; ikincisi ise “Kürt halkına yönelik askeri ve siyasi operasyonların durdurulması”. Birinci talep, ikinci talebi gölgelemektedir. Önemli ve belirleyici olan birinci taleptir. Dikkat edilecek olursa, bu iki talepte de hapishaneler bağlamı direnişin ajandasında yer almamaktadır. Yapısal farklılıktan kast ettiğim de bu eksikliğin kendisi... Bu noktadan baktığımızda, direnişin diğer ölüm oruçlarından farklı bir saikle, farklı bir zeminde hareket ettiği görülür. Direnişçilerin söylemlerinde doğrudan cezaevleri koşullarını imleyen herhangi bir emare yok. “Adalet” istemi bulunmamaktadır. Adalet söyleminden kopmuş, taşmış bir niteliği var. Oysa ölüm oruçlarının itici gücü, tüm politik söylem çeşitliliklerine rağmen adaletin yeniden tanımlanması, arzulanması olmuştur. Cezaevlerindeki iktidar pratiklerinin silikleşmesi ve adalet düşüncesinin dile getirilmiyor oluşu, direnişin kamuoyunun ilgisini çekmesinin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorum.

Kamuoyu ilk talebe kesinlikle ilgisiz kalacaktır çünkü ne cezaevlerindeki hak ihlalleri ne de başka bir anti-demokratik uygulama dert edilmektedir. Direniş, kendi bulunduğu koşulların, cezaevi sisteminin ötesine göndermede bulunmakta, sadece Abdullah Öcalan’ı merkez almaktadır. Öcalan adına girişilen bir direniş olarak ete kemiğe bürünmektedir ki, burada da şöyle bir sıkıntı var, ağırlaştırılmış tecrit koşullarına yönelik tepkinin bizzat Öcalan tarafından geliştirilmesi gerekmektedir. Direnişin söylemine bakılırsa, aslında “süresiz-dönüşümsüz açlık grevini”, evvela tecridin muhatabı olarak bizzat Öcalan’ın kendisinin gerçekleştirmesi gerekmez mi? Direniş temsil yüklenmiştir, başka bir tutuklu adına, kendi varlık koşullarını hesaba katmaksızın, kendi temsilinden feragat ederek eyleme sevk olmuştur. Öteki eylemlerde olduğu gibi bu eylem özelinde de bir lider olarak Öcalan’ın -Lacan’ın ifadesi ile- Kürt siyasi hareketindeki “anlam dünyasının” ehemmiyetinin farkındayım. Ama bu, açlık grevi eyleminin tartışılmayacağı anlamına gelmez. Bu yapısal olarak odak kaymasıdır. Söz konusu kaymanın, kopukluğun bedeli, Pozantı örneğinde olduğu üzere cezaevlerindeki hak ihlallerinin önemsizleştirilmesidir. Hapishaneler kara kıştan, yetersiz beslenmeden, kötü muameleden ötürü iç organları telef ve helak olmuş tutuklularla dolup taşmakta iken, asli gündem, en ağır tecrit ve baskıya maruz kaldığı iddia edilen Öcalan’dır; diğer tutukluların vaziyeti bu söylemde ve eylemde olduğu gibi nüanstır. Bu odak kaymasının sonucu olarak eylemin “yaşama dönük” yüzü ihmal edilmiştir. Yaşama temsil dolayımla temas edilmektedir. Direnişin seyrini önümüzdeki günler daha bir netleştirecektir…