Anasayfa > Güncel Yazılar > Kırmızı Pazartesi ve Katliam Politikası

Kırmızı Pazartesi ve Katliam Politikası

Sinan Laçiner

16 Aralık 2015

 

Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi’si, işleneceğini herkesin bildiği ama kimsenin önlemek için hiçbir şey yapmadığı bir cinayetin romanıdır malumunuz. İşlenecek olan bir “namus cinayeti”dir ama bilip de susanların farkında olmasalar dahi ortağı oldukları cinayetin olay örgüsü, bunu siyasi cinayetlerin ve devletçe işlenen katliamların doğasına tercüme edebilmeyi mümkün kılar. Bu yüzden bütün bir kasaba halkının müdahale etse önleyebileceği bir cinayete karşı bu kayıtsızlığı, büyükçe bir kasabadan fazlası olmayan Türkiye'de soykırımcı/katliamcı geleneğiyle devletin bir biçimde merkezinde yer aldığı pek çok karanlık eylemin ardından görünür olan yerleşik ve yaygın kayıtsızlığı getirir akla.

Hem “millet-i hâkime” ayrıcalıklarının garantörü, hem de geleneksel “baba” figürü olarak patrimonyal otorite karakteriyle hikmetinden sual olunmaz devlete sadakatin siyasal kültürün en güçlü ve yerleşik öğesi olduğu bu toplumda devletin bu tür suçları karşısında sessiz kalma tavrı, Marquez’in romanındaki küçük kasaba ahalisinden farklı olarak toplumun önemli bir kesimini gayet bilinçli bir suç ortağı kılar. Uzun tarihe yayılmış da olsa sık aralıklarla hep yeniden karşımıza çıkan bunca siyasi suikastın, faili meçhul cinayetin o esnada havaya bakıp ıslık çalanların dolaylı katılımı olmaksızın izah edilir yanı yoktur. Cinayetleri önlemek ya da failin derhal bulunmasını sağlamak için devletin yakasına yapışanlar, devletin bu sefer kendilerine yönelen şiddetinden önce “biz burada yabancıları pek sevmeyiz” diyen Hollywood repliğindekine benzer biçimde suç ortağı olarak “şerif”in yanında hizalanmış “kasaba halkının” soğuk tepki duvarına çarparak toplumdan dışlanmakla tehdit edilir. Böyle olduğu için Hrant Dink ya da en son Tahir Elçi cinayetleri de işte böyle bağıra bağıra gelmiş ancak önlemek ya da aydınlatmak için pek az şey yapılmıştır. Önceden açık işaretlerini vererek gerçekleşen toplu katliamlar da bu cümledendir. Devlet dersinde öldürülen bu kurbanların hepsi Kırmızı Pazartesi'nin Santiago Nasar'ıdır.

Bir süredir Kürt meselesini kendi tekçi otoritesini tanımaya direnç gösteren bütün Kürtleri katlederek "çözmeyi" kafasına koyduğu anlaşılan, bu doğrultuda özellikle HDP’nin yüksek oranlarda oy aldığı Kürt yerleşim birimlerini ağır silahlarla ablukaya alıp günlerce halka kan kusturan devletin hedefinde şimdi de Cizre ve Silopi var ve bu sefer yaklaşan “Kırmızı Pazartesi”, hiç görülmediği kadar açık ilanlarla, adeta dev megafonlarla duyurularak, adım adım geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı emriyle öğretmenler ilçeyi terk ediyor, öğrenci yurtları boşaltılıyor. Sağlık Bakanlığı da hastanelere "Katliam yapacağız, hazır olun," demiş durumda. Polislere ait olduğu anlaşılan sosyal medya hesaplarından da, en açıksözlü biçimde, neler yapılacağı gururla paylaşılıyor. Yığınak yapılan asker/polis silahlı güçlerin ölçeği bile tek başına yapılacak olanın basit bir güvenlik operasyonundan çok fazlası olduğunu ortaya koyuyor. 90’ların JİTEM’ine benzer karanlık birtakım unsurların bu operasyonlarda güvenlik aygıtının doğal bir parçası kılınmış olması da yine herkesçe biliniyor ama kimse tarafından pek umursanmıyor. Duvarlara yaptıkları yazılamalarla da tanıdığımız bu unsurların klasik milliyetçi/militarist dilin yanı sıra ürkütücü bir İslâmi jargon da kullanıyor olması, belli ki kasabanın batısında ikamet eden endişeli modernleri bile endişelendirmeye yetmiyor.

Açıkçası, geliyorum diyen bu katliamın önlenebilir olduğundan emin değilim. Karamsarlığı büyütmeyelim diye inandırıcılıktan uzak bir iyimserlikle konuşmaya da pek mecalim kalmadı fakat emin olduğum şu ki, sosyal medya, internet ve alternatif medyalar sayesinde hakikati gizlemenin zorlaştığı bu zamanlarda Kürtler, hepimizin gözü önünde ve önceden duyurularak gerçekleşen bu katliamları da, buna sessiz kalanları da unutmayacak. Dillerini, kültürlerini, kimliklerini ve bu kimlikle var olma haklarını sürekli olarak inkâr etmiş bir devletin artık neredeyse kendilerini yok etmek için tahkim ettiği cephaneliğine sessiz kalarak mermi taşıyanlar, bu yıkıcı otoriteye tek bir itiraz cümlesi bile kurmaktan imtina edenler, hayatı boyunca bu şiddetten başkasını görmemiş olan genç Kürt kuşaklar tarafından “kardeş” olarak anılmayacak. Bunun yaratacağı duygusal kopuş, belki de pek çok analistin öngördüğü gibi masum sivilleri gözetme yönünde bir silahlı eylem etiğini olabildiğince koruyan örgütlerini de tanımayan kör, nihilist bir öfkeyi açığa çıkararak bizleri bir barış masası etrafında oturup konuşma davetlerine kapalı, yeni bir muhatapla tanıştıracak. Bu kötü senaryo gerçekleşmese dahi, bu gidişle Türklerin ve Kürtlerin aynı toplumun eşit yurttaşları olarak, barış içinde bir arada yaşama imkânı çok geçmeden ortadan kalkmış olacak. Herkesin gözü önünde gerçekleşecek bu cinayet, bugüne kadar olandan çok daha yıkıcı bir çatışma ortamını kalıcılaştıracak ve bunun sorumlusu Kürtler olmayacak.

Sonuç olarak ileride yazılacak tarih bu devleti de, bu devletin eylemlerini sessiz bir onayla izleyenleri de insanlığın haysiyet timsalleri arasına değil utanç sayfaları arasına yazacak. Yani yaklaşan cinayeti önlemek elimizde mi bilmem ama tarafımızı seçip o tarihe hangi sıfatla yazılacağımızı belirlemek ve yine de umut edelim ki bu karamsar final sahnesinin gerçekleşmesini engellemek pekâlâ elimizde. Santiago Nasar’ın hayatından hepimiz sorumluyuz…


* Görsel, öğretmenlerinin şehri terk edişini resmeden Şırnaklı bir öğrenciden.