Anasayfa > Güncel Yazılar > İstanbulîn Muhafazakarlık ve Onun Önlenemez Yükselişi Üzerine

İstanbulîn Muhafazakarlık ve Onun Önlenemez Yükselişi Üzerine

Fırat Mollaer

23 Şubat 2014

Türkiye’nin yakın düşünce tarihi ve Türkiye sineması üzerine kitaplarıyla tanıdığımız Kurtuluş Kayalı hoca, “Düşüne Taşına” programında da Türkiye’de sinema ve düşünce ilişkisi üzerinde duruyor. Yusuf Kaplan izin verseydi muhtemelen daha fazla konuşma imkânı bulacaktı ama bu kadarı bile insanı konu üzerinde düşünmek için müspet bir biçimde kışkırtabiliyor.

Üzerinde düşünmemiz gereken konulardan diğeri de, Kayalı’nın sinemada İstanbul’un temsili açısından, Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları’nın önemini vurguladığı noktadan kaynağını alıyor: Sinemanın yanı sıra, muhafazakâr düşüncede İstanbul’un temsili hakkında ne söylenebilir? Bu konu üzerinde tefekkür etmek, var olan siyasi iktidarın düşünce kaynaklarını olduğu gibi düşünce sosyolojisini anlamak ve açıklamak açısından da son derece nemlidir.

İSTANBULÎN MUHAFAZAKARLIK: İCAT EDİLMİŞ BİR GELENEK

Taşra-kent ya da taşra-İstanbul diyalektiğinden bakıldığında, günümüzde hâkim olan İstanbulîn muhafazakârlıktır. Fakat bu muhafazakârlık gökten zembille inmedi. Bilâkis, İstanbulîn muhafazakârlık, tarihseldir ve oluşumu çok yakın bir döneme aittir. Biraz daha somutlaştıralım: İstanbul güzellemesi/nostaljisi, Türk muhafazakârlığının tarihinde –Hobsbawm ve Ranger'in terimleriyle– "icat edilmiş bir gelenek"tir.

İlginç olan, muhtemelen 1980’lerde neo-liberal muhafazakârlığın yükselişine kadar muhafazakâr cenahta ciddi bir İstanbul ilgisinin yok denecek kadar az olmasıdır. 1953'teki İstanbul’un 500. Fetih Yılı kampanyasıyla birlikte şehri Türkleştirme ve Müslümanlaştırma ameliyesi söylemsel olarak da hızlanmıştı elbette. Hatta tam da bu dönemlerde, Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemâl'in kitaplarını (Aziz İstanbul vs.) yayımlamaya başlıyor; “Boğaziçi” Türk muhafazakârlarının bir geleneği olarak icat ediliyordu. Ancak yine de, büyük ölçüde 1980'lere kadar milliyetçi-muhafazakâr tabanda bunun anlamlı bir karşılık bulduğundan pek söz edilemez.

NECİP FAZIL: TAŞRA'DAN İSTANBULÎN MUHAFAZAKARLIĞA DOĞRU

Necip Fazıl’ın popülaritesini de 1953'ten itibaren oluşturulmaya çalışılan İstanbulîn muhafazakârlığın büyük geleneğinin kısmen hâkim kalmasıyla açıklamak mümkün. Necip Fazıl, Türkiye’de muhafazakâr kitleler için oldukça İstanbullu kalan Yahya Kemâl ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a nazaran taşralı bir çığlık gibi görüldü. Muhafazakâr toplumsal taban açısından İstanbul’un muhtemelen “kahpe Bizans” telakki edildiği bir tarihsellikte böyle “yağız” bir ses elbette daha fazla karşılık bulabilirdi.

Bu tarihselliğin özelliklerini belirlemek üzere Cemil Meriç’in Jurnal’ini ziyaret edebiliriz. Meriç, İstanbul entelijansiyasından duyduğu hoşnutsuzluğu bir taşralının öfkesi biçiminde ortaya koyar: “Kaynaşamadık Salâh’larla. Onlar İstanbul çocuğu idiler. Ben taşradan geliyordum”. “Salâhlar”, Salâh Birsel, Oktay Akbal, Orhan Veli, Sait Faik ve diğerleri, Cumhuriyet elitinin önde gelen şair ve yazarlarıdır. Meriç’in bu grubun çeşitli üyeleri hakkında kullandığı kelimeler de dikkat çekici: “Küstah, yalancı, kendini beğenmiş bir business man (...) yumuşak, hazımkâr, renksiz, kokusuz bir şair taslağı (...) Halk Partisi’ne yamanmağa çalışıyordu (...) Bu cavalacoz alayının nasıl ün kazandığına şaşıp duruyorum (...) İstanbul çocuğu (…).

“Kendini beğenmiş bir business man” ve “İstanbul çocuğu”… Bu tarihlerde İstânbulin muhafazakârlığın tarihsel koşulları henüz olgunlaşmamıştır. Fakat Necip Fazıl’ın söz konusu akâmeti telafi etme çabası da gözden kaçmaz; o, taşralı muhafazakârların büyük kültürel geleneği sahiplenmelerinde inkâr edilemez ölçüde stratejik bir geçiş figürüdür.

Necip Fazıl, Yahya Kemâl ve Tanpınar'ların İstanbulîn "büyük kültürel gelenek" inşasına karşı, öncelikle taşralı gençleri politize etmeyi seçti ama bunu yaparken onlara aşıladığı güç istenciyle büyük geleneğe ulaşmaları için Cumhuriyet döneminde boşalmış psikolojik bataryalarını doldurdu. Sonuç: AKP’ye kadar uzanan milliyetçi-muhafazakâr kuşakların siyasi sosyalleştirilmesindeki başarı... Taşralı muhafazakâr gençlerde İstanbul'un hâlâ bir “kahpe Bizans” gibi telakki edilişini zekice okudu Necip Fazıl. Ve evet, o meşhur Anadolu turneleri, taşraya ulaşma çabaları hep bunun neticesiydi...

Fakat şunu yeniden ifade etmekte fayda var: Necip Fazıl, küçük geleneğe oynama çabasına rağmen, asıl projesi, bu küçük geleneği büyük gelenekle bütünleştirme çabasında somutlaşır: “Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya/Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!”. "Sakarya"nın şairi,taşralı gençlere, bugün takipçisi Tayyip Erdoğan’ın sağladığı yükselme ümidini ve tam olarak da "güç istenci"ni aşılıyordu: Siz de taşralı olarak İstanbul’u yönetebilirsiniz; İstanbul’u yani Türkiye'yi...

ÖZAL: İSTANBULÎN MUHAFAZAKARLIĞIN YÜKSELİŞ ÇAĞI

İstanbulîn muhafazakârlığın önlenemez yükselişini anlamak ve açıklamak üzere yola çıkmıştık. Yani hangi tarihsel ve toplumsal koşullarda Türk muhafazakârlığının İstanbulîn muhafazakârlık olarak tecessüm etmesine yol açacak biçimde etkilemiştir bu icat edilmiş gelenek?

Bu sorunun cevabı bizde emekleme düzeyinde olan bir perspektifi gerektiriyor: düşünce sosyolojisi. Yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, 1953'lerde başlayan "gelenek icadı"nın "büyük kültürel gelenek"i işleyen (deyimiyerindeyse seçkinci-aristokratik) bir proje olmasıdır. Buna karşılık, o yıllarda, milliyetçi-muhafazakâr taban ya temel olarak taşralıydı ya da İstanbul'a tarih ve edebiyat gibi bölümlere tahsil için gelmiş, temelde yine taşralı gençlerden oluşmaktaydı...

Peki, bu durumda 1980'lerde İstanbul'a yönelik değişen neydi? İstanbulîn muhafazakârlık nasıl önlenemez bir biçimde yükseldi?

Özal döneminde 1950'lerden itibaren İstanbul’a okumaya gelen taşralı gençlerin sınıf atlayarak "büyük gelenek"e sahip çıkacak toplumsal konumu edinmeleri mi? Özal'ın Mercedes’iyle ve yanında kendisi gibi tonton Semra Özal’la, İbo kaseti çalarken Boğaz Köprüsü'nden geçtiği sahneler, İstanbul’a çekmeye çalıştığı dikkatler, bu sosyoloji olmadan anlaşılamaz... Bu sahneleri sadece İstanbul’u Doğu-Batı arasında köprü olarak düşünülen Türkiye’nin bir simgesi gibi alma niyetiyle a açıklamak eksik olur. Çünkü, burada büyük kültürel geleneğin el değiştirmesi ve seçkinlerin dolaşımıyla ilgili son dönem siyasetine etki edecek çok önemli bir değişimin simgesi de söz konusudur: Bürokratik-Kemalist devletçi seçkinlerin Ankara’sına karşı, büyük kültürel geleneğin yeni sahipleri olan neo-liberal muhafazakâr seçkinlere bir çağrı…