Anasayfa > Güncel Yazılar > Nihai Özgürlükler Şehri

Nihai Özgürlükler Şehri

Mahsum Çiçek

28 Mart 2016

Sanat cennetten kovulan son melek ve yeryüzünde anlam yaratmaya çalışan son insandır. Cennetten son melek de kovulduktan sonra geriye anlam yaratacak bir şey kalmadı ve Tanrı, cenneti bir kolaja dönüştürdü.

Kanatları koparılıp yeryüzüne atılan melekler, insanlarla yaşamaya mahkûm oldu ve çabalayarak bir şeyler üretmek zorunda kaldı. Meleklerin ürettikleri şeyler yeryüzüne anlam katıyor ve insanların savaşmaları için kimi nedenler yaratıyordu. İnsanlar yeryüzünü tanrısal olandan arındıran işgalci bir orduydu, dünyada yaşamaları için belirli bir gayeleri yoktu ve mutlu ya da mutsuz olmaları için yaşamaları gereken pek çok şey vardı. Hiç kimse, dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmek için özel bir çaba sarf etmediği gibi yaşananlar dünyayı daha kötü bir hale getirmeye yetiyordu.

Modern dünya dediğimiz yer, savaşların yarattığı yıkımla ortaya çıktı ve sanat hareketleri ile neredeyse özgürlüklerin temsili haline geldi. Savaşlardan arta kalan yıkıntılar dev konstrüksiyon yapılarla onarıldı ve dünya gelişim adı altında ilerlemeye devam etti. Bir özgürlük hareketi olarak şekillenen şehir yapılanmaları kısa sürede parası olanlar için kurumsallaştı; güzel evler, lüks daireler, turistik mekânlar, şık lokantalar bu dünyada çalışanlara tesis edildi; gazeteler, dergiler ve kitle iletişim araçları her an böyle bir dünyada yaşamanın ayrıcalıklarından bahseder oldu.

Nihai bir eşitliğin önündeki tek engel olarak insanların yeterince yıkıcı olmadıklarına işaret edildi ve bu da pek çok insanın, yıkımı, olması gereken bir şey olarak görmesine yol açtı. Yıkım, nihai özgürlükler şehrine açılan kapıydı ve bu kapıdan geçen tıpkı Tanrılar gibi görünmez oluyordu ve kolajlaşan bir cennette yaşama imkânı buluyordu.

***

Eda Gecikmez’in “m1886 Sanat Projeleri” galerisinde “Ödünç Alınmış Birliktelik” sergisindeyiz. Serginin isminin yarattığı beraberlik ironisinden herkes gibi ben de nasibimi alıyorum ve ışıl ışıl parlayan Tepe Prime kuleleri arasında kendimi yalnız hissediyorum. Tepe Prime’da yaşananlar âdeta sergi salonunda yansımasını buluyor. Gecikmez, çalıştığı oranda yaşantılarının anlamını yitiren insanlardan arta kalanları galeri salonuna taşımış ve bedenin var olma durumlarını enstalasyon, kolaj ve desen üzerinden oldukça net bir şekilde sınıflandırmış.

Enstalasyonlar, mekân-beden bileşiminden oluşan seri; bedeni, biyolojik bir oluşum olmaktan çıkararak betonarme bir yapıya dönüştürüyor. Kadın bedeni hatları üzerinden sergilenen yapılar âdeta bir yaşam formuna dönüşerek yaşantımızda yer edinmeye başlıyor. Kolajlar, bu lüks yapılarda yaşayanlardan çok sergilenen ve bir aile olarak tanımlanamayan insanların ödünç alınmış birlikteliklerine dair. Bu insanlar şık moda dergilerinde poz veren kişilerdir, her halleri ile bu lüks yapılarda yaşamayı hak etseler de işleri bitince muhtemelen görünür olmayan yaşantılarına geri döneceklerdir. Beraberlikleri sadece pazarlama mantığı içindir ve bütünüyle satışa hizmet etmektedir. Desenler, bu yapıları satın alan insanların yaşamlarına dairdir ama ne yazık ki bu sahip olunma halinden sonra geriye yaşanılacak bir şey kalmamıştır. Bu insanlar sosyal bir varlık olma özelliklerini kaybetmişlerdir.



Eda Gecikmez, neredeyse hiçbir işinde insan yüzünü doğrudan göstermez, daha doğrusu bedeni bir bütün olarak şekillendirmez ve bunda sonuna kadar haklıdır çünkü insan bedeni tarih boyunca korkunç şeylere yol açabilecek bir yıkımın ifadesi olmuştur. Gecikmez, hünerli bir cerrah gibi insan bedeninin sorun yaratan parçalarını kesip çıkarmaya ya da farklı bir desene çevirerek görünmez kılmaya çalışır. Onun için beden, verimsizleşen, çürük ürünler veren sağlıksız bir oluşumdur. Onun şekillendirdiği insanlar tıpkı Tanrının kolaja çevirdiği cennet gibi artık bir anlam yaratmaktan uzaktır. Bu insanların dış özellikleri ve şekilleri farklı olsa da bir insanı insan yapan duygulardan arınmışlardır. Herkes sahip olduklarının bir yansımasına dönüşmüştür. Masklar ve dövmeler ile başlayan insanın farklı birisi olması çabası kolajla nihai bir sona kavuşmuştur. Kişi artık kendisi olmadığı gibi başkası da değildir ve herkes gibi ya da hiç kimse gibi yaşamaktadır…

Not: Sergi 12 Mart ve 17 Nisan tarihleri arasında m1886 Sanat Projeleri’nde görülebilir.