Anasayfa > Güncel Yazılar > Kürt Meselesi: Siyasette Seçkincilik ya da En Güçlüler

Kürt Meselesi: Siyasette Seçkincilik ya da En Güçlüler

Derviş Aydın Akkoç

05 Ağustos 2012

14 Haziranda Diyarbakır bağımsız milletvekili Leyla Zana, Hürriyet gazetesinde “ses getiren” bir röportajla arzı endam etti. Kamusal alana düşen görece her yeni söylemin derhal ses getirmesini siyaseten nasıl anlamlandırabiliriz? Türkiye’nin siyasal ve kültürel açmazlarının en can yakıcısı olan Kürt meselesi hususunda, söylenmemiş hiçbir sözün kalmadığı vakıadır. Buna rağmen, kamusal alanda dolaşıma sokulan herhangi bir söylemin hâlâ muayyen bir etkide bulunuyor, yani özneleri söze, tavra ve duruşa kışkırtıyor olması, üzerine düşünülmeye değer bir mevzu. Reel-siyasetin kural ve oyunlarına indirgenemeyecek bir durum bu. Üzeri muhtelif söylemlerle kabuklanmış –deyim yerindeyse nasırlanmış- politik bir meseleye ilişkin olarak, kimi şahıslar tarafından kelam edilmesi; hâlihazırdaki kabuğa eklemlenen yeni söylemin her defasında kamusal alanda düşünsel ve duygusal dalgalanmalara (umut yahut hayal kırıklıklarına) yol açması... Bu tuhaf durumu nasıl açıklayabiliriz? Michel Foucault’dan mülhem çıkarımlarda bulunmak gerekirse, tedavüle sokulan yeni söylem eskide hüküm sürmekte olan suskunluğu bozar ve suskunlar kitlesi söylemin açtığı mecrada kendi güçleri ölçüsünde konuşmaya başlar. Söz etkide bulunur çünkü henüz adlandırılmamış olana, yani eski söylemin sınırlarına, dile getirilmesi yasak yahut günah olana uzanmıştır.1 Şimdiye kadar söylenmemiş olanlar, olması gerektiği gibi en uygun anda, sadece söylemesi gereken ağızlar tarafından belli bir strateji ve taktik uyarınca söze ve görünürlük imkânına kavuşmuş; böylelikle de ertelenmiş, bekletilmiş kanaatler gün yüzüne çıkartılmıştır. Bu çerçevede, Kürt meselesi özelinde Leyla Zana’nın sözleri hangi dinamikleri nasıl harekete geçirmiştir? Bu söylemde yeni olan, yeni olduğu için yadırgatıcı olan ne vardır? Söylemdeki gerilimi siyaset düşüncesi zemininde kalarak “semptomatik” bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda ne gibi sonuçlarla karşılaşırız? Bu yazıda, Leyla Zana’nın röportajını eksen alarak, “iyi niyetinden” şüphe edilmeyen kimi kanaatlerin (toplumsalın da paylaştığı) gidebileceği tehlikeli suları -söylemde kıpırdayan totaliter eğilimleri, demokrasi karşıtı hissiyatları- siyaseten ifşa etmeye çalışacağım. Aktüel siyasetin tozu dumanı arasında kaybolup gitse de, söz bir kez dünyaya bırakılmış, kanaat politik işlevini yerine getirmiş, üstelik şu ya da bu şekilde taraftarlarını ve karşıtlarını toplamış, kümelendirmiştir. Ne taraftar ne de karşıt olarak, mevcut söylemin yüreğine yol almaya kalkıştığımızda ne türden bir karanlıkla karşılaşırız? Masumane çözüm arzularının ya da cüretli beyanların arka yüzünde işleyen fikirleri güç ilişkilerine referansla düşündüğümüzde nasıl bir tablo çıkar karşımıza? Maksadım bu sorulara ucundan kıyısından cevaplar aramak. Cevap arayışındaki gayem asla Leyla Zana’yı sorunsallaştırmak, inceleme nesnesi haline getirmek değildir, daha ziyade Zana’nın sözlerinde açığa çıkan semptomları tartışmaya açmaktır. Kaldı ki, Savaş Ergül’ün işaret ettiği üzere, Kürt meselesini artık “kanaatler ve şiddet alanından alıp düşünme süreçlerinin içine dahil ederek, felsefi ve siyasal bir kuram içinde resmetmek, siyasal ve felsefi kategorileri yürürlüğe koymak ve bunlardan sonuçlar çıkarmak”2 gerek. Hülasa bu deneme aciliyet teşkil eden bu durumun mütevazı bir örneğidir.

Söylemin Dağılımı ve Etkileri

Leyla Zana’nın söylemsel çıkışı -beklenileceği üzere- Türkiye siyasal alanının temel aktörleri üzerinde farklı etkilerde bulundu. Sözgelimi, Leyla Zana’nın Kürt meselesinin çözümüne ilişkin siyasi kanaatleri demokratik kamuoyunda az biraz da olsa ferahlamaya, genel tabir ile ‘umutların yeniden yeşermesine’ neden oldu. Devletin şiddeti ile PKK’nin karşı-şiddetinin ivme kazandığı, barış hayallerininse yeniden ve daha tahripkâr bir biçimde parçalandığı bir süreçte, Kürt siyasi hareketinin simgeleşmiş bir siması tarafından, karşılıklı olarak çekilen acıların sonlandırılması, kalıcı bir barışın hemen şimdi inşa edilmesi mealinde sözler sarf edilmesi, umutsuzluktan kavrulmuş yüreklere bir tutam su serpti --doğal olarak. Hakeza AKP cephesinde Leyla Zana’nın eleştirel tespitleri -Tayyip Erdoğan’dan Bülent Arınç’a değin- büyük oranda olumlu bir şekilde karşılandı. Leyla Zana’nın şiddet karşıtlığının ve zikrettiği demokratik taleplerin yanı sıra, Kürt meselesinin çözümünde Tayyip Erdoğan’ın “yanında olunması” çağrısı, sözlerinin kayda ve dinlenilmeye değer bulunmasına neden oldu. Elbette AKP açısından ehemmiyet teşkil eden saik, söylenmemiş olanın konjonktürel ağırlığı olduğu kadar, sözü söyleyen kişinin içinde bulunduğu düzlemdir de. AKP nezdinde, sözün karşı taraf içinden geliyor olmasıdır belirleyici olan. AKP ve Kürt siyasi hareketi arasında, Kürt meselesi etrafında sürdürülen muazzam bir hegemonya savaşımı vardır.3 Savaşımın asli amacı temsil düzeneklerini bozmak, siyasal hasmın iktidar sahasında hegemonik olarak etkinlik kurmak, Kürtlerin rızasını kazanmaktır. Bu anlamda, Leyla Zana’nın sözlerine AKP tarafından, Kürt hareketine bağlı kitlelerin bir şekilde içinden geçirdikleri ama ete kemiğe büründüremedikleri fikir ve duyguları dışa vurması açısından kıymet biçildi.4 Buna mukabil, Kürt siyasi hareketindeyse (PKK’den BDP’ye) kimi tepkilerin oluşmasına yol açtı. Leyla Zana’nın “ferdi hamlesinin” ve “kişisel görüşlerinin” -her ne kadar Zana’nın niyeti bu olmasa da- siyasi iktidar karşısında yekvücut olmaya çalışan Kürt siyasi hareketini “içeriden bölme-parçalama” stratejisine hizmet edeceği öne sürüldü. Bölünme kaygısı esprisine göre, röportajda söylenenler Kürt siyasi hareketinin merkezi görüşleri değil, bilakis Leyla Zana’nın öncelikle kendisini bağlayan şahsi görüşleridir. Kürt hareketi kendi içinden çıkan bu söylem karşısında savunmaya çekildi; mevzisini perçinlemeye, bölünme endişesini teskin etmeye çalıştı; bunun bariz göstergesi de, aleyhtarlığın dozunu artırıp hasmına umduğu koz vermemek oldu.

Kanaatin Hakikati Taklidi: “Hepimiz” Zamirinin Büyüsü

Kamusal alana düşen ve hızla dağılan bir söylemin, siyasi oluşumların ideolojik ve yapısal özelliklerine münasip olarak farklı biçimlerde alımlanmasında şaşırılacak bir şey yok. Gelgelelim Kürt meselesi gibi doğrudan siyasal olanla bağlantılı bir mevzuya, reel-siyasetin basıncı altında oluşturulmuş kanaatlerle, yani otomatikleşmiş tavır ve reaksiyonlarla karşılık verildiği takdirde, siyasal olana dair mülahazaların hasıraltı edilmesi kaçınılmazdır. Nitekim Zana’nın röportajında olduğu üzere, şimşek çakımı parlayan söylemler gündemden düşmeye yazgılıdır. Geçicilikle malul kanaatler, hakikat söz konusu olduğunda silinip dağılır. Ne var ki, aktüel siyasetin dinamiklerinin baş döndürücü bir hızla devindiği Türkiye’de ister stratejik isterse taktiksel olsun, Zana’nınki türünden kanaatlerin, -sorun çözümünü aradığı ve maalesef bulamadığı için- siyasal muhayyilede yer kaplama, toplumsal hafızada kendine alan açma kuvveti vardır.

Leyla Zana’nın sözleri siyasal alanın aktörlerinde farklı şekillerde yankılansa da, tekmil farklılıkları yatay olarak kesen bir duygunun, siyasal özneleri (BDP’yi, PKK’yi, demokratik kamuoyunu, köşe yazarlarını, akademisyenleri vb.) birbirine bağladığını düşünüyorum: “Burada bir gerçek var. Bunu hepimiz açıkça söyleyelim ve kabul edelim. Bu işi isterse en güçlü durdurur. O güçlü kimdir, şimdiki hükümettir. O hükümetin başı Tayyip Erdoğan’dır”.5 Söylemin çatısını bu saptama oluşturuyor, bu nedenle deşilmesi gereken yer burası. Öncelikle şunu belirtmeli ki, bu saptamada -Türkiye’de siyasi retorikte mütemadiyen yapıldığı üzere-, “hükümet,” “devlet” ve “lider” kavramları birbirine karıştırılmıştır. Bu durumun nedeni, geç modernliğin demokrasi pratiklerini sekteye uğratan popülizm olgusudur. Demokrasi ve popülizm arasındaki gerilimin kaynağı temsil süreçlerinde aranmalı. Demokrasinin gölgesi olarak popülizm, Benjamin Arditi’ye göre, “başkaları adına hareket etmenin”, ne olduğunu pek bilmeseler de liderlerin halkın yekûnunu temsilen söz almalarının tezahürü olarak demokrasinin krizine işaret eder.6 Bu krizde çoğunluğun iradesi -birtakım ideolojik yahut kültürel simgelerin yardımı ile- liderde tecessüm etmiştir. Halk ve onun güçlü temsilcisi arasındaki mesafeyi bulanıklaştıracak, bu yolla siyasi özdeşliği muhkemleştirecek dinamikse, cemaat adlarının dolaşıma sokulmasıdır: “hepimiz”. Hepimiz zamiri, işaret edilen adın-kimliğin-cemaatin ikamesidir. Siyasi terminolojide sıklıkla kullanılan “hepimiz” zamiri, demos’un çokluğunu/farklılığını teklik/aynılık potasında eritir. Öte yandan, karşı-siyasetlerin söylem ve eylem repertuarındaki hepimiz zamirinin ucu açık kullanımı, baskı altına alınmış bir kimliğin temsiline soyunduğunda devrimci bir niteliğe bürünür: “Hepimiz Ermeni’yiz”de olduğu gibi. Özdeşlik kurmanın bu tarzında adı anılmayanın adını anarak inkâr süreci tersine çevrilmeye çalışılır. Fakat egemen iktidarın da başvurduğu bir “hepimizi” vardır: halk ama en çok da millet kavramında işlevselleştirilen “hepimiz”. Seçimler aracılığıyla oluşan, sözümona çoğunluğun yöneticilerini tahsis ettiği vekiller ve buradan hareketle beliren “millet iradesi”, toplumsala meydan okur. Temsil eden ile temsil edilenin özdeşliği, genel oy dışında siyaset biçimlerine imkân tanımaz. Katılımcı yurttaşlar olarak “hepimiz” kendi yöneticilerimizi tercih etmişizdir. “Genel irade” açığa çıktığı içindir ki, tartışma sonlanmıştır. Liberal demokrasilerde halk kavramının müphemliği (müphemdir zira halk kavramının sınırı, niceliği, niteliği tam olarak belirlenemez) ancak “hepimiz” gibi genel ve soğurucu sözlerin işler kılınmasıyla giderilebilir.

Bu bağlam uyarınca, Zana’nın saptamasına siyasi pragmatizmi de yedeğine almış olan popülizm damgasını vurmuştur diyebiliriz. Zira kişisel yargı öznesinden taşmış ve kuşatıcı bir niteliğe bürünmüştür. “Hepimiz açıkça söyleyelim” ifadesi, kanaatin popülizm kulvarındaki evrenselleşme eğilimini açık eder. Kanaatteki mahcup tını, gecikmiş bir itirafı da andırıyor. Sorun çözücü asli figür olarak Tayyip Erdoğan lafzı hem herkes tarafından açıkça söylenecek hem de şartsız koşulsuz kabul edilecektir. Leyla Zana kanaatini -Kürt meselesinde sıkça yapıldığı üzere- gerçeklik düzlemine taşımıştır. Lakin “burada bir gerçek var” diyerek atıfta bulunulan gerçeklik temelden sorunludur çünkü söz konusu olan şey hakikat yahut gerçeklik değil, kanaattir. Kanaat ve hakikat arasındaki ayrım, kanaatin tartışmaya açık olması iken, hakikatinse tüm tartışmalara son noktayı koymuş olmasıdır. Bir başka ifadeyle, hakikat tartışmaya hiçbir surette mahal bırakmaz, mütehakkim bir karaktere sahiptir. Popülizme can veren gıda, siyasette kanaatin hakikat kılığına bürünmesi, sözü olduğu yerde dondurması, yani müzakere kanallarını kapatmasıdır. Söze “hepimiz” diyerek başladığımız andan itibaren, ancak kamusal mülahazalar sonucu varılabilecek olan uzlaşmaların önünü almışız demektir. Röportajda dile getirilenler kanaat kapsamında olmasına rağmen toptan “kabulü” dayatması, herkesi hizaya çekmesi ve itirafa zorlaması açısından siyaseten paradoksaldır. Bu paradoksun düğüm noktası, sözü söyleyenle sınırlı olması gereken öznel kabulün -el altından- “hepimiz” paydasında birleştirilmesidir. Kimdir bu tılsımlı “hepimiz”? Türk’ü, Ermeni’si, Yahudi’si, Alevi’si, Sünni’si ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “vatandaşlık bağı ile bağlı olan” herkes midir? Bilumum seçmen kitlesi midir yoksa? Soruyu başka yöne bükelim: “hepimiz” ile kast edilen bir bütün olarak Kürtler midir? Bir an için hep birlikte, cemiyet olarak Kürt meselesini sadece ve sadece Tayyip Erdoğan çözebilir dediğimizi varsayalım. Bu durumda yapacağımız tek şey, egemenin mutlak gücünü tescil etmektir. Bu varsayımsal tescilin tahlili ve teşhisi siyaset ve demokrasi ilişkisi açısından önem taşımaktadır.

Muhalefetin Aczi ve Sorumluluktan İstifa

Kuşkusuz bu tescili muhatabı üzerinde yaptırımda bulunmaya, tıkanmış gidişatı değiştirmeye ve nihayet alan kazanmaya yönelik basit bir taktik hamle olarak değerlendirmek de mümkün. Buna göre, hâlihazırdaki sorunun çözümü artık en güçlünün isteğine bağlıdır ve hâlâ kan dökülüyorsa bunun müsebbibi çözüme yanaşmayan “en güçlü”dür. Sözü söyleyen özne, en güçlü kadar güce sahip olmadığını belirterek sorumluluğu omuzlarından silkmiştir. Velev ki bu minvalde bir pasifizm beyanı olsun, söz konusu saptamanın herhalükârda siyasetin taktiksel pratiklerini aşan bir veçhesi bulunmaktadır. Zana’nın yargısını kamuoyunun paylaştığı ama dillendirmekten sakındığı müşterek bir yargı olarak değerlendiriyorum. Nasıl ki siyasal iktidarın bir bilinçdışı varsa, muhalefetin de bir bilinçdışı vardır. Zana’nın sözlerinin sol-demokratik kamuoyunda ilk elden yadırgatıcı olmasının sebebi de budur. Bu yargıda ve ona temel teşkil eden güçsüzlük duygusunda birleşme hali, salt Kürt siyasi hareketinin bileşenleri açısından söz konusu değildir, bana öyle geliyor ki, Kürt meselesinin çözümü bahsinde muhalefet bloğu benzer bir hissiyat ve fikriyat içindedir. Zana’ya –ve aslında pek çok kişiye- göre, Kürt meselesi tıkanmış, çatışmaların devam etmesi süreci kangrenleştirmiştir. Fakat mahut açmazı çözebilecek yegâne özne olarak Tayyip Erdoğan’a göndermede bulunma durumuna demokrasi düşüncesini askıya alan, mevcut eşitsizlikleri yeniden tesis eden, hatta meşrulaştıran kanaatler hâkimdir. Bu kanaatler hangi güzergâhlardan geçerek nasıl çalışıyor?

“En Güçlüler”, Seçkincilik ve Siyasetin Tükenişi

Muhalefetin güçsüzlüğünü gözler önüne seren bu müşterek duygu ve fikir zemininin, siyasal olanı7 tehdit eden bir niteliği bulunmaktadır. Zira bütünüyle modern devlet yapılanmasına, yani ulus-devletin egemenlik ilişkilerine bağlı bir meselenin tek bir şahsın iradesi ile çözüme kavuşturulması bir rejim olarak demokrasiye değil, olsa olsa tiranlığa uygun olabilir. Despottan farklı olarak tiran tebaasını güçsüzlük ve inisiyatif eksikliği temelinde eşitlemiştir. Karar alma ve hükümet etme yetkisi en güçlü olarak tiranın tekelindedir. Tiranlıkta Yasa’nın ve meşruiyet ilişkisinin özgül bir anlamı kalmamıştır, zira egemenin ağzından çıkan her söz Yasa’dır. Uygulamadan kaldırılması gereken herhangi bir Yasa’yı tebaanın iradesi değil, yine egemenin iradesi ortadan kaldırabilir. Hukuki ve siyasi yaşamı şekillendiren gücün denetimi tiranın tasarrufu altındadır. Pre-modern dönemlerin tiran figürü, demokrasiyi araçsallaştıran yirminci yüzyılın totaliter şahıslarında (Hitler, Mussolini, Salazar, Franco vb.) açığa çıkmıştır. Hitler de dahil neredeyse bütün modern liderler çoğu zaman seçimle işbaşına gelmişlerdir, yoksa sanıldığı üzere hep kaba güç, darbe veya zorbalıkla değil. Temsili ve katılımcı demokrasi anlayışlarının totalitarizme uzanan böylesi bir risk alanı, topos’u her zaman mevcuttur. Pusuya yatmış bir tehlike olarak bu topos’ta ihmal edilmemesi gereken bir husus var. Takriben XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra oluşmaya başlayan modern devlet yapılanmasının totalitarizmle olan ilişkisinde XX. yüzyıla girildiğinde önemli bir kırılma yaşanmıştır: “totalitarizmin sahibi artık devlet değil, parti[dir]”.8 Devletten partiye intikal eden güç ve otoritenin kullanımı, demokrasinin altını oyan bir mahiyete sahiptir. Liberal demokrasilerde hükümetler ve partiler, devleti temsil eder hale gelmiştir. Avrupa’da Nazilerin iktidarının yıkılışı, totalitarizmin tarih sahnesinden çekildiği anlamına gelmez. Sağ ve popülist ana akım parti ve hükümetler neredeyse kıtasal bir yabancı düşmanlığında birleşmişlerdir. Bu yabancı düşmanlığının faşizmi yeniden hortlatması -ekonomik krizin derinleşmesi, Avrupa Birliği idealinin çözülme sinyalleri9 vermesi, mültecilerin hukuk dışı konumları gibi durumlar göz önüne alındığında-, an meselesi olduğu söylenebilir. Benzer şekilde, Türkiye’de de 2002 seçimleri ile iktidara gelen AKP’nin, geçmişin vesayetçi rejimini ortadan kaldırıp demokrasiyi bütünüyle tesis ettiği söylenemez. AKP gücün kurumsal dağılımını yeniden kendi arzusunca kodlayan bir partidir. Demokrasi ve totalitarizm arasındaki geçiş hatları bu kodlamada da yürürlüktedir.

Demokrasiyi kendi karşıtına dönüştürmemek için yapılması gereken şey, güçlerin makul bir yapıda dengelenmesini, sınırlandırılmasını sağlamaktır. Siyaset, güçlerin azami yoğunlaşması ve buradan hareketle çeşitli güç odaklarını ortadan kaldırma sanatı değildir. Hem totalitarizm pratikleri “politikanın aşırı güçlenmesi ve yaygınlaşması değil, gerçek politikanın temeli olan kamusal olanın ve çokluğun yıkımı” ile ilişkili bir süreçtir.10 Siyasetin güç yoğunlaştırılması olarak kavranışıdır ki, demokrasiyi totaliter mecralara savurmuştur. Bu mecranın hâkimi güce sahip liderdir. Liderin pervasızlaşmaması siyasetin etikle olan ilişkisine bağlıdır ama lider güç söz konusu olduğunda her türlü ilkeden, hatta Yasa’dan kopmaya meyyaldir (Machiavelli’yi hatırlayalım!). Zalimlik ve merhamet gibi ikilikler zayıflığa delalet eden kusurlardan ibarettir. Her şeyi yapma gücünü elinde bulunduran Hükümdarın tüm toplumu düşmanlaştırmamasının önünde hiçbir engel yoktur. Kaldı ki, liderler hem topluma hem de siyasi muarızlarına karşı her daim teyakkuz halindedir. Zira Machiavelli’nin sözünü ettiği üzere, güç ancak ondan daha fazla olan bir başka güç tarafından alt edilebilir. “En güçlü” ifadesi bu anlamda bir fantezidir, zira daha güçlü mutlaka vardır. Daha güçlünün zuhur etmesini engellemek için Hükümdar tebaasına fiziki ve sembolik şiddette anlamını bulan korkular saçar çünkü “en güçlü” evvela ona bu gücü bahşeden tebaasından korkar. Hükümdar kendi varlığını tehdit eden bir durum hâsıl olduğunda tüm bağlayıcı sözlerini ve aynı zamanda hukuk ilkelerini hallaç pamuğu gibi savurup atar. Burası siyasetin etikle ve meşruiyet süreçleri ile olan ilişkisinin kesildiği yerdir: “iyinin ve kötünün ötesi”.

Farklılıkların tayin ettiği çıkarlar temelinde, çatışmaya potansiyeli bulunan güçlerin birbirlerini külliyen tasfiye etmemesi, bu esnada siyasal alanın ortadan kaldırılmaması için mevcut güçlerin denetim altına alınması gerekir. Siyaset ve demokrasi bu anlamda denge tesisi için vardır. Demokrasi öznelerine dünyaya açılma ve kendilerini ifade imkânı tanır. Her daim rasyonel olmasa bile birtakım uzlaşma zeminleri temin eder. Nerelerde uzlaşılacağını ya da tersine uzlaşılamayacağını toplumsal yaşamın demokrasi ile olan ilişkisi belirler. Ne var ki, en güçlünün hâkimiyetini ilan ettiği düzlemde siyaset ve demokrasi ilga edilmiştir: Büyükler konuşur, küçükler susar, eşitsizlikler devam eder. Bu aynı zamanda siyasetin seçkincilikle kesiştiği yerdir. “En güçlüyü” seferber eden söylemler siyaseti elitistlere havale etmiştir. Seçkincilikte siyaset sanatı toplumsal katılımla değil, mühendisliklere özgü tepeden inmeci projelerle yürütülür. Türkiye’de bu çeşit siyaset anlayışının kökleri çok eskilere (İttihat ve Terakki’ye, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına, hatta solun “öncü savaşımı” teorisyenlerine) uzanır, âdeta gelenek halini almıştır. Kürt meselesinde bu gelenekten kopmak gerek. Tayyip Erdoğan ya da başka bir isim (sözgelimi Abdullah Öcalan) siyasi ve hukuki meselelerde kurtarıcı olarak değerlendirilemez. Bu siyaset tarzı dışlayıcıdır, uzmanlara ve muktedirlere özgüdür. Siyaset en güçlüler olarak “büyük adamların” harcıdır. Halk ve elitler arasındaki uçurum derinleşmiştir, güçlü lider söylemi Mesiyanik bir niteliğe bürünmüştür. Oysa Kürt meselesi örneğinde olduğu üzere siyaset güçsüzlerin söz alma ve dünyaya açılma, dertlerini ifade etme meselesidir. Bu perspektiften bakıldığında siyaset, etkin yurttaşlık temelinde kamusal alanda görünürlük kazanmak, çoğunlukla, çoklukla birlikte eşitlik ilkesi uyarınca eylemektir. Bu durum siyasetin toplumsallaştırılmasından başka bir şey değildir. Siyaseti toplumsal bağlarından koparmak ve piyasa dinamiklerinin etkisiyle oluşturulan güçlerle ve bu güçleri devam ettiren hukuki süreçlerle sabitlemek, demokratik siyasetin ölümü demektir. Ezcümle, siyasi ya da toplumsal herhangi bir meselenin çözümünü “en güçlünün” ellerine gönül rızasıyla terk eden her yaklaşım, siyasi eylemden, özneleşme ediminden ve bu iki süreçle rabıtalı olan özgürleşme imkânlarından feragat etmiş, dahası büyük adamların her türden icraatına icazet vermiştir. Seçkinci anlayışın alâmetifarikasını Cemal Bâli Akal tartışmaya yer bırakmayacak şekilde şöyle tanımlar: “toplumu güdülmesi gereken bir sürü olarak gören seçkinci anlayış, modern toplumlarda değil, kapalı, hantal, kademelendirilmiş topluluklarda karşılığını bulur. Toplumun büyük bir kesimi iradeden ve ifadeden aciz çocuklar olarak siyasetten dışlandıkça, düşünür ve kurtarıcı babaların önemi artar”.11 En güçlünün ve kurucu babaların12 iktidarını sarsabilecek tek yol, çocukların rüştünü ispat etmesi, demokrasinin öznelerinin –toplumun farklı unsurlarının- siyasete iştirak etmesidir.

Sonuç

Kürt meselesinde siyasette seçkinliğin bir başka örneği de CHP’nin ortaya attığı “akil adamlar” tartışmasında yaşandı. Sağduyudan ve serinkanlılıktan damıtılmış deneyimlerin kamuoyu ile paylaşılması elbette önemlidir. Hem seçkinlerden de gelse, herkes düşüncesini ifade etmelidir ama bir düşüncenin diğerleri üzerinde tahakküm kurmaması için toplumun tüm kesimlerinin düşüncelerini özgürce dile getirebilecekleri siyasi bir yapılanma şarttır. Akıl akıldan üstündür vecizi siyaset söz konusu olduğunda vahim sonuçlara yol açabilir. Şayet eşitlikten bahsediyorsak hiçbir akıl bir diğerinden üstün olamaz. Üstünlük iddiasındaki akıl, toplumsal münasebetleri dayatmacı bir yöntemle hal yoluna sokmaya çalışır. Siyasete dair konuşma imkânı salt bilgelerin, akil adamların ayrıcalığı değildir. Akal’ın belirttiği üzere, “büyük kurucularla” “büyük düşünürler” arasında bir adımlık bir mesafe vardır.13 En şaşmaz doğrulara sahip oldukları iddiasında olan ve bu doğrulara tutunarak herkes adına konuşma şehvetine kapılmış “filozof siyasetçilerin”, insanlığın başına ne türden düşünsel ve pratik belaları musallat ettikleri tarihsel deneyimlerle kayıtlıdır. Dolayısıyla ahkâm keserken iktidarlaşmamak, en güçlünün dümen suyuna kapılmamak işten bile değildir. Bu konuda Tanıl Bora’nın kaygıları da Akal’la aynı kapıya çıkar: akil adamlar sözünün bir tür “aristokratik ihtiyarlar heyetini” çağrıştırması.14Akıl, akıldan üstündür vecizinin karşısına akıl yaşta değil, baştadır vecizini çıkarmak… Her türden seçkinciliğin ve büyük adamlar söyleminin panzehiri, dün olduğu gibi bugün de demokrasidir. Elbette temsili ve katılımcı demokrasi söylemlerinin ötesinde bir demokrasi…


1 Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Cilt I., çev. Hülya Uğur Tanrıöver, 2003, İstanbul: Ayrıntı, s. 28.

2 Savaş Ergül, “Kürt Meselesi: Bir İmkânı Düşünmek”, Baykuş, Temmuz 2011, sayı. 7, s. 223-242.

3 AKP’nin hegemonya inşasını Kürt meselesi bağlamında ayrıntılı olarak değerlendiren bir yazı için bkz., Cenk Saraçoğlu, “Türkiye Sağı, AKP ve Kürt Meselesi”, Türk Sağı Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri içinde, (der. İnci Özkan Kerestecioğlu / Güven Gürkan Öztam), 2012, İstanbul: İletişim. s. 243-279.

4 Röportaj “söyleme kışkırtma” hassasını hemen gösterdi. 15 Haziranda peş peşe açıklamalar yapıldı. Başbakan’ın danışmanı ve AKP’nin ideologlarından olan Adana milletvekili Yalçın Akdoğan, Zana’nın saptamalarını, “özellikle sorunu Başbakanımız Erdoğan’ın çözeceğine dair bir inanç ve temenni ortaya koymasını önemli buluyoruz” sözleriyle karşıladı. Benzer şekilde AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “ümit ediyorum ki, bu ve benzeri sağduyulu hareketler çoğalır” diyerek cevap verdi (Hürriyet, 15 Haziran 2012). AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu: “iradesini birine teslim etmeyen sağduyulu bir ses duyduk”. Röportajı AKP’nin “ağır toplarının” büyük oranda sağduyu vurgusu temelinde bağırlarına basmalarının nedenini, Zana’nın örgütlü Kürt siyasi hareketine “içeriden” yönelttiği eleştirilerin yanı sıra, Kürt meselesinin çözümü konusunda doğrudan Tayyip Erdoğan’a atıfta bulunmuş olmasına bağlamak gerek.

5 Leyla Zana, “İnanıyorum Bu İşi Erdoğan Çözer”, (röportajı yapan Enis Berberoğlu / Metehan Demir) Hürriyet, 14 Haziran 2012. Murat Karayılan da ters istikametten giderek, yani AKP karşıtı bir koordinattan hareketle Zana ile aynı sonuca varmıştır: “Elbette ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti Kürt sorununu çözebilir. Elbette ki bu devletin ve hükümetin başındaki Erdoğan Kürt sorununu isterse çözebilir; ancak çözmesi için önce bir karar vermesi gerekiyor” (Murat Karayılan, “Kürt Sorunu Birinin Elini Taşın Altına Sokmasıyla Çözülmez”, söyleşiyi yapan Gülistan Tara / Rona Mardin, ANF, 5 Temmuz 2012). Karayılan’ın çözümlemelerine dayanarak Kürt siyasi hareketinde de Erdoğan konusunda belli belirsiz de olsa bir mutabakata varıldığı söylenebilir.

6 Benjamin Arditi, Liberalizmin Kıyılarında Siyaset, Farklılık, Popülizm, Devrim, Ajitasyon, çev. Emine Ayhan, 2010. İstanbul:Metis, s. 90.

7 Siyasal olan kavramına dair bir şerh düşmeliyim: Metinde “siyasal olan” ifadesini kullanırken C. Schmitt’in “dost ve düşman” ayrımından hareketle tanımladığı siyasal kavramını kast etmiyorum. Herhangi bir örgütlü yapıyı (devlet, parti, hareket, ulus vb.) tehdit eden yabancının ve ötekinin yoğunlaşmış varlığını düşünme olarak Schmittçi siyasal olan kavramından değil de, J. Ranciere’nin kavramsallaştırması olarak siyasal olandan söz ediyorum, en azından bu yazı özelinde bu böyle. Bu yönelim, siyasal alanı çatışmalardan ve savaşımlardan –genel olarak şiddetten- münezzeh olarak tasavvur ettiğim anlamına gelmemeli. (Kürt meselesini Schmitt’in siyasal kavramına referansla “çatışma”, “savaş” ve “mücadele” bağlamında değerlendiren bir yazı için bkz., Abdurrahman Aydın, “Asimetrik Savaş”, Baykuş, sayı. 7, Temmuz 2011, s. 210-223). Kaldı ki, Ranciere’nin siyasal olana ilişkin tahayyülü liberalizmin salt iletişime endeksli mutabakatçı söyleminin özgün bir eleştirisini sunar. Ranciere’ye göre, siyasal olanı belirleyen birbiri ile bağlantılı iki süreç vardır: hükümet etme süreci ile eşitlik süreci. Hükümet etme, cemaat halini almış bireylerin rızalarını üretme işlemidir, bir arada yaşamanın siyasi ve hukuki prosedürleridir. Eşitlik süreci ise “herhangi birisinin herhangi bir başkasıyla eşit olduğunun varsayılması ve bu eşitliğin doğrulanması”dır. (Rancière, Siyasalın Kıyısında, çev. Aziz Ufuk Kılıç, 2007, Metis, s. 71). Siyaset ve siyasal olan bir ve aynı şey değildir. Siyasal olan toplumsalın kuruluşuna ve devamlılığına ilişkin eylemler bütünüyken, siyaset aktüel olanın tezahürüdür, umumiyetle teknik ve ampirik süreçlerle sınırlıdır. Demokrasi, -ezilenler özelinde- siyasal olanın belkemiğidir. Ranciere’nin belirttiği üzere, demokrasi hesap dışı tutulanların, inkâr edilenlerin, adı olmayanların eşitlik istemi, bu istemin hükümet etme sürecine müdahalesidir. Kürt meselesi, Türklükle hüviyet kazanmış cemaat ve hükümet etme pratiklerinin demokrasi kavrayışını, liberal haklar ve özgürlükler söylemini ve aynı zamanda yurttaşlık kategorisini eşitlik söyleminden hareketle sekteye uğrattığı, “hukuk devletini” anayasal dönüşüme zorladığı içindir ki, siyasal olanla, yani, toplumsal yaşamın üretiminin ontolojik ve epistemolojik parametreleri ile rabıtalı bir meseledir.

8 Carl Schmitt, “Somut ve Çağa Bağlı Bir Kavram Olarak Devlet”, çev. Bertil Emrah Oder, Devlet Kuramı içinde, (der. Cemal Bâli Akal), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2005, s. 254.

9 Gerard Duprat, Düşünce Özgürlüğü ve Hoşgörü, çev. İsmail Yerguz / Burcu Çiçek Eken.Ankara:Dost Kitabevi Yayınları, 2012. (Avrupa Birliği’nin liberal formattaki ifade özgürlüğü söylemini, söylemin simetriği olan hoşgörüsüzlük bağlamında irdeleyen bu çalışma, 2012 sonbaharında yayımlanacaktır.)

10 Tülin Bumin, “Machiavelli Yorumları”, Machiavelli, Makyevelizm ve Modernite içinde (der. Cemal Bâli Akal), Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2012, s. 83. (Bu derleme de 2012 sonbaharında çıkacaktır.)

11 Cemal Bâli Akal, Varolma Direnci ve Özerklik Yeni Bir Hak Kuramı İçin Spinoza’yla, Ankara: Dost Kitabevi, 2010, s. 251.

12 Leyla Zana’nın sözlerinde beliren en güçlüye işaret eden tutumun, Kürt siyasi hareketindeki muadiline ilişkin olarak da söz edilebilir. Kürt hareketi de, Kürt meselesinin çözümü bahsinde, monoblok olarak kendi en güçlüsü ve kurtarıcı babası olarak Abdullah Öcalan’a göndermede bulunmaktır. Kürt hareketinin diyalog söyleminin esas öznesi Kürtlerin temsilini omuzlamış olduğu iddia edilen Abdullah Öcalan’dır. Bu anlayış da, liderlik söylemi bağlamında anlaşılır olmakla birlikte, en az Tayyip Erdoğan’a yatırımda bulunan tutum kadar sorunludur. Kürt meselesi gibi kırılgan süreçlerin bu gibi en güçlülerin iki dudağı arasındaki sözlere bağlı olması, yukarıda da bahsettiğim gibi kamusal alanın yıkımına yol açan, siyaseti teknik zemine çeken durumlardır. Kürt meselenin çözüme kavuşmasını erteleyen bir dinamiğinin de, liderlikler merkezli sürdürülen bu siyaset anlayışı olduğu muhakkaktır. Lider de insandır, kaprisleri, hırsları vardır; küser, kızar, yanlış düşünür…

13 A.g.e., s. 249.

14 Tanıl Bora, “Akil Adamlar – Kim Bunlar?”, Radikal, 10.06.2012.