Anasayfa > Güncel Yazılar > Özürlüler Kanunu'nun Engelleri

Özürlüler Kanunu'nun Engelleri

Mehmet Aysoy

29 Aralık 2008

Hem küreselleşme hem de AB, Türkiye’nin sahip olduğu gelenekselliği değişime zorlamaktadır ancak tezat bir biçimde hem küreselleşmenin belirlediği hem de AB’nin sahip olduğu belli sorunlar Türkiye’de gerekli değişimin yerli yerinde gerçekleşmesini engellemektedir. Bu açmaz içerisinde Türkiye bir yandan gerekli olan düzenlemeleri sürdürürken diğer yandan düzenlemeleri kendi yapısına uydurmaktadır. Bu durum tam anlamıyla bir direnç olarak nitelendirilemez, sosyolojik anlamda modernlikle olan ilişkisinin getirdiği bir tarz olarak karşımızdadır. Batı geleneğinin ürünü olan modernlik Batı dışında belli bir kırılmaya uğrayarak gelişmektedir. Özürlülük konusu özelinde ise bu durum daha derin bir boyut kazanır. Türkiye’nin refah devleti anlamında belli uygulama ve kurumlaşmaya sahip olmaması yanında günümüzde küreselleşmeyle sosyal devlet olgusunun sorun haline gelmiş olması, ek olarak AB’nin bir özürlüler politikası değil de bir stratejisinin bulunması, bu konuda Türkiye’nin kendi tarzını kolayca sürdürmesini koşullamaktadır.

Türkiye açısından anlamlı bir özürlüler politikasının inşası ancak anlamlı bir sosyal politikanın inşasıyla imkanlıdır. Bu bağlamda konu hem küreselleşmenin hem de AB’nin sorunları içerisinde temellendirilebilir. Küreselleşme özelde özürlülük olgusunu küresel boyutta bir bağlama yerleştirmiş ve mevcut belli uygulamalara “standart uygulamalar” niteliğini kazandırmıştır. Bu durum ulusal ölçekte değerlendirilen belli olguların küresel ölçeğe taşınması anlamına geldiği kadar sosyolojik açıdan belli toplumsal olguların değerlendirilmesinde yerelin/toplumsal bağlamın önemsizleştiği yargısını da barındırmaktadır. Gelinen süreçte sosyal sorunlara yönelik biçimlenen bir sosyal politika yerine uluslar arası geçerli hale gelmiş belli ve sosyal politikayı belirleyen şemalardan söz edilebilirdir. Sorun alanı ne olursa olsun; kadın, yaşlı, özürlü karşımıza; ayrımcılık, istihdam, sosyal güvenlik gibi temel kategoriler çıkmaktadır.

Sosyal sorunlara tartışmasız çözümlerden söz edilebildiği oranda bu duruma itirazın anlamı da bulunmamaktadır. Ancak dünyada “dezavantajlı gruplar” olarak ele alınan olgunun küresel anlamda değerlendirilebilmesini sağlayan sorunların benzerliğidir. Bu doğrultuda küreselleşme pozitif anlamda toplumsal sorunlara çözüm arayışında dünya ölçeğinde bir platformun oluşmasını belirginleştirmektedir.

Bu bağlamda küreselleşme dünya ölçeğinde sosyal devleti belirleyen/sınırlandıran bir süreç olarak yerleşirken, başta özürlülük olmak üzere dezavantajlı gruplar sosyal politikanın baş edilemez konuları olarak belirginleşmektedir. Ortaya çıkan sorunlara göre biçimlenen sosyal politikanın küresel koşullar eşliğinde hem belli standartları içeren bir yapıda hem de geçmişe göre imkanlar açısından daha sınırlı olarak ele alınması, günümüzde yükselen birer değer olarak da nitelendirebileceğimiz belli olguların konu edilmesini anlamlı hale getirmektedir.

Diğer yandan özürlülük insana dair her alanı kuşatan bir fenomendir. Dolayısıyla insana dair her alanda sorunları bağlamında çözümlenebilirdir. Her toplumsal olgunun kavranmasında olduğu biçimde özürlülük konusunda da belli disiplinlerin, belli yaklaşımların hatta belli politikaların pencerelerinden farklı yönleri belirginleşen, farklı sorunları öncelenen, farklı çözümler üretilen bir olgudur özürlülük.

Tartışılamayacak olan özürlülerin tarihte olduğu gibi günümüzde de ciddi sorunlarının bulunduğu, bir çoğumuzun gündelik yaşam içinde sıradan yaşadıklarının özürlüler açısından ulaşılamayacak bir konfor olduğudur. Ve yine tartışılamayacak olan özürlülük gerçeğinin özürlülüğü yaşayanlar dikkate alınmadan anlaşılamayacağıdır. Günümüz dünyasında özürlüler hareketinin en önemli argümanının “özürlüler hakkında özürlüler olmadan asla” olması, tarihsel olarak özürlülük konusunda yapılmaya çalışılanların etkisiz hatta yanlış olduğunu vurgulayan bir gösterge olarak okunması gerekmektedir.

Türkiye’nin en önemli projelerinden olan AB ise, Giddens’ın (1998) ifade ettiği gibi; dünyadaki bir çok başka şey gibi, hem küreselleşmeye bir tepki, hem de onun bir ifadesi olarak görülmelidir. AB günümüz koşullarından bir hayli farklı bir bağlamda ortaya çıkmış ve küreselleşmeyle birlikte ortaya çıktığı bağlamdan çok farklı bir bağlama evrilmiştir. Küreselleşmenin sorunlarına karşı bir tür çözüm olarak nitelendirilebilecek olan AB projesi, hem geçen sürede hem de halihazırda sürekli değişen bir projenin adıdır. Küreselleşme ulus-devletin doğasını ve rolünü değiştirmektedir bu anlamda AB hiçbir zaman yine Giddens’ın ifadesiyle; süper bir ulus-devlet gibi olmayacaktır. Bu anlamda Türkiye için AB; ekonomik zenginliğin artırılması, bireysel özgürlüklerin korunması ve demokratik hakların ayrımsız tanınmasını kapsayan, dünyadaki herkesin paylaşabileceği ideallere karşılık gelmektedir (Giddens, 2000).

Türkiye adına bir politika; öncelikle küreselleşme sürecini doğru değerlendiren, bu değerlendirmede konu sadece AB sürecine indirgenmeyen ancak AB’nin de içinde yer aldığı çok katmanlı bir yapıya sahip olmak durumundadır. Sosyolojik anlamda piyasa ile ekonominin, ekonomi ile toplumun aynı şeylere karşılık geldiği gibi kullanım yaygınlığına ulaşmış olması, bizim gerçeklik karşısındaki duruşumuzu da belirlemektedir. Türkiye ilk başta Batı’da görüldüğü biçimde bir sosyal devlet uygulamasına (Refah Devleti) sahne olmamıştır. Bu fark AB sürecinde Türkiye’nin karşısına çıkan bir çok sorun karşısında AB müktesebatının gereği olan ancak çözümü farklı mekanizmaları gerektiren daha başka sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda AB süreci sadece müktesebata uyuma indirgenemeyecek bir karakteristik taşımaktadır (Aysoy, 2008)

Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren STK’lar tarafından gündeme alınan ve 1999 yılında gerçekleştirilen “I. Özürlüler Şurası” nın temel kararları arasında yer alan özürlüler kanunu çıkarılması ile ilgili talepler hem özürlülük konusunda belli bir anlayış olgunlaşması hem de bir ihtiyacın göstergesidir. Hazırlıkları 2004 yılında tamamlanan Özürlüler Kanunu temmuz 2005’te yürürlüğe girmiştir.

Toplam 52 maddeden oluşan Kanun; bir çerçeve (16 Madde) ve 36 maddeden oluşan değiştirilen hükümler olarak iki bölümden oluşmaktadır. Çerçeve, özürlüler politikasının parametrelerini saymakla birlikte özellikle kamu idaresine bir perspektif kazandırma işlevini yüklenmiştir; sosyal haklar, istihdam, eğitim, bakım hizmetleri, ulaşılabilirlik ana düzenleme alanlarıdır. İkinci bölüm var olan mevzuatta bulunan özürlülüğe dayalı ayrımcı düzenlemeleri kaldırmıştır.

Özürlüler Kanunu Türkiye’de var olan mevzuatta yer alan tanımları değiştirdiği gibi yeni alanlarla ilgili tanımlamaları mevzuata dahil etmiştir. Buna göre hem yeni tanımlar hem de yeni açılan kategoriler kanun metninin tanımlar bölümünde sayılmıştır. Tasarım bütün olarak değerlendirildiğinde bir sentezin, özürlülük konusunda sentez bir yaklaşımın eseridir. Dünyada geleneksel yaklaşım dışarıda bırakıldığında iki temel yaklaşımdan söz edilebilir; medikal ve sosyal model. Medikal model ve sosyal model özürlülerle ilgili politikaları belirleyen iki uç yaklaşımdır. Özürlülüğün toplumsallığını ve engelliliği öne çıkaran sosyal model özürlüler hareketinin en önemli dayanağıdır.

Türkiye’de özürlülük alanında medikal yaklaşımın ağırlığı söz konusudur ve bu yapı karşısında sosyal model daha anlamlı gelen yaklaşımdır. Ancak devlet düzeyinde yapılan çalışma ve düzenlemelerin her ikisinin bir sentezinde yer alması kaçınılmaz olduğu için uygulamaya yansıyan açıkça ne o ne de diğeri diyebileceğimiz bir sentezdir. Dünya Sağlık Örgütü’nün geliştirdiği sınıflandırma, bir sentez model ICF’in de kanunla Türkiye’de kullanıma girmiş olması tesadüf değildir. Özürlüler kanunu bu anlamda gelecek dönemde özürlülerle ilgili düzenlemeleri belirleyeceği gibi özellikle sivil toplum ve gönüllü kuruluşların, özürlü ailelerinin çalışmalarını da biçimlendirecektir. Özürlüler kanunu modern gelenek olarak sayabileceğimiz “kurum temelli” ve kamu idaresi merkezli hizmet anlayışı yerine, özürlüleri sosyal evreninden kopartmadan sunulacak hizmetleri öncelemiştir. Bu yaklaşım Türkiye’de sosyal hizmet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını belirlemiştir. Türkiye’de kanundan önce kamu idaresi merkezli bir kurumlaşma yanında sosyal hizmetlerde kamu tekeli söz konusuydu. Sorunları ülke sınırları dışına taşmış olan bu yapılanmanın değiştirilmesi için özürlüler kanunu’nda yeterli alt yapı kurulmuştur.

Özürlüler Kanunu’nun genel esaslar bölümü ayrımcılıkla mücadelenin vurgulandığı ve özürlülerle ilgili kamu perspektifinin oluşturulduğu bölümdür. Bu bölümde yer alan vurgu daha sonra getirilen hükümlere Ceza Kanunu’nun yapılan düzenlemeyle genel olarak yansımıştır. Özürlüler Kanunu’nun en önemli bölümlerinden biri istihdamdır. Türkiye’de özürlülerle ilgili en önemli sorunların başında istihdam gelmektedir. Türkiye’de özürlü istihdamında kota uygulaması bulunmaktadır. Özel sektörde belli bir başarısı olan bu istihdam politikası kamu alanında başarısızdır. Ayrıca bu istihdam modeliyle ağır özürlülerin istihdamı sağlanamamaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de özürlülerin istihdamıyla ilgili korumalı işyerleri ve mesleki rehabilitasyon merkezlerinin kurulması kanunda yer almıştır.

Özürlüler Kanunu’nun Türkiye’de açtığı yeni alanlardan en önemlisi bakım hizmetleridir. Daha önce sınırlı sayıda bakıma muhtaç özürlüye bakım veren Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kanunla birlikte hizmet alma yoluyla ağır özürlülere bu hizmeti sağlamakla yükümlü olmuştur. Ağır özürlü çocuğu olan ailelerinin en önemli sorunu olan kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağı endişesi karşısında kanunla ağır özürlülere bakım teminatı getirilmiştir. Bu düzenlemeyle Türkiye’de özel bakım merkezlerinin oluşması ve yaygınlaşması öngörülmüştür. Ayrıca ulaşılabilirlik açısından kamu kurumlarına 7 yıllık bir süre verilerek gerekli alt yapının oluşturulması hükme bağlanmıştır. Yine Türk İşaret Dilinin oluşturulması kanunun önemli hükümlerindendir.

Buna karşılık Özürlüler Kanunu’nun en önemli eksiği ayrımcılıkla ilgili tanımlar yanında ayrımcılıkla mücadelenin alt yapısı olan bir “Eşitlik Kurumu” nu içermemesidir. İkinci olarak istihdamla ilgili hükümler bütçe kurulamadığı için işlevsiz kalmıştır. Bakım hizmetleri ile ilgili alanda yapılanlar ise bu makalenin ana tezini besleyen en önemli veriler olarak karşımıza çıkar. Bakım hizmetleri ile ilgili oluşturulan bütçe özürlü çocuğu olan ailelere bakım ödeneğine dönüştürmüştür. Başka bir ifadeyle bakım hizmeti bakım yardımına dönüşmüştür. Türkiye’de bu alanda çok önemli bir bilgi sorunu ve uzman yetersizliği söz konusudur. Bakım hizmetlerinin öngörüldüğü biçimde alt yapısının kurulmaması halinde yarın yaşlanmayla birlikte yaşlı bakım hizmetlerinin kurumsallaştırılmasının imkanı da olmayacaktır. Çünkü sosyal bakım özürlüler kadar yaşlıları da kapsayan bir hizmet alanıdır. Kanunda evde bakım dahil bir çok gelişmiş ülkede örnekleri bulunan hizmet türlerinin sayılmış olmasının gerekçesi kapsamıyla sınırlı değildir. Gelinen durumda Özürlüler Kanunu metin olarak var olan ancak işlev olarak engelli bir durum kazanmıştır.

Sonuç olarak özürlülük bağlamında Türkiye’nin temel sorunlarını şöyle sıralayabiliriz;

Birincisi; ayrımcılıkla mücadele özürlülük alanında en önemli stratejidir ancak özürlülük ayrımcılık olgusunun sadece bileşenlerinden biridir. Ayrımcılıkla mücadele Batı dünyasında daha farklı boyutlarda ortaya çıkmış en son özürlülüğü kapsamıştır. Irka dayalı, cinsiyete dayalı ayrımcılıkla mücadele Batıda tarihselliğe sahip olmuştur. Geçen sürede cinsiyete dayalı ayrımcılıkla mücadelede belli bir yol alınmasına karşın dine dayalı ayrımcılık karşısında aynı başarıya ulaşılamamıştır. Bu durum ayrımcılık konusunun Türkiye’de diğer boyutlarını da kapsayan bir yaklaşım ve düzenlemelerle çözümlenebilirliğini göstermektedir.

İkincisi; özürlülerin topluma katılımında en önemli boyut olan istihdam gelinen durumda çözümsüzlüğe itilmiştir. Kota-ceza sistemine dayalı politika sınırlı bir sonuç getirmektedir ve Türkiye’de alternatif modellerin hayata geçirilme zorunluluğu bulunmaktadır.

Üçüncüsü; Türkiye’de yaşlılık konusunda önemli bir farkındalık sorunu bulunmaktadır. Sürekli genç bir nüfusa sahip olunduğuna dair yapılan vurgu halihazırda yaşlı yokmuş gibi bir algıyı da koşullamaktadır. Yaşlılık önemli bir özürlülük nedenidir, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü verilerinde durum oldukça çarpıcı yanlarıyla belirgindir. Türkiye’de 100 yaşın üzerinde 33.000 kişi, 95-100 arasında 215.000 kişi yaşamaktadır. Yaşlılık sınırı olan 65 ve artı olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan hesap olgunun boyutlarını bize sunmaktadır. 5.3 Milyon kişi yaşlılık sınırı üzerindedir. Yaşlılığın bir özür nedeni olması ve yaşlanmaya paralel olarak ülkemizin özürlülük oranının yükselecek olması konuyu çok daha farklı bir boyuta sürüklemektedir. Diğer yandan ülkemizde yaşlılık öncelikle bir yoksulluk nedenidir. Bu durum sadece sosyal güvenlikle ilgili de değildir. Emekli olan bireylerin yaşam kalitelerinde ortaya çıkan farklılık yanında, yaşa dayalı bir ayrımcılığa uğruyor olmaları diğer bir gerçekliktir.

Dördüncüsü; göç sosyal alanın en önemli olgusudur. Kırsal alan ve kentsel alanda var olan farklı sorunlar yanında ülke nüfusunun önemli bir bölümünün göçmen olması sosyal alanda yapılması gerekenlere çok farklı bir boyut kazandırmaktadır. TÜİK verilerine göre 2010’a kadar kent nüfusu %8 artacaktır. Halen kırsalda ise 30 milyona yakın bir nüfus barınmaktadır. Hareketlilik yoksullukla mücadelenin önceliği olduğu kadar diğer açılardan; yaşlılık, özürlülük değerlendirilmek durumundadır.

Beşincisi; ülkemizde sorunları ülke sınırları dışına taşmış olan bakım hizmetlerinin yeniden yapılandırılması ve kurumsallaşmasının sağlanması gerekmektedir.

Bu bağlamda Türkiye’de etkin bir sosyal politikanın kurumlaşamamasını, kendi koşullarına uygun bir toplum modelinin olmadığı argümanına dayandırılabilir. Tanım gerektirdiği takdirde “geleneksel toplum modeli” olarak tanımlanabilecek olan durum karşısında kuşatıcı bir toplum modeli ihtiyacı bulunmaktadır.

Halihazır toplum anlayışı Türkiye’de bir yoksulluk kültürünün oluşmasını, yoksulluğun buna yeni yoksulluk da dahil derinleşmesini belirlemektedir. Ayrımcılık konusunda karşımıza çıkan engeller yine bu bağlamın dışında değildir. Toplumu kozmopolit yapısı üzerine değil yoksulluğu, yaşlılığı, özürlülüğü homojen birer yapı olarak algılayan bu yaklaşım sonuçta çözümü sosyal yardımla sınırlı olarak değerlendirmektedir.

Kaynaklar

Aysoy, M. (2004), Avrupa Birliği Sürecinde Özürlüler Politikası, Açı Kitaplar, İstanbul.

Aysoy, M. (2008), Hayatı Paylaşmak İçin Engel Çok, Açı Kitaplar, İstanbul

Giddens, A. (1998), Modernliği Anlamlandırmak, Alfa Yayınları

Giddens, A. (2000) Üçüncü Yol, Alfa Yayınları, İstanbul

Türkiye Özürlüler Araştırması (2002), Devlet İstatistik Enstitüsü