Anasayfa > Güncel Yazılar > Hamdolsun 376

Hamdolsun 376

Aybars Yanık

10 Haziran 2016

Parlamentoda dokunulmazlıkla ilgili tarihi bir oylama yapılıyor. Benim milletim suçlu olan parlamenterleri parlamentoda görmek istemiyor. (R.T.E.)

Bölücü terör örgütünün desteklediklerini bu parlamentoda görmek istemiyorum. İktidar partisi, MHP "Burada olmamaları lazım" diyorlar. (R.T.E.)

Milletimiz diyordu ki 'Biz bu millete ihanet edenleri Türk milletinin parlamentosunda görmek istemiyoruz'. İşte dün parlamentoda milletimizin dediği oldu. (R.T.E.)

Bugün de hamdolsun 376’ya çıktı. Böylece referanduma gitmeye gerek kalmadı. (R.T.E.)


Farkındayım, yazının başlığı bir alışveriş merkezi ismi gibi oldu. Demokrasinin çağdaş yönetsel biçimi olan temsilî demokrasinin kendisinden kaynaklanan kavramsal ve pratik açmazlarını tartışmayı dahi bir lüks haline getiren Türkiye siyasal hayatındaki gelişmelere bakıldığında, bu sistemin hiçbir zaman “zaten” verimli bir biçimde işlemediği söylenebilir. Ancak 20 Mayıs tarihinden itibaren, Meclis ile bir AVM arasındaki farkı açıklayabilmek gittikçe güçleşecek gibi görünüyor.

Bu gerçeği idrak edebilmek için dokunulmazlıkların kaldırılmasından sonra, bu gelişmenin medyanın nasıl yer bulduğuna bakmak yeterli olacak. Aynı zamanda bir kısım medyanın, bir partiye (HDP), onun milletvekillerine ve seçmenlerine, “millet” adına konuşarak hakaret etmelerinin âdeta trafik kazası haberi olağanlığında gerçekleştiğini de göreceğiz.

Millet(imiz) Onları Meclis’te İstemiyor!
21 Mayıs tarihli gazetelerin çoğuna baktığımızda, Meclis’te oylanan anayasa değişikliğinin dokunulmazlığın bir kereliğine kaldırılıp, hakkında fezleke düzenlenmiş olan milletvekillerine yargı yolunun açılması olduğunu anlamanız mümkün değil. Çünkü haberlere bakılırsa, Meclis’te dokunulmazlığı kaldırılan 138 milletvekilinin hepsinin HDP’li olduğunu ve Meclis’ten çıktıkları anda haklarındaki suçlamalardan ötürü doğruca kodesi boylacaklarını zannedebilirsiniz. Çünkü bunun aksi bir hukuki uygulamayı, bilhassa her türden yargısız infazın yaygınlaştığı şu günler göz önüne alındığında, epeydir göremedik. Tutuklu ve tutuksuz yargılama, beraat ve tahliye arasındaki farklar hem medya hem de siyasi irade marifetiyle silikleştirildiğinden olan bitene anlam vermek iyice güçleşiyor.

Akit “Dokunulmazlıklar 376 oyla kaldırıldı, mazbatalı teröristler hesap verecek” diye manşetten gördü anayasa değişikliğini. Aklını ve iradesini hükümete teslim etmiş pek çok muadili gibi, onlar da Faysal Sarıyıldız’ın İngiltere’ye kaçtığını söylüyorlar, “Sarıyıldız ihanete doymuyor” başlığıyla. Akşam “Meclis Üzerine Düşeni Yaptı: Hainliğe Dokunulacak” diye sunduğu haberinin detaylarında “Terör destekçisi vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını kapsayan anayasa değişikliği…” diye devam eden haberde, olayı bükmeye çalıştığı istikamet ile olay arasında kendini nasıl kaybettiğini gözler önüne seriyor. Oysa kendi ifadeleriyle sadece “terör destekçisi” vekillerin dokunulmazlığı kaldırılmadı; kaldı ki “terör”e destek verdiklerine dair bazı iddialar söz konusu; ortada kesinleşmiş bir hüküm var mı? Hayır. Kaldı ki 138 vekilden yalnızca 50 tanesi HDP’li. Ayrıca suçlamaların tamamı “terör” ile bağlantılı değil. Bekir Bozdağ’ın açıklamalarına göre şöyle: “Terör suçlarından 216 adet, hakaret suçu 201 adet, yaralama suçu 11 adet, görev suçları 38 adet, sahtecilik suçları 6 adet, tehdit suçu 18 adet, gizliliğin ihlaline ilişkin suçlar toplamı 11 adet, suçu ve suçluyu övmek 55 adet, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek veya aşağılamak 24 adet, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet 119 adet, 298 sayılı Seçim Kanunu'na muhalefet 11 adet, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na muhalefet 3 adet, iftira 13 adet, 5253 sayılı Dernekler Kanunu'na muhalefet 1 adet, halkı askerlikten soğutmak 2 adet, mala zarar verme 1 adet.”[1] Gönlün istediği yalnızca HDP’lilerin dokunulmazlıkları kalkmasıydı tabii, arzu edilen ne yapılsa gizlenemiyor!


Akşam, 21 Mayıs 2016

İtibarsızlaştırmanın ve peşinen suçlu saymanın meşruluk vasıtası olarak “Kaçtılar!” klişesine Türkiye ve Yeni Şafak da büyük bir iştahla eşlik ediyor. “DOKUNDULAR” diyerek.


Türkiye, 21 Mayıs 2016


Yeni Şafak, 21 Mayıs 2016

Hayatının en mutlu günlerini yaşayan (askerî operasyonların başlaması ve Gülen Cemaatinin başta emniyet, yargı ve diğer kurumlardan temizlenmesi üzerine kendisi böyle söylemişti) Doğu Perinçek’in Aydınlık’ı “Meclis’teki PKK destekçilerinin yargılanmasının önü açıldı” diye müjdeledi okurlarına.


Aydınlık, 21 Mayıs 2016

Güneş, anayasa değişikliğine “evet” diyen 376’nın dışındakileri en hafif tabirle vatanını sevmeyenler diye etiketleyerek gördü olayları: “CHP’de yaklaşık 20 vatansever vekil” Kılıçdaroğlu’na isyan bayrağı açıp “evet” oyu vererek, HDP’lileri kurtarma çabasını boşa çıkarmış.


Güneş, 21 Mayıs 2016

Milat “Zırh Düştü” dedi. Gazetenin yazarlarından Süleyman Karakulluk’un şu sözlerine yer vermeyi de ihmal etmeyerek: “Artık öyle ağızlarına geldiği gibi konuşamayacaklar. Dokunulmazlık zırhının ardına saklanamayacaklar. Devlete meydan okuyup milleti zıvanadan çıkaramayacaklar. Artık onlar düşünsün. Zira devlet onlara dokunacak!..” Sürmanşette Erdoğan’ın Trabzon ve Rize gezileri sırasında söylediği “Milletimiz Onları Meclis’te İstemiyor” sözlerine de yer verdi. Çünkü Allah göstermesin, Karakulluk’un yazısında “dokunulmazlık zırhının” ardına saklanamayacaklar dediklerinin haklarında yolsuzluk, hırsızlık, nitelikli dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma vb. iddiaları bulunan vekiller veya bakanlar olduğu gibi yanlış anlaşılmalardan kaçınmak gerekiyor ne de olsa. Sabah’ta da benzer bir eğilimi gözlemleyebiliyoruz. “Hesap Zamanı”. Ama “terör destekçileri” için…


Sabah, 21 Mayıs 2016


Milat, 21 Mayıs 2016

Şu basit gerçeği ne kadar tekrar etsek azdır diye düşünürüm: Temsilî demokrasi sisteminde “bizler”, bizim yerimize yasama etkinliği yürütsünler diye birilerine yetki veririz, o seçtiğimiz birileri “bizler”i “millet” olarak onaylasınlar diye değil… Bizim adımıza konuşsunlar, aslında söylemediğimiz şeyleri “bizim” yerimize söylesinler diye de değil. Yönetenler/yöneticiler bunları yapmazlar demiyorum, yaparlar ve yapıyorlar. Ama bu, bizlerin bu türden siyaseti onaylamamızı zorunlu olarak gerektirmez. “Millet” şöyle mi dedi: Öyle bir anayasa değişikliği yapın ki, her bir milletvekili için eşit olarak geçerli olan dokunulmazlık hakkı, bazıları daha eşit sayılarak, onlar için değil, hatta hakkında son derece ciddi yolsuzluk iddiası olanlar için değil, yalnızca haklarında fezleke hazırlanan “diğerleri” için kaldırılsın ve geriye doğru yürüyerek hakkındaki suçlamaların tümünü kapsasın. Hayır elbette. Bunu bizim yerimize birileri söylüyor ve “biz” öyle düşünüyormuşuz gibi varsayıyor yahut bir partinin iktidara gelmesini, o güne kadar gerçekleştirdiği her eylemin doğrudan onaylanması olarak yorumlayıp “millet iradesi” şöyle söyledi, böyle söyledi diyerek kendi icraatlarının lehine, aslında sadece kendisini destekleyenleri “millet”ten sayarak eğip büküyor. Yani Rousseucu manada “genel iradeyi” herhangi bir partinin bütün eylemleriyle eşitleyerek, genel irade olarak “millet”i dile getirip konuşturarak, onun dışında kalan bütün kesimleri gayrimeşrulaştırıyor. Sabah’ta bir köşe yazarı, oylamanın ertesi günü şöyle diyordu örneğin: “Kuşkusuz bunlar içinde kamuoyunu yakından ilgilendiren dosyalar teröre destek veren milletvekilleriyle ilgili olanları. Zira terör Türkiye'nin öncelikli problemi.”[2] Öyle mi gerçekten? Türkiye’nin en önemli sorununun “terör” sorunu olduğuna, daha doğrusu sözgelimi “işsizlik” olduğuna dair herkesin üzerinde uzlaştığı bir zemin olabilir mi? Türkiye’de medyanın “Türkiye’nin Öncelikli Sorunlarını Belirleme” heyeti olarak işlev görmesi yeni değil şüphesiz. “Millet”i dile getirip, konuşturmaları da…

Hürriyet ve Habertürk, oylamalardan sonra birinci sayfalarında tam da bu örneğe uygun başlıklarla cumhurbaşkanının ağzından duyuruyorlar dokunulmazlık hadisesini. “Millet suçluları istemiyor” ve “Milletim suçlu vekili Meclis’te görmek istemiyor”.


Habertürk, 21 Mayıs 2016


Hürriyet, 21 Mayıs 2016

Milliyet, referandum riskini atlattıkları için, yani “millet” bu riski atlattığı için mutlu. Taraf da öyle: “Referandum Gerek Kalmadı”. Futbol terminolojisine başvurursak, “penaltılara kalmadan iş bitti” gibisinden bir tonla.


Milliyet, 21 Mayıs 2016


Taraf, 21 Mayıs 2016

Sözcü de, dokunulmazlığı kaldırılan vekiller sadece HDP’liler kervanına katılanlardan. Elbette o da bunu “müjdeleyerek” söylüyor. Uzun süre fragmanını izlemek zorunda kalan okuyucularına müjdeliyor: “Dokunulmazlık kalktı, asıl film şimdi başlıyor”. Onlar da Faysal Sarıyıldız ve Tuğba Hezer’i öne çıkarıyorlar.


Sözcü, 21 Mayıs 2016

Irkçı, şoven, cinsiyetçi ve militarist karikatürizasyonun merkezi Takvim, kendini haberin yerine koyan gazetecilik örneğinin en güzide temsilcisi rolünü harfiyen yerine getiriyor. Hani “-dığı söyleniyor, -yorumları yapıldı, -den edinilen bilgiye göre” gazeteciliği… “Meclis’te son kez oy veren [HDP’li] vekilleri bir arada görenler, ‘KAÇMAYA HAZIRLANIYORLAR’ yorumunu yaptı.” Kim o görenler, bunu kime söylemişler, öğrenemiyoruz elbette. Ayrıca neden son kez oy veriyorlar, haklarında kesinleşmiş bir suç mu var? Belli ki kimileri açısından sonuç çoktan belli olmuş.


Takvim, 21 Mayıs 2016

BirGün, Cumhuriyet, Evrensel, Özgür Gündem gazeteleri ise söz konusu dokunulmazlıkların “bazıları” için kaldırılması hamlesinin başkanlık rejiminin bir ön provası olduğuna ve parlamenter sisteme içkin olan muhalefet fonksiyonunun ortadan kaldırılması niyetiyle öngörülen başkanlık rejimi arasındaki bağlantıya dikkat çektiler. BirGün “Meclis diktaya Teslim Oldu”, Cumhuriyet “Meclis ‘kaos’ dedi”, Evrensel “CHP Suça Ortak Oldu”, Özgür Gündem ise “Asla Geri Adım Yok” manşetleriyle duyurdular anayasa değişikliğini.

Önce yukarıdaki gazetelere bakıp daha sonra bu dört gazeteye göz gezdiren sağlıklı bir insanı, mevzubahis hadisenin tek bir ülkede gerçekleştiğine inandırmak epey zor oluyor haliyle.

Millete ne gerek var, konuşulacaksa biz konuşuruz
Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde Meclis’teki çoğunluğa ve medyanın kahir ekseriyetine bakılırsa, sonuç yüzeysel bir okumayla pekâlâ demokrasinin bir ilkesi olarak “çoğunluğun egemenliği” ilkesinin tecelli etmesi şeklinde gözükebilir. “Millet” adına konuştuğunu ve aynı zamanda “millet”in aslında söylemek istediklerini dillendirdiğini iddia edenlerin böyle bir ilkeye yaslanmasının demokrasinin yalnızca bir bileşeni olan “çoğunluk” ilkesine yaslandığını da görebiliyoruz. Temsil mekanizmasının istismar edilmesinin bir semptomu olarak da görülebilecek bu bakış açısının, Britanyalı siyaset bilimci Bernard Crick’in dikkat çektiği temel bir problemle çakıştığı açıktır: İnsanların çoğu, demokrasi kavramını tanımlarken “çoğunluğun egemenliği”ne atıf yapsalar da günümüze daha uygun olarak bu, “çoğunluğun rızası”[3] olarak da tercüme edilebilir. Medyanın anlattığı bizim hikâyemizdir: Olan bitene gösterdiğimiz/göstereceğimiz rıza, bizim sözümüzmüş gibi temsil ediliyor. Oysa rıza ve söz eşitlenemez. Siyasi acziyet/iktidarsızlık üzerinden temellendirilen ve belki de tam da o acziyeti besleyen “millet adına” konuşmak toptancılığı üzerine düşünmeye değer. Hele ki neredeyse bütün medya bu düşünme biçimi üzerine temellenmişse, oradan meşruluk devşiriyorsa ve bizler Meclis’in bir AVM’den farkı olduğunu iddia ediyorsak…
[1] “Dokunulmazlıkların Kaldırılması Teklifi Referandumsuz Kabul Edildi”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/175001-dokunulmazliklarin-kaldirilmasi-teklifi-referandumsuz-kabul-edildi

[2] Melih Altınok, “CHP fire verdikçe Türkiye kazanıyor”, Sabah, http://www.sabah.com.tr/yazarlar/melihaltinok/2016/05/21/chp-fire-verdikce-turkiye-kazaniyor

[3] Bernard Crick, Demokrasi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2012, s. 17.

dokunulmazlıklar medya