Anasayfa > Güncel Yazılar > Silahlı Mücadele Üzerine İki Saptama

Silahlı Mücadele Üzerine İki Saptama

İbrahim Mergen

06 Nisan 2012

Silahlı mücadele kavramının sosyalist harekette gündeme geldiği günden beri tartışılıyor olmasına rağmen halen bu konuda net bir sonuca varılamaması muhtemelen Birikim’in 271. sayısının hazırlanmasına da vesile oldu. Bu sayıda konunun teorik çerçevesini çizen iki yazıyı Ömer Laçiner ve Ahmet İnsel kaleme almışlar. İki yazının hemen hemen bibiriyle örtüştüğünü söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Çerçeveyi çizerken işaret ettikleri Naçeyev’in Devrimci İlahiyat adlı makalesi de eleştirdikleri şiddet anlayışını açıkcası çok uygun bir biçimde örneklemiş. Bugün Türkiye Sosyalist Hareketinde artık bir gerçekliği kalmayan silahlı mücadelenin her şeye rağmen dosya konusu yapılmasının önemini özellikle –dosyanın giriş yazısında da belirtildiği gibi- Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi ile birlikte düşündüğümüzde kavrayabiliriz.

Naçeyev’in metninden hareketle yapılan eleştirilerin silahlı mücadele tartışmasını tüketecek vuruculukta olmayabileceğini bu kısa yazı çerçevesinde belirtmeye çalışacağım. Şöyle ki bahsi geçen yazılarda silahlı mücadelenin sadece bir veçhesine ve aslında bugün yöntem olarak yanlışlığı genel kabul gören bir veçhesine yönelik eleştiriler yer almaktadır.

Evet silahlı mücadele sosyalizme giden yolda Türkiye’de de farklı dönemlerde farklı örgütler tarafından denenmiş ve pek de başarı elde edilememiş bir yöntemdir. Sosyalizmi getirecek bir yöntem olarak düşünülebilirse eğer, temel eksiği, toplumun, özelde de işçi sınıfı ya da köylülüğün sosyalizme hazırlanması anlamına gelen siyasi çalışmayı, sınıf bilinci oluşumunu, radikal bir demokrasi anlayışının yerleşmesini vb. es geçmesi ve kısa yoldan sonuca ulaşmak istemesidir. Ancak sayabileceğimiz eksiklikler tersinden bakıldığında silahlı mücadeleyi faydacı bir şekilde araçsallaştıran jakoben siyasi yapıların aceleciliğinin de bir yansımasıdır. Dolayısı ile silahlı mücadele tartışması örgüt tartışması ile iç içe yürüdüğü takdirde anlamlıdır. Silahlı mücadelenin öncü savaşçı bir anlam dünyasında tekabül ettiği yer ile farklı tarzda bir siyasi organizasyon için tekabül ettiği yer bambaşka olabilir. Ya da zorun rolü dönemden döneme değişebilir. Öncü örgüt kavramının masaya yatırılması konudan uzaklaşmamıza neden olabilir ancak bu mefhuma değinmeden şiddetin farklı veçhelerini tanımlayamayabiliriz.

Kapsayıcılığı, temsiliyet alanı son derece sınırlı, hedefe kilitlenmiş bir grup militanın tüm ezilenleri peşine takabilmek adına araç olarak kullandığı şiddet ile gerçekten toplumsallaşmış, tarihin o anında ezilenlerin kendi sesi olmuş, farklı sosyal grupların içinde kendisini var ettiği, yaşamsal/siyasal bir örgütün şiddetini bu noktada birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bu ayrımı formüle etmek gerekirse, silahı araç olarak kullanan dar bir yapının siyasi eylemi ile şiddet yoluyla ancak kendini var edebilen ve silahlı eylemin artık kendini ifade edebilme yoluna dönüştüğü bir özörgütlülüğün eylemi birbirinden kategorik olarak farklıdır denebilir. Bu kategorik ayrım şiddetin farklı veçhelerinin olmasından kaynaklanmaktadır.

Yaptığımız ayrımın ikinci ögesi bizi silahlı eylem konusunda Birikim’in hazırladığı dosyada sorulmamış olan temel soruyu sormaya yöneltir. Hedefe ulaşacak olsun ya da olmasın, silahlı eylem yani şiddet, var olabilme/ifade edebilme bağlamında ortaya çıkıyorsa, konuya marksist etik açısından nasıl yaklaşılmalıdır? Daha geniş bir çerçevede vicdan sahipleri, özgürlükçüler, demokratlar bu konuda tam olarak nerede durmalıdır? Yaptığımız ayrımın birinci kısmındaki tanımı tam olarak karşılayabilecek bir silahlı sosyalist örgüt zaten yoktur. İkinci kısım için bir çokları Kürt Özgürlük Hareketini aday gösterebilir. Kürt Özgürlük Hareketinin kapsayıcılığı, özgürlükçülüğü, demokratlığı ya da öncülüğe yaklaşımı vb. tartışılabilir fakat bu hareketten bağımsız olarak da sormuş olduğumuz temel sorunun ortak kabul görmüş bir yanıtı henüz yoktur.

Oluşturmaya çalıştığım ayrım silahlı mücadeleye “ezilenlerin meşru şiddeti” gibi bir anlayışla yaklaşmanın ötesinde belirttiğim üzere, şiddet ya da silahlı mücadele kavramının kendisinin farklı veçhelere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu veçheleri iki farklı maddede şimdilik ayrıntılandırmadan okuyucuya sunmak istiyorum.

Birincisi şiddetin/ silahın kenarda hazır bekleyen bir nesne olmaması aksine performatif bir şekle bürünebilmesi durumu. Bu konuda ilk akla gelen sanırım Walter Benjamin’in şu ifadesi olacaktır;

“Eğer şiddet başta göründüğü gibi yalnızca, elde edilmek istenen şeyi peşinen sağlama almak için bir araç olsaydı, o zaman kaba şiddet olarak amacına ulaşabilirdi. Görece dengeli koşullar yaratmak ya da böyle koşullar için zemin işlevi görmek için bütünüyle uygunsuz olurdu bu durumda. Öte yandan grev, böyle olabileceğini gösteriyor; adalet duygusu ne kadar zarar görürse görsün, şiddetin yasal koşulları değiştirebileceğini ve hatta yasal koşullar koyabileceğini açığa çıkarıyor.”[i]Bu dikkat edileceği üzere aynı zamanda devletin egemen olarak kullanımını yasakladığı şiddettir. Şiddet burada kötü olduğu için değil sadece devletin tekelinde olmadığı için yasaklanmıştır. İşte bu noktada silah devletin elinde tutamadığı bir nesne olmanın ötesinde zaten ele avuca sığamayacak bir kavram olduğunu gösterir. Tüm yasaların unutmamızı istediği Badiou’nun kullandığı bir terim olan “Olay Hakkı”yla ya da Devrim Hakkıyla karşı karşı karşıya olduğumuz sanırım anlaşılmıştır. İşte böylesi bir silahlı şiddet karşısındaki tutum ele alınması gereken birinci noktadır.

Şiddetin ikinci veçhesi ise ilkine nazaran daha bireysel görünen ancak ilkinin harcına katılabilecek bir yapıda. Bunu ifade edici –expressive- şiddet olarak tanımlamak istiyorum. Temelde kendini Freud’un “destrudo” kavramı olarak gösteren şiddet yani. Bu boyutuyla şiddete iki örnek vermek istiyorum; ilk olarak Pierre Rıvıere’in işlediği korkunç cinayeti aktardığı ifadesine bakalım:“1815’de Bonaparte’ın nasıl davrandığını düşünüyordum.Kendi kendime: Bu adam kendi basit kaprislerini tatmin etmek için binlerce kişiyi ölüme gönderiyor, bu nedenle babamın huzur ve mutluluğunu mahveden bir kadının yaşamasına izin vermem hiç doğru değil diyordum.”[ii]Burada işlenen cinayetin kanaatimce bir şey elde etmek amacıyla kullanılmış bir şiddet olmanın ötesinde olduğu açıktır. Bu en korkunç haliyle saf şiddettir ve en belirgin biçimde P. Riviere’in ruhsal ifadesidir. Olası bir komünist toplumun kurulmasından sonra dahi karşımızda olacak olan ciddi bir sorun.[iii] Bu bireysel görünümlü ifade edici şiddetin toplumsal bir olaya tekabül ettiği durumlarda ise performatif şiddetin yapısına katıldığını görürüz. İfade biçimi bu noktada toplumsal dinamizmin harcına karışmıştır. Bu anlamda vermek istediğim ikinci örnek Paris Komününden. Parisli Komünarların Saat Kulelerine saldırarak kendilerini dışa vurmaları bireysel olmaktan çıkmış bir öfkedir ve onlar aynı zamanda artık tarihi değiştirmenin bir parçası olmuştur. Performatif şiddet karşısındaki tutum gibi ifade edici şiddet karşısındaki tutum da henüz etik açıdan ele almadığımız bir konudur.

Sonuç olarak sosyalist harekete ve onun silahlı mücadelesine geri dönersek, sosyalistlerin ezilenlerin hür sesi olmayı başarması halinde, araç olmaktan çıkmış şiddetle hasbihal olunduğunda tavrımız ne olmalıdır? Sınıfın, halkın, ezilenlerin vb. adına ne dersek diyelim, hangisini özne olarak görüyorsak görelim, işte o öznenin kendi sesi elimize silah almalıyız ve tarihi değişirmeliyiz dediğinde silahlı mücadele hakkındaki yaklaşım ne olacaktır? Ve bugün cevap verilmesi daha elzem olan soru; Kürt Özgürlük Hareketinin silahlı mücadelesi hangi bağlamda ele alınmalıdır? Silah, Kürt Özgürlüğünün harcında mıdır yoksa orada da dar bir siyasi ekip halkı silah yoluyla peşinde mi sürüklemektedir? Halihazırda Naçayev’in metninin geçerliliği yoktur ancak bugün sosyalist hareketin diri unsurlarından sayabileceğimiz bazı yapılar silah kullanmamalarına rağmen ,yaptıkları devrim tarifinden dolayı şiddeti ve silahlı mücadeleyi ilkesel olarak dışlamamaktadırlar. Bu tavır sanırım Marx’ın 11. Tez’inde belirttiği dünyanın değiştirilmesi fikriyatıyla uyum içerisindedir. Öyleyse bugün irdelenmesi gereken henüz bize çok uzak görünse de dünyanın değişimi esnasında ortaya çıkacak silahlı şiddettir.


[i] W.Benjamin, Critique of Violence, Selected Writings cilt:1, The Belknap Press of Harward Uni. Press, 1999, s: 282-283

[ii] M.Foucault, Annemi Kız Kardeşimi Ve Erkek Kardeşimi Katleden Ben Pierre Riviere, 19.yy’da Bir Aile Cinayeti, Ara, 1991, s:190

[iii] Komünist toplumun cennet bahçesi olmayacağından hareketle şiddetin farklı biçimlerine ev sahipliği yapabileceğini öne sürebiliriz. Bu konuda Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde sunduğu eleştiriler ve destrudonun farklı alanlara yönlendirilebileceğinin güzel bir örneğini sunan Tevfika Tunaboylu-İkiz’in Cogito Dergisinin Freud Ve Kültür sayısında yayınlanan, Psikanaliz Uygar Adam İşi midir? başlıklı makalelerinin ufuk açıcı olduğunu geçerken belirtelim.