Anasayfa > Güncel Yazılar > Özrün Türkçesi

Özrün Türkçesi

Erhan Demircioğlu

01 Ocak 2009

İnsanlık tarihinde gün gelir bir kişi çıkar, dünya üzerinde kapladığı hacmin ötesinde sembolik anlamlara bürünür. Sokrates, dogmasız bir hayatın mümkün oluşunun ve öylesi bir hayatın olası risklerinin sembolüdür; Mevlana evrensel hoşgörünün ve kültürel İslam’ın, Robespierre devrimci inatçılığın ve ahlaki çürümezliğin, Hitler dizginlenemez yabancı korkusunun ve ırkçı insandışılaşmanın... İletişimsel anlamlandırma mekanizmalarımız, verili bir çağın verili bir coğrafyasının tanımlayıcı karakteristiklerini çoğu zaman tek bir kişinin bünyesinde yoğunlaştırarak kristalize semboller yaratır. O sembollere tutunmak, o sembollerin temsil ettikleri değerlere tutunmakla eşdeğerdir. Tarihsel kişilikler bu bakımdan toplumsal değerlerin ete kemiğe bürünmesi, vücut bulması, maddileşmesidir.

İki yıl önce, Ocak ayında sokak ortasında ensesinden vurularak öldürülen Hrant Dink de bu dünya üzerinde vaktinde kapladığı hacmin ötesinde bir sembolik anlama sahiptir artık. Hrant Dink; her şeyden önce vicdan yarasıdır, kaybolan insanlığımızın ve yitirilmiş masumiyetimizin peşimizi bırakmayan hayaletidir, üstüne gazete örtülmüş kardeşlik idealidir, pabucu delik bir adaletin yarattığı iltihabın tüm bünyeyi işgaline artık dur denilmesi gerektiğinin işaret fişeğidir.

Devletin aynasına yansıyan canavarla yarım ağız, gönülsüz bir yüzleşmenin sahteliğinden acil bir kaçışın gerekliliğinin simgesidir Dink. Bir Ermeni aydını olarak Dink’in katli, yakın tarihimizle sahici bir hesaplaşmanın vaktinin geldiğinin ve hatta geçmekte olduğunun soğuk kaldırımlara kan ile yazılmasıdır ve, daha da ötesi, hesaplaşma olmadan eşitliğin ve kardeşliğin yaşadıgımız topraklara hiç bir zaman uğramayacağının ölümcül bir dersidir.


“Özür diliyoruz” adıyla başlatılan imza kampanyasına (bkz, www.ozurdiliyoruz.com) Hrant’ın katlinin yarattığı toplumsal sarsıntının gözleriyle bakmak gerekiyor. İmzaya açılan iki cümlelik kısacık bildiride şunlar yazıyor:

1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.

İmza kampanyası başlar başlamaz artık hepimizin ezberlediği devletlu tepkiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili makamları (“Peki ya Ermenilerin gerçekleştirdiği cinayetler?”), kimi emekli büyükelçiler (“Peki ya Asala terörü?”) ve anaakim medyanın en dinamik unsurları (Ertuğrul Özkök gibi söylersek, “şaka mı bu?”) tarafından gecikmeden servise sunuldu. Sivil toplum cephesinde ise, “Biz özür dilemiyoruz” temalı onlarca karşı-kampanya düzenlendi, kampanyayı düzenleyenlerin “aydın” kimlikleri dalga konusu yapıldı, “vatana millete devlete bağlılık” konulu ebed-müddet imtihanda sınıfta kaldıkları cümle aleme ilan edildi. Aslına bakılırsa, kimse de aksini beklemiyordu zaten.

İmza kampanyasına açılan iki cümlelik bildiri, Ermeni katliamına ilişkin tavrın, Hrant Dink’in ifade ettiği şekliyle, “siyasi değil vicdani bir mesele” olarak anlaşılmasına dönük bir duyarlılığı yansıtıyor. Metinde “duyarsız kalmama,” “vicdan,” “duygu ve acıların paylaşımı” gibi kavramlarla ifade edilen kişiselleştirilmiş tepki durumu, biteviye siyasi tartışmalarla yıpranmış ve kirletilmiş bir alandan farklı bir yörüngeye işaret ediyor. Sözkonusu olan, sivil bir tepkisellik ve irade gösterimi aracılığıyla tanımlanan ve siyasetin basitçe “milli menfaatler” üzerinden şifrelenen bir oyun olarak tesisine karşı çıkan bir yönelimdir. Temel sorunun “bir bireysel vicdan meselesi olarak Ermeni katliamı” minvalinde sunulması, kati-milliyetçi ideolojinin klasik etki alanı dışındakileri bile zaman zaman etkisi altına alan “Acaba gün gelir bizden toprak/tazminat da isterler mi?” ve “Soykırım mı değil mi?” vb. soruları anlamsız kılıyor. Metinde “soykırım” yerine “Büyük Felaket” ifadesinin yer alması bu anlamıyla ikili bir işlev görüyor: hukuki/politik bir tanımlama olarak “soykırım” kavramının kullanımının “içeride” refleksif tepkilerin odağı olacağı açıktır – iletilmesi gereken mesajın selameti açısından “soykırım” kavramından imtina edilmesi sırf bu bakımdan olsa bile hayırlıdır. “Dışarısı” açısından ise, 1915’te gerçekleştirilen zorunlu göçün – eski adıyla, tehcirin – sonucu olan Ermeni katliamının Ermeni dilindeki adıdır “Büyük Felaket” (“Medz Yegern”) – bu bakımdan, bu kavramın kullanımı, hakiki bir özdeşleşmenin ve iki halk arasındaki samimi bir kucaklaşmanın zeminini hazırlar.


Bunun yanında, metindeki son iki kelime – “özür diliyorum” – hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. Demokrat kamuoyunda dile getirilen itiraz noktasını en katıksız haliyle ortaya koyanlardan biri olarak Murat Belge şöyle yazıyordu:

“Özürle” ilgili herkes “Niye ben,” diye soruyor. Evet, niye ben, niye benim gibiler? Ermeni dinleyicilerin bulunduğu yerlerde ne zaman bu konuyu konuştumsa, bir “Türkiye yurttaşı” olduğum için, bu kıyımdan kişisel bir sorumluluk duygusu duymadığımı her zaman söylemişimdir. Kişisel sorumluluğum zaten fiilen mümkün değil, ama sorumlu olduğunu gördüğüm, bildiğim kişilere zaten en ufak bir yakınlık duymuyorum, hiçbir şekilde kendimi onlarla özdeşlemiyorum. Öyleyse niye özür dileyeyim.[1]

Ermeni kıyımının sorumlusu ben değilsem ve hatta geçmişteki sorumlulularin ve günümüz inkarcılarının politik ifsası için çaba gösteriyorsam eğer, neden ben özür diliyorum?

Her ne kadar Belge özür meselesinin “konunun genel ağırlığı karşısında çok ta önemli olmayan bir ayrıntı” olduğunu belirtse dahi, “neden ben özür dileyeyim?” sorusu ortalık yerde yanıtlanmayı bekliyor. Bu sorunun yanıtı için öncelikle iki ayrı sorumluluk kavramı arasında ayrım yapmak gerekiyor. Dar anlamıyla sorumluluk, kişinin iradi eylemlerinin sonuçlarının o kişiyi bağlayıcılığı anlamına gelmektedir.[2] Bu anlamıyla dar-sorumluluk kavramının değerlendirme birimi bireydir. Hukuki işleyiş bakımından temel ölçüt, dar anlamıyla sorumluluktur: X bireyi R eylemini gerçekleştirerek, H hukukuna göre, S suçuna sebebiyet vermiştir; öyleyse, X bireyi R eyleminden (dar anlamıyla) sorumlu olması dikkate alınarak H hukukuna göre S suçuna karşılık gelen cezaya çarptırılır. Açıktır ki, özür bildirisine ben dahil imza atanlarin hiçbiri 1915’te yaşananlardan dar anlamıyla sorumlu değillerdir. Dar anlamıyla sorumlu olunmayan bir eylemden özür dilenmesi ise Belge’nin işaret ettiği itiraza sebebiyet vermektedir.

Fakat, dar anlamıyla sorumluluk yanında ayrıca bir de geniş anlamıyla sorumluluk kavramı tanımlanabilir. Geniş anlamıyla sorumluluk, bir bireyin mensubu olduğu topluluğun diğer bireylerinin eylemlerinin sonuçlarının o bireyi bağlayıcılıgı anlamına gelmektedir.[3] Sahip olduğumuz topluluk kimlikleri, bizatihi o topluluklara aidiyetimizden dolayı bizleri geniş bir sorumluluk çerçevesinin içerisine yerleştirir. Geniş anlamıyla sorumluluk kavramı, bu bakımdan, bireysel niyetlerden görece bağimsızdır. Bu açıdan bakıldığında, örneğin mevcut Irak İşgali’nden habersiz kendi halinde bir Amerikan vatandaşı işgalden geniş anlamıyla sorumludur. Dink’in katline ilişkin aşağidaki alıntı, tanımlamaya çalıştığım geniş-sorumluluk kavramının uygun bir kullanımını sunuyor:

Onun katlinde hepimizin payı var…Onu “koruyamadığımız” için bu cinayette dolaylı da olsa katkımız var. Devletin resmi güçlerinin onu korumadığını, ama tehdit altında olduğunu öğrendiğimiz anda, bunu yapabilirdik. O tabanı delik ayakkabıyla dolaşırken bunu yapamazdı kuşkusuz ama bizler yapabilirdik. Aklımıza gelmedi, anlamadık ve yapmadık.
Başka türlü olabilirdi. Başka türlüsü yapılabilirdi ve o sağ olabilirdi.[4] (vurgular bana ait)

Türkiye toplumuna ya da daha spesifik olarak Türk topluluğuna olan mensubiyetimiz, bizleri başka topluluklara dahil olanlardan farklı yükümlülüklerin – farklı geniş-sorumlulukların – öznesi kılıyor.

Ermeni kıyımı çerçevesinde sahip olduğumuz geniş-sorumluluğun altını Yasemin Congar şu cümleleriyle çiziyor: “Ailemde, bilebildiğim kadarıyla, hiç İttihatçı paşa olmaması rahatlatmıyor beni…İttihatçı zihniyetteki bu devleti şu veya bu şekilde ayakta tutan toplumun bir ferdi değil miyim ben?”[5] Dar anlamıyla sorumlu olmadığımız bir kıyımdan dahi özür dilememizin gerekliliğinin düğüm noktası işte tam da burasıdır: “bu toplumun bir ferdi” olarak taşıdıgımız geniş-sorumlulukları yerine getirememiş olmak… İnkarcı, yok sayıcı, “sözde”-ci, üç maymun bir devletin üzerinde yükseldiği bir toplumun bireyleri olarak bizler, o inkarcılığın, o yok sayıcılığın, o “sözde”-ciliğin ve o üç maymunluğun yükünü ister istemez sırtlanıyoruz. Niyetlerimizden azade kirleniyoruz. Belki de resmi körlük politikasının zincirini kırmak için yeterince uğraşmadığımız için ya da sadece ve sadece kıramadığımız zincirin içinde nefes alıp vermeye devam ettiğimiz için… Çünkü “başka türlü olabilirdi,” başka türlü yapabilirdik.[6]

Geniş-sorumluluklarımız açısından bakıldığında, Belge’nin yukarda alıntıladığımız sorusunu (“neden ben özür dileyeyim?”) cevaplamak mümkün hale geliyor. Bireysel olarak tanımlanmış dar-sorumluluklarımız açısından bakıldığında elbette bağımsız bireyler olarak özür dilememizi gerektirecek bir durumun olmadığı aşikardır. Fakat, bu toplumda yaşayan bizlerin aynı zamanda geniş-sorumlulukları var ve tam da onları yerine getirememiş olmanın bağlayıcılığıdır anlamlı bir özrü mümkün kılan.


İmzaya açılan özür bildirisi, resmi ideoloji tarafından reddiyeci bir zihniyetle ele alınan Ermeni meselesinin tartışmaya açılmasının ötesinde milliyetçiliğe içkin olan halet-i ruhiyenin ve yaşadığımız topraklardaki genel toplumsal psikolojinin açığa çıkarılması bakımından da önemli bir işlev görüyor. Özür kavramının altında yatan mantığın ve duygu halinin “milli üstünlük” kavramının üzerinde yükseldiği mantık ve duygu yapısı ile olan uyuşmazlığının sorunsallaştırılması, Ermeni meselesiyle sınırlı kalmayan genel bir “hakikatle yüzleşme” anlayışının yaygınlaştırılması bakımından kritik bir konumda bulunmaktadir.[7]

Özür kavramının mantıksal yapısının açığa çıkarılması, temel itibariyle özür dileme eyleminin zorunlu koşullarının ortaya konulması manasına gelmektedir. Gerçek/hakiki bir özür dileme eyleminin gerçekleşmesi, öncelikle aşağıdaki (zorunlu) koşulların sağlanmasına bağlıdır:

Hatanın Kabülü: Özür dileyen kişinin[8] gerçekleştirdiği bir eylemin sonuçlarının özür dilediği kişiye haksız bir takım zararlar verdiğini kabul etmesi

Vicdani Sorumluluk: Özür dileyen kişinin sebebiyet verdiği haksız zararlar neticesinde bir vicdani sorumluluk ve pişmanlık hissetmesi

Zararın Telafisi: Özür dileyen kişinin sebebiyet verdiği haksız zararların mümkün olduğu ölçüde telafisine dönük irade göstermesi

Bir Daha Asla: Özür dileyen kişinin sebebiyet verdiği haksız zararların bir daha tekrarlanmaması için çaba sarf edeceğine dair samimi bir niyet taşıması

Özür dilemenin zorunlu koşullarının bu şekilde sunulması, hakiki bir özür dileme ediminin sözel bir “özür diliyorum” ediminin ötesinde gerekliliklere yaslandığını varsaymaktadır. Bu bakımdan, “özür diliyorum” cümlesini kuran bir şahıs eğer yukardaki dört maddeden herhangi birini sağlamıyorsa – örneğin, sebebiyet verdiği haksız zararlardan vicdani bir sorumluluk/pişmanlık duymuyorsa – o taktirde burdaki tanıma göre hakiki bir özür dileme eylemi gercekleştirmiş sayılmayacaktır.

“Milli üstünlük” üzerinden tanımlanan milliyetçiliğin[9] özür kavramının gerektirdiği mantıksal ve duygusal yapı ile olan yapısal uyuşmazlık halinin analizi yukarda sıralamış olduğumuz özrün koşulları üzerinden yapılabilir. Hatanın Kabülü koşulu, milli üstünlük tezinin gerektirdiği kibir psikolojisinin zedelenmesi manasına geleceği için milliyetçi hissiyat açısından kabul edilemez bir koşuldur: haksızlık etmiş olma ihtimalinin kabulü, başka uluslara kıyasla üstün bir varoluşa sahip bir ulusun evlatlarının – kendilerini o şekilde konumlandıranların – kendi varoluş gerekçelerini reddetme manasına gelecektir. Vicdani Sorumluluk koşulunun gerektirdiği pişmanlık hali ise milliyetçi zihin dünyasında bir eziklik, yenilgi hali olarak tasniflenerek reddedilir. Zararın Telafisi koşulunun “kabul edilemezliği”nin Hatanın Kabulü koşulunun “kabul edilemezliği” ile aynı mantığa yaslandığını görmek zor değil. Bir Daha Asla koşulu ise milli üstünlük duygusunun beraberinde getirdiği hikmetinden sual olmaz bir milli irade tasarımıyla zıtlık içersindedir. Milliyetçi zihin dünyasındaki akıl yürütme aşağı yukarı şu şekilde işler: ecdadımızın yapıp ettikleri tümüyle bir gerekliliğin yerine getirilmesinden ibarettir ve bugün benzer süreçlerden geçecek olursak aynı şeyleri yapmaktan imtina etmeyiz.

Özür mantığının milliyetçilik mantığı ile yapısal uyuşmazlık durumu göz önüne alındığı taktirde imzaya açılan metnin “özür diliyorum” ifadesiyle sonlandırılmasının önemi belirginleşmektedir. İmzaya açılan metne gelen yoğun tepkileri, sadece bir tarihsel gerçeklik olarak Ermeni kıyımı ile yüzleşememe durumu olarak değil aynı zamanda özür dilemenin gerektirdiği düşünce sistematiğini kendi varoluş temellerine bir tehdit olarak algılayan geniş milliyetçi mutabakatın savunma refleksi olarak yorumlamak gerekir. Ulusalcı/milliyetçi cenah, özür dilemenin gerektirdiği duygusal hassasiyetin, kendinden başkasıyla özdeşleşebilme hali olarak diğergamlık psikolojisinin kendi varoluşu için yarattığı tehlikeyi sezgisel olarak hızlı bir şekilde kavradı ve buna uygun olarak tepkisel bir konum belirledi. İmza metninin “özür diliyorum” ifadesiyle sona ermesi, milliyetçiliğin özür mantığı ile olan derdinin ortaya dökülmesine vesile olması bakımından hayırlı bir işlev görmüştür.


[1] Bkz. http://www.taraf.com.tr/makale/3097.htm. Nuray Mert de 16 Aralık 2008’de Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Özür değil, paylaşım” başlıklı yazısında Belge ile aynı soruyu sormaktaydı. Bkz. http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=912950&Yazar=NURAY%20MERT&Date=19.12.2008&CategoryID=98.

[2] Dar anlamıyla sorumluluk kavramının en tam ifadesi, bir Yahudi toplama kampı olan Buchenwald’in duvarında asılı olan “Jedem das seine” (“Herkes kendi ettiğinden sorumludur”) cümlesidir.

[3] Basitçe söylemek gerekirse, şiirsel “masum değiliz hiçbirimiz” önermesi geniş-sorumluluk kavramının ruhunu kısmen de olsa yakalar.

[4] Mustafa Sütlaş, bkz. http://eski.bianet.org/2007/01/22/90592.htm. Geniş-sorumluluk kavramı bu yazıda girişilemeyecek ölçüde derinlikli bir analize ihtiyaç duymaktadır. Aşağıda, bu yazının gereklilikleri açısından kavramın en azından anahatlarının yeterli bir şekilde tanımlandığını varsayacağım.

[5] Bkz. http://www.taraf.com.tr/makale/3078.htm

[6] Bu açıdan, geniş-sorumluluk kavramının felsefi temellerinden birisini, Sartrean-varoluşçu bir “özgür seçimden kaçmanın olanaksızlığı” fikri oluşturur.

[7] Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın 23 Aralık günü söylediği sözler - “Alevilere uygulanan negatif ayrımcılıktan ötürü devlet adına özür diliyorum” - imza kampanyasıyla gündeme taşınan “özür mantığı”nın Ermeni meselesi ötesinde bir işlerlik kazanma potansiyeli hakkında ipuçları sunuyor.

[8] Önsel olarak tüzel kişilerin özür dilemesinin önünde bir engel görmeme karşın, bu yazıda tüzel kişilerin özür dilemesinin mümkün olup olmadığı tartışmasına girmeyeceğim. Okuyucu, yukardaki maddelerde kullanılan “kişi” kavramını kendi eğilimlerine göre tüzel ya da özel olarak yorumlayabilir.

[9] Burada sözünü ettiğim milliyetçilik esas olarak ezen ulus milliyetçiliğidir. Ezilen ulus milliyetçiliğinin yapısı gereği “milli üstünlük” kavramı üzerinden tanımlanmayı gerektirmediğini varsayıyorum.