Anasayfa > Güncel Yazılar > Quo Vadis Türkiye (I)

Quo Vadis Türkiye (I)

Erdoğan Özmen

25 Mart 2014

Şimdi hepimizin önünde kocaman sorular var artık. Mutlaka peşine düşmemiz ve güçlü bir şekilde sormamız gereken sorular. Toplum olarak en temel düzeydeki ihtiyacımızı, asgari hayatiyetimizi muhafaza edebilmekiçin tek tek mecbur olduğumuz sorular. Bir arada kalmak, birlikte yaşamaya devam etmek için. Tam vakti şimdi onlarla, belki de sadece var kalmak ve yarına çıkabilmek için dosdoğru karşılaşmanın.Her biri en çıplak halleriyle tam karşımızda çünkü. Bu ülkede onca zahmetle elde edilen hayat enerjimizi ve hevesimizi iyice çarçur etmek, heyecanımızı kaybetmek istemiyorsak eğer… Kendimizi bu sefer büsbütün aşağılanmış ve aldatılmış hissetmek,en sıradan şeylere yeniden başlamak –buna ihtiyacımız olacak çünkü, en baştan başlamaya-için gerekli özgüvenden ve ‘başlama cesaretinden’ temelli yoksun kalmak istemiyorsak,elzem olan sorular:

Böylesine bir pislik ve çürüme karşısında nasıl oluyor da toplu bir arınma ve temizlik talebiyle ortaya çıkamıyoruz?

Devletin önemli bütün kurumlarının ve bütün yöneticilerin dahil olduğu bir yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkı buradaniçin devasa bir isyan ve itirazayol açmıyor?Şimdi bile değilse şayet, hangi zamandır kuvvetli ve radikal bir değişim arzusuyla sarsılmayı beklediğimiz zaman?

Bir geleceğimiz olacaksa eğer ve topluca umut etmeye devam edeceksek, böylesine açgözlülükle her şeyi yutmak, bütün topluma hınçla ve öfkeyle hükmetmek isteyen bir siyasi çeteyi hala ısrarla savunmaya çalışmamızın gerisindeki temel motivasyon ve saikleri anlayacağımız bir zemine ihtiyaç yok mudur? Bundan sonra da kendimizi güvende hissetmek, birbirimize güvenmek ve inanmak için, ağır bir nefret ve kin söyleminin içinden kurulan ilkel bir zihniyetin, bu düşmanlık ethosunun toplumdan temin ettiği rıza ve onayın hangi koşullarda mümkün olabildiğini teşhis etmemiz gerekmiyor mu?

Ekonomiden spora, hukuktan medyaya, gündelik hayat pratiklerinden alışkanlıklarımıza kadar her şeyi yeniden belirlemek ve tarif etmek isteyen bir liderden ve onun partisinden razıysak eğer, bunu hangi akıl yürütmelerle yaptığımızı, hangi rasyonalizasyonlara yaslandığımızı bilmeden daha ne kadar yol alabiliriz ki?

İçinden geçmekte olduğumuz bu netameli süreç, mümkün kıldığı bütün sorularla birlikte aynı zamanda eşsiz bir fırsat da yaratıyor belki: Belki de ilk kez, tam bir ahlaksızlık, yalan ve hukuksuzluk ağı kurarak ülkenin ve toplumun bütün kurumları ve varlıklarına göz dikmiş, her şeyi rehin almak için korkutucu bir hırslaher tarafa saldırmış bir siyasal partiye on yılı aşkın süredir sağlanan desteğin sebeplerini anlamak üzere daha sağlam bir çerçeve kurabiliriz.

Yoksa sırtımızdaki bunca yükle, bu kir pasla, bu denli mecalsiz düşmüşken nasıl bir menzildir ki varacağımız yer? Bizim için bir menzil, bir ufuk hala geçerliyse bile..

Bu sorular aynı zamanda bizim gelecekte nasıl bir toplum olmak istediğimizle ve buna uygun kapasite, imkan ve donanımlara sahip olup olmadığımızla doğrudan ilgili olduğu için can alıcıdır.Bu sorularla ve onların bütün muhtemel sonuçlarıyla hangi ölçeklerde yüzleşeceğimize ve oradaki acıya tahammül gücümüze bağlı olarak ya iyice gerileyecek, zelil bir varoluşa düşecek, bütün enerjimizi o korkaklığın ve alçalmanın utancına feda edeceğiz, ya da toplumlara her zaman o oranda nasip olmayan bir yücelme ve olgunlaşmayla hiç ummadığımız bir ufka yöneleceğiz.


Belki de ilk kez, bir üstünlüğe sahibiz. Tümüyle yerel, Türkiye toplumuna özgü gibi görünen mevcut durum için hiçbir tereddüt göstermeden bahsi olabildiğince artırma şans ve imkanıyla karşı karşıyayızilk kez belki de. Toplumsal ve bireysel bütün ilişkilerimizikuşatmış bu ağır yozlaşma, çürüme ve dağılma halini anlamlandırmak için gidebileceğimiz en uca kadar gitmek için ilk kezbu denli müsait şartlar. Nefesimizin kesilecek gibi olduğu bu müşkülatı insanlığın tümünü acıtan ve ezen büyük meselelerle ilişkilendirmenin, yeni bir ahlaka uzanmanın tam eşiğindeyiz belki. Her şeyi uygun biçimde asıl yerine yerleştirmenin, yeni bir dünya ve hayat arzusuyla yüzleşmenin.

O eşsiz etik konuma sıçradığımızda, aralarında amansız bir savaşa tutuşmuş olağan hırsızlarla tape imalatçılarının aynı ruh ve düşünce ikliminin aktörleri olduğunu göreceğiz. Bu sefil kavganın ülkenin yoksulları, sistemin dışına itilmiş bütün mağdurları ve Kürtlerle hiç ilgisi olmadığını, bu yüzden birbirimizi incitmenin ve birbirimizden kopmanın ve ayrılmanın, birbirimizi terk etmenin kendimize yapacağımız en büyük fenalık olduğunu fark etmemizi sağlayacak o etik cesareti toplamanın tam zamanıdır. Lafı eğip bükmenin gereği yok. Asıl mesele küresel kapitalist sömürü sistemidir. Hayatlarımızı, dünyayı sonsuz bir pazar yeri olarak, kocaman bir şirket mantığı uyarınca her gün yeniden tasarlayan ve düzenleyen, ruhlarımızı parçalayarak aynı çirkin kalıba dökmeye çalışan bu canavarca sistem ve işleyiştir. Sermayenin gezegenin bütün canlıları için hayati ve değerli ne varsa onu öğütmekten ve yutmaktan bir an bile geri duramayan bu zalim ve azgın döngüsü karşısında, inşa etmemiz gereken bütünlüklü politik gündemin ve ortak politik düşmanın ne olduğu apaçık ortada değil midir?

Yapacağımız en vahim hata bize hayatı zehir etmeye ant içmiş şu sıradan faillerin, yeni putlara tapanların, paranın, beton duvarların, kapkara asfalt yolların dışında hiçbir kutsal değer ve hakikat tanımayanların ait olduğu asıl resmi ıskalamak olmaz mı?


Bazı metinler vardır ve öyledir. Vakitsizdirler. Hep yeni bir zamanı, kendi zamanlarınıbeklerler. Tam olarak anlaşılmak için. Her seferinde, böyle “sonradan tamamlanmaya” açık oluşlarıdır onları zamansız, tarih-aşırı yapan. Ebedi kılavuz. Bu sefer de başlamak için, Komünist Manifesto’nun sözleri işte:

“Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.”

SUÇLULUKTAN UTANCA

“Tanrılar aşkına, beni çabuk bu ülkeden çıkarın kimsenin göremeyeceği bir yerde saklanayım, ya da öldürün, denize atın.”

Kral Oidipus, Sofokles

İçimiz acıyla kavrulduğunda, canımız iyice çekildiğinde, kalbimiz delik deşikken, hiç takatimiz kalmamışkenbirbirimize yalnızcayaslanmaktan bile umudu kesmişsek ne kalmıştır ki ülkeden geriye? Bizden?

Ağır bir utanç içindeyiz artık. Saf, mutlak utanç, ve başka hiçbir şey. Utançtan ölecek kadar. Yaptığı korkunç şeyi “gördüğünde”, taşıyamayacağı o utançla gözlerini oyan Kral Oidipus’un düştüğü yerdeyiz işte. En dipte. Bütün ümidimiz, gözlerimizi yeniden açtığımızda pırıl pırıl bir dünya bulma ihtimalinde, çocukların sevinçli çığlıklarının duyulduğu her tarafta.Vakitlice memleketi tekrar kazanmak, oraya ait hissetmek için sadece, bütün çabamız.

Ama şunlar da var: Hiç utanması olmayanlar. Hiçbir şey için azıcık bile yüzleri kızarmayanlar. Kösele suratlı canavarlar. Asla anlayamayacağımız bir sebeple utanç perdesi yırtılmış olanlar. Ar damarı çatlamış olanlar. Kalpleri kurumuş, taş olmuş onların. Bunca nefreti bir kalp nasıl taşır? Onlar hiç utanmadıklarından olsa gerek, yalanlarından, hainliklerinden, hırsızlıklarından, cinayetlerinden, iyice iki büklüm haldeyiz biz. Hiç doğrulamayacak gibi. İnsanın insanlığından utanması bu, nedir ki ötesi?

Çaresizce kendi içine çekilmektir utanç. Elimizden bir şey gelmediğinde, kahredici bir güçsüzlükle kalakaldığımızda, çocuklarımızın katilleri dolaşır, caka satarken etrafta örneğin, duyduğumuz tarifsiz ıstıraptır. Tüm benliğimizi kat eden yok olma, kendini görünmez kılma arzusudur. Utanç son sığınaktır ‘aşağılanmış’ bir varoluş için. Kendi bakışımızdan bile kurtulmak isteriz o daracık zamanda.Yüzünü bile kaybetmektendir utanç. Kendi kimliğinden mahrum kalmaktan ötürüdür. İnsanın sadece kendi ile sınırlıdır utanç. Başka duygulara göre daha ‘ontolojik’ bir düzeye ait olması bundandır. Varlığımızın her yanından, bütün hücrelerinden isil isil kanamasıdır. Diri diri derimizin yüzülmüş gibi olması, yüzümüzün kızarması bu yüzdendir. İçimizin dışına çıkmış gibi olması ondan. “Yüzeysel dışavurumlar doğaları gereği bilinçsiz olduğu için mevcut durumun esas anlamına dolaysızca ulaşmayı sağlar.” Tanınmaz oluruz utandığımızda.

Susamak gibi, bir sancının saplanması gibi göğsümüze, birden utanırız. Apansızdır utanç. Sahip olduğumuz en asgari insaniyet zemininden neşet eder. Utanmamak elimizden gelmez o anda. Utanç yoksa insanlıktan çıkılmıştır. Kendimden utanırım, insanlığımdan. Uzun süre katlanamam utanca, bu yüzden. Utancın bizi ezen ağırlığı, bir güç ilişkisini ve gerçek, doğrudan bir yüzleşmeyi dayatmasındandır biraz da. Daima ‘vahşi’ bir şey vardır utançta, tekinsiz, adlandırılamaz bir fazlalık.

Utanç iklimindeyiz çoktandır. Ya utanmaktan helak olanlar ya da hiç utanmayanlar. Utanmaktan gayrısı elinden gelmeyenler ya, ya da utançla her nasılsa bütün hesaplarını kesmiş olanlar. Asıl meselemiz bu olmalıdır, bu ölümcül utanç tuzağı. Çünkü bu düzeyde, bu kör utanç çıpasından kurtulamadığımız ölçüde, birbirimize iğrenmeden dokunmamızın, birbirimize konuşmanın, birbirimizle bakışmanın imkanı yoktur. Aramızdaki en temel ortaklığı yeniden tesis etmek için buna mecburuz.Ya aşırı utançtan ya da sefil bir utanç yokluğundan hepimizi yok edecek bu uğursuz eşiği parçalamadan hiçbir şeyi göremeyeceğiz çünkü. Sapıkları, bu tehlikeli vasatın iğrenç faillerini teşhis etmek, onlardan kendimizi ayırmak için başka bir düzeye, başka araçlara ihtiyacımız var, tez elden.


Dünyanın sınırsız ve engelsiz bir piyasa, paranın ve metaların koşulsuz dolaşımı için devasa bir cangıl, her birimizi un ufak eden ve dışına atan bir sermaye tiranlığı olarakdüzenlenmesidir asıl mesele.Pazarın kanunlarına bağlı olarak her şeyin birbirine denk sayıldığı, bir ticaret kalemi olarak kutsandığı ölçüde kayda geçirildiği,birbiriyle değiş tokuş edilebildiği bir mallar ve markalar ağılı. İnsanın bile ürün statüsüne indirgendiği bir bilim kurgu film sahnesi. Azıcık geriye çekildiğimizde dehşetle irkilmeden bakamayacağımız bu manzaranın en önemli sonuçlarından birisi yeni bir bireyin inşasıdır. Zamanımıza, kapitalizmin bu yeni evresine –neoliberalizme- eşlik eden öznel süreçtir bu: Yaptığı, ele geçirdiği, sahip olduğu, niyetlendiği her şeyi en üst derecede, kontrolsüzce maksimize etmek için engel saydığı her türlü bağ, kural, ilke, değerden kurtulmak isteyen yeni bir öznenin zuhur edişidir.*

Sınırsız ve eksiksiz zevke ulaşmak için yasakları, ahlaki engelleri, utangaçlıkları aşmaya yönelik güçlü bir itkiye tam olarak teslim olmuş yeni özne.“Sınırsız ve eksiksiz ölçüde zevk al” buyruğunun öznesi. Çünkü arka planda,hayatı oluşturmak üzere metaların her şeye nüfuz etmesi, her şeyin metalara göre, metalar piyasası için düzenlenmesi, bir tek paranın kuralının geçerli olması vardır.Alçaklığın güncel versiyonuna da giriştir bu: Başından gaz fişeğiyle vurulan, aylarca komada kalan, hepimizin, ana-babasının gözleri önünde gün gün eriyen Berkin öldüğünde, “borsa fazla etkilenmedi” diyebilen bir kalp;plastikten, kablolardan, elektrik devrelerinden ibaret bir otomat, içine ne tür borsa verisi sokulursa sadece onu tekrar eden bir makine değil midir artık? Karşı karşıya olduğumuz şey, her şeyin para-sermayenin canavarca hareketi, döngüsü ve mantığı uyarınca aynı kalıba dökülmesi felaketi değil midir? Başardığımızda, iyi performans gösterdiğimizde kadir-i mutlak (omnipotent) hisseden, yetersiz-başarısız olduğumuzda iktidarsızlıkla (impotent) kıvranan yaratıklara dönüşmemiz de bu bahse dahildir. Başarının-performansın sonuçları/ürünleri ölçüsüne vurulan bir değer taşımak, bir nesne (object) derekesine düşmektir bu. Aynı biçimde, performans kaybı-başarısızlık ölçüsünde de hızla bir atığın (abject) konumuna inivermektir.

Uzun bir hikaye bu: Şimdilik kısa kesmek için şunu söylemekle yetinelim: Kendimizi yeniden ‘normal’ nevrotik özneler olarak inşa etme,kendimizi kolektif kurtuluşumuzun ete kemiğe bürünmesinden/göstereninden başka bir şey olmayan bir büyük Öteki (Proletarya ya da Ezilen Sınıflar) karşısında yerleştirme göreviyle (evet, görev bu!) karşı karşıyayız. Yani, ya gerilediğimiz, içine düştüğümüz bu kapandan (utanç kısır döngüsünden) çıkacak ve o Öteki’nin beklentilerini karşılayamamaktan neşet edecek bir suçluluk/sorumluluk etiği düzeyine sıçrayacak, ya da iğrenç ve vahşi bir sermaye-yeni tiranlar koalisyonunun bütün insanlığı ve gezegeni yok edişini pasifçe, korkuyla büzüşmüş halde izlemeye devam edeceğiz.


*Bunu, bu ‘karakter’ özelliklerini tek tek bireylerle sınırlı bir çerçevede değil de hepimizin paylaştığı, her birimize musallat olan ve tam da mevcut ekomomik/politik koşullarla arasındaki kısa devre nedeniyle daha zahmetsizce aktüalize olan ve dönemin ruhunu belirleyen benlik temayülleri ya da yatkınlıkları olarak düşünmeliyiz.