Anasayfa > Güncel Yazılar > Yeni Bir Vicdansızlık Örneği: Terorist Olarak Yargılanan Çocuklar

Yeni Bir Vicdansızlık Örneği: Terorist Olarak Yargılanan Çocuklar

Murat Paker

09 Nisan 2009

Çocuklar, bir toplumun hem ürünü hem de geleceğidirler. Onları içine doğdukları toplum şekillendirir, onlar da yetişkin olduklarında kendi çocukları dahil içinde yaşadıkları toplumu şekillendirirler. O yüzden çocukluk dönemi, hem hukuk hem de psikoloji alanlarında ayrı/özel bir dönem olarak ele alınır. Bir toplumun ne kadar uygar olduğuna çocuklarına nasıl muamele ettiğine bakarak da karar verilebilir.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde geçtiğimiz birkaç yılda gerçekleşen bazı toplumsal olaylarda güvenlik güçlerine “taş attıkları” gerekçesiyle 12-18 yaşlarında 500 civarında çocuk terör örgütüne üye oldukları suçlamasıyla aylardır tutuklu bulunuyorlar veya tutuksuz yargılanıyorlar ve haklarında yaşlarının iki katına varan hapis cezaları isteniyor. Bu durum Türkiye için yeni bir utanç sayfasıdır, yeni bir vahşet ve vicdansızlık örneğidir. Bu çocukların attığı taşların bu toplumun vicdanını taşlaştırmasına izin vermemek gerekir.

Hukukçular, bu durumun hem ulusal hem de evrensel hukuk normlarına nasıl aykırı olduğunu belirtiyorlar. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre 18 yaşın altındaki bireyler çocuk mahkemelerinde yargılanmalı. Türkiye’de de norm bu, ancak Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle “terör örgütünün” çağrısı ya da desteği üzerine yapılan toplantılara katılan herkes, yaşına ve katılım derecesine bakılmaksızın, “terör suçlusu” kabul edilip, o suçlara bakan mahkemelerde yargılanıyor. Meselenin hukuki ihlaller içeren kısmı bu. Bir de bu yazının konusu olan psiko-politik boyutu var.

ERGENLİK-YETİŞKİNLİK

Tutuklanan ve yargılanan çocuklar, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olarak tanımlanabilecek ergenlik dönemindeki çocuklardır. Henüz yetişkin değillerdir, diğer bir deyişle yetişkinlerden beklenebilecek bedensel, zihinsel ve duygusal olgunluğa erişmemişlerdir, bireysel kimlikleri tam olarak oturmamıştır. Ergenlik dönemi, böylesi bir olgunluğa erişmek için yoğun biyo-psiko-sosyal çalkantıların, çatışmaların, karmaşaların yaşandığı bir dönemdir. Bu yüzden bu dönemdeki gençlere Türkçemizde “deli-kanlı” denmektedir. Çünkü bir tür “delilik” durumu söz konusudur ve bu delilik, normal, geçilmesi gereken bir deliliktir. O yüzden ergenlerin (ve genel olarak çocukların) davranışlarının sonuçlarını ve sorumluluklarını değerlendirirken yetişkinlerden farklı ölçüler kullanırız. İyi bir anne-baba, aynı yanlış davranışı yapmış olan 15 ve 25 yaşlarındaki iki çocuğuna aynı şekilde muamele etmez. İnsanlık kültürünün en azından sezgisel olarak damıtıp getirdiği deneyimlerden bilir ki 15 ve 25 yaşlar arasında sadece nicel bir yaş farkı yoktur, niteliksel sıçramalar vardır. Bilimsel bilgi birikimimiz de bu yöndedir. O yüzden iyi anne-babalar da, iyi öğretmenler de, iyi hukuk sistemleri de, iyi ruh sağlığı profesyonelleri de 15 ve 25 yaş arasındaki farkları gayet iyi bilirler ve davranışlara sorumluluk atfederken bu bireylerin gelişimsel kapasitelerini göz önünde bulundururlar. Aynı yanlış davranış için 15 yaşındaki 25 yaşındakine göre çok daha hoşgörülür, çok daha az cezaya ya da yaptırıma maruz kalır. Olması gereken de budur.

Bizim örneğimizde ise bakın neler oluyor:

Bu çocukların, çocuk/ergen oldukları inkar ediliyor. Bir anda henüz taşımadıkları yetişkinlerin zihinsel/duygusal kapasitelerine sahip oldukları varsayılıyor.

Bu da yetmiyor, “güvenlik kuvvetlerine taş atmak” davranışından “terörizm” suçlamasına kolayca zıplanıyor. Sapanlar ve taşlar, terör eylemi silahı oluyor.

Bu iki manevra yapılınca artık el mahkum, “teröristlere” 20-30 yıl hapis cezası vermek şart oluyor.

SORAMADIĞIMIZ SORULAR

Bu durum, Türkiye’deki sistemin çok vahim bir akıl ve vicdan tutulmasından muzdarip olduğunu bize bir kez daha gösteriyor. Çünkü şu zor soruları soramıyoruz:

Bu kadar çok Kürt çocuğu epey bir cesaret isteyen bu taş atma eylemlerine niçin katılıyor? Onları bu kadar memnuniyetsiz ve hırçın hale getiren faktörler nelerdir?

Bu çocuklar nereden çıktı? Hangi sosyo-politik bağlamın ürünüdürler? Ailelerinden, yakın çevrelerinden kaç kişi öldürülmüştür, kaç kişi kaybedilmiştir, kaç kişi işkenceye maruz kalmıştır, kaç kişi sakat kalmıştır, kaç kişi dağdadır? Bu çocukların kaçı, zorunlu göç mağduru ailelerin çocuklarıdır? Kaçının köyü yakılmıştır? Kaçı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır? Kaçının anası-babası işsizdir? Velhasıl, bu çocuklar ne tür ve ne kadar kayıp yaşamışlardır, ne kadar örselenmişlerdir? Hayata ve geleceklerine dair ne kadar güvenleri ve umutları vardır?

Bu çocukları tutuklayarak ve acilen yetişkinliğe terfi ettirip “terörizm”den yargılayarak ne elde edeceğimizi umuyoruz? Taş atan çocukların sayısının azalmasını mı? Asayişin sağlanmasını mı? Yoksa, taşların giderek bomba ve kalaşnikofa dönüşmesini mi? Ergenlik dönemlerinden başlayarak en güzel zamanlarını uzun yıllar cezaevinde geçiren insanların cezaevinde nasıl bir süreç yaşayacağını umuyoruz? Islah olmalarını mı bekliyoruz? Yoksa, daha da travmatize olup iyice bilenmelerini ve şu anki şiddet düzeyine rahmet okutacak bir şiddetperver politizasyonun kucağına itilmelerini mi? Bu çocukların, uzun yıllar cezaevinde kalıp dışarı çıktıktan sonra bu toplumda nasıl insanlar olabileceklerini umuyoruz? Üretken/yaratıcı yurttaşlar mı, yoksa acılarını dindirmek için intikam peşinde koşan nefret yüklü ve şiddetperver bireyler mi?

Bu çocukların ailelerinin, yakın çevrelerinin ve ait oldukları toplumsal grupların bu durumdan nasıl etkileneceğini sanıyoruz? Tevekkül mü gösterecekler, yoksa şu ya da bu şekilde isyan mı edecekler?

Bu soruların cevapları bir sır değil. Bu cevapları hepimiz biliyoruz. Hükümet de biliyor, güvenlik güçleri de biliyor, çocukları yargılayan hakimler/savcılar da biliyor. Şu noktada meselemiz bilip bilmemek değil. Umursuyor muyuz umursamıyor muyuz bu ülkenin biraz daha çürümesini, tükenmesini, kopuşmasını? Çocuklarını bile uzun yıllar içeri tıkılması gereken bir tehdit olarak gören bir ülkeden ne beklenebilir? Önümüzdeki sorular bunlar.


[1] Bu makale, Çocuklar için Adalet Girişimi’nin 4 Mart 2009 tarihinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaptığı basın toplantısında sunulan metnin düzeltilmiş halidir.