Anasayfa > Güncel Yazılar > Boyunuz Devrilsin

Boyunuz Devrilsin

Erdoğan Özmen

03 Haziran 2013

John Carpenter’ın olağanüstü güzellikteki filmi Şey’de (The Thing), Kuzey Kutbundaki bir araştırma takımının üyelerini acımasızca teslim almaya başlayan yabancı bir yaşam-formu anlatılır. İşgal edici/sömürgeleştirici amaçları doğrultusunda sadece insanları değil, başka her şeyi –köpekleri filan- ele geçiren, -deyim yerindeyse- onları içeriden eriten ve yok eden “Şey”, bütün bedenleri ürkütücü hibridler halinde bir araya getirir. Film boyunca şöyle düşünmemiz istenir sanki: Bir kez harekete geçmiştir ve kendini durduramamaktadır. Kendi varlığının bekası sürekli genişlemesine, hiçbir engel ve sınır tanımaksızın her şeyi istila ve temellük etmesine, delice hızına bağlıdır. Aynı kalır, belirli bir sükunete ve dengeye kavuşursa yok olacağını sezen bir canavar… Mükemmel bir para-sermaye metaforudur bu. Bir kabusun filmidir: Yeryüzünün her gün yeniden dümdüz bir pazar yeri olarak, küresel sermayenin zahmetsizce nüfuz ederek karşısına çıkan her şeyi başka bir şeye dönüştürebileceği dev bir vasat olarak tasarlandığı bir zamanın kabusu. Şimdi işte, modern zamanlar… Derelerin, göllerin, denizlerin, şehirlerin, meydanların yok edildiği; ormanların, ağaçların kökünün kurutulduğu; parkların, bahçelerin tarümar edildiği; kuşların, köpeklerin, kedilerin ölüme yollandığı; suların zehirlendiği, evlerin başımıza yıkıldığı kavurucu ve uzun bir çöl zamanı. Bizi yaşadığımız yere bağlayan, hayatlarımızda bir süreklilik olduğuna ikna eden aşinalık duygumuzu, kuşaklar arasındaki mesafeyi kısaltan ortak hatıraları ve tecrübeleri (“İnsan yaşadığı yere benzer” çünkü) kökten iptal eden, plastik şehirlerden mürekkep bir uzam. Hepimiz agorafobik olalım istiyorlar.

Artık bir klişe halini almış o ifadeyi hatırlamanın tam yeridir: “Dünyanın sonunu tahayyül etmenin küresel kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha mümkün olduğu” bu vahşi neo-liberal ekonomi çağında, yeniden kendimize inanmak ve akıl sağlığımızı muhafaza etmek için o klişeyi tersine çevirmeye mecburuz. Bir şeyi iyice anlamış olmalıyız: Bugün iyiden iyiye etik bir standart niteliği kazanmış aç gözlülükten, arsız bir iştahtan, sınırsız bir talan ve yağma hırsından söz açacaksak yine de, para-sermayede konumlandırarak yapmalıyız bunu. Ya da böylesine bir direnişin ardından bile hala, “iktidar” sahibinin “Oraya AVM yapılacak” gürleyişinin ardındaki motivasyonun, düşünceyi iptal eden o kati sınırın para-sermaye olduğunu, daha gerideki asıl gücün/iktidarın para-sermayenin karşısına çıkan hiçbir engele tahammül edemeyen mutlak mantığına ait olduğunu tecrit etmeliyiz.

Tam da bu yüzden, bize muktedirlerin kibri ve küstahlığı olarak görünen şeyi, her birimizi aşağılanmış ve küçük düşmüş hissettiren jestlerin tümünü derin bir aczin semptomları olarak görmeliyiz… Bütün dini hassasiyet, atıf, bağlılık ve değerlerin bir suretten ibaret olduğunu, ve onların daha temeldeki banal bir çıkarı –sermayenin yalın, çıplak çıkarını- perdeleyen boş gösteren niteliklerini “bilen” zavallı bir aklın/ruhun nafile hamleleri, tipik birer savunma-semptomu örnekleri olarak.

Tüm varoluşu sadece parayla değerlendiren, hayatlarımızı hiç hükmüne sıkıştırarak küçültücü bir para parantezine kapatan piyasanın/sermayenin acımasız diktatörlüğüdür aslolan. Burada İslamcı-muhafazakar bir hükümet, ötede soy faşist bir klik, daha ötede liberal-demokrat bir zümre vb. yalnızca taşerondur. Üste kendi gaddarlık, cürüm ve vahşiliklerini ekleyen sefil taşeronlar.

***

Basit bir “akil insan” jesti, sağduyulu ufacık bir ses; “Demek istediğinizi işittik, şimdi bize biraz müsaade edin, bunu anlayalım, tekrar müzakere etmek ve konuşmak üzere hepimizin zamana ihtiyacı var. Galiba acele etmişiz. Bunları yeniden, etraflıca düşünelim. Hep birlikte karar vermenin yollarını ortaklaşa merak edelim.” Hepsi bu. Bu kadarcık işte.

Bu düzeyde bir idrake bile sahip olmayan, bu kadarını bile akledemeyen, bünyevi/yapısal kapasitesi buna bile yetmeyen, bunu zül sayan bir yönetici zümre ve başbakanla karşı karşıya olduğumuza dikkat edelim. Sürekli bahis yükselten, en küçük bir engel karşısında daima ve sadece “tümden bir yutma ve yok etme ya da yutulma ve yok olma” ikiliği içinden düşünebilen ürkütücü bir ruh hali bu. Sahip olduğu her şeyi kendi eylemlerinin ve marifetinin ürünü olarak değil de, yüce bir gücün inayetine bağlayan bir aptal. Zizek’e başvurarak söyleyelim bir de: “Lacan’ın aptal tanımı, kendisiyle dolaysız olarak özdeş olduğuna inanan kişidir, kendisine karşı diyalektik olarak dolayımlanmış bir mesafe almaktan aciz kişi; tıpkı kral olduğunu zanneden, kral oluşunu kendisinin de bir parçasını oluşturduğu bir öznelerarası ilişkiler ağının ona yüklediği simgesel bir görev olarak değil de kendi dolaysız özelliği/mülkü olarak gören bir kral gibi..” Böylesine vahşi bir şiddet karşısında gösterilen cesaret ve kararlılıktan sonra bile hala aynı lütuf söyleminin içinden konuşmakta inat eden, tenezzül etmemeyi erdem sayan büyüklenmeci bir taş kafalılık durumu. Azıcık geride durmayı, minik bir özür jestini varlığında telafisi imkansız bir kayıpla eş tutan primitif bir kişilik örgütlenmesi. Oradaki nefret, saldırganlık ve kontrolsüz öfkenin ne denli yıkıcı olabileceğini hesaba katalım.

Karşılıklı ve eşit hiçbir etkileşim ve değiş-tokuş kipine, çoğul hiçbir değer ve hak skalasına inanmayan, bildiği tek skalaya –kendi skalasına- göre mutlak bir değer taşıdığına iman etmiş çarpık bir zihniyetin nerede duracağını öngörmek mümkün değildir çünkü. Oradan çıkan her tahammülsüz ve öfkeli tepkinin, daha aşağılara doğru ne kadar katlanarak artabileceğini hep aklımızda bulundurmanın sayısız hayati yararı olacaktır.

Hiç olmazsa biz acele etmeyelim… Bunun var kalmak için, onurlu bir varoluş için, kendine ve onuruna sahip çıkmak için -bugünkü zulmün çok ötesinde- büyük ve uzun bir mücadele olduğunu bilerek. Büyük bir olgunluk ve cesaret içinde şimdi alıştırmasını yaptığımız insanlık, dayanışma, ortaklık ve kardeşliğin yüce tecrübesini burada bırakmayıp her gün derinleştirerek ve çoğaltarak yeryüzünü kazanmak istiyoruz çünkü.