Anasayfa > Güncel Yazılar > Kadın Ne Yana Düşer Usta, Aile Ne Yana!

Kadın Ne Yana Düşer Usta, Aile Ne Yana!

Seher Kırbaş Canikoğlu

13 Haziran 2016

Ülkenin son beş yıl içinde başka bir yönetim sistemine doğru sürüklendiğini ve bu sürüklenmenin her geçen yılla birlikte ivme kazandığını, bilfiil yaşayanlar olarak görmemek imkânsız. Fiilî olarak ne demokrasinin, ne de hukukun artık işlevsel olduğundan bahsedebiliriz. Demokrasi de, hukuk da bizim için eski bir yalan! AKP tarafından yaratılmaya çalışılan ve büyük oranda da başarılan otoriter, anti-demokratik ve hukuksuz sistem, elbette ki özel alanı da kendi rayına sokmaktan geri durmayacaktı. Özel alanda yapılmak istenen değişimler daha geniş bir çevreyi etkilemesi ve uzun zamanlı bir evrilmeyi gerektirmesi sebebiyle, şimdiye kadar oraya yönelik yapmak istedikleri müdahaleleri, ara ara yaptıkları çıkışlarla göstermişlerdi. İdari sistemde kendilerine olan güvenin artmasına paralel olarak, özel alana yönelik müdahalelerin arttığı ve artmaya devam edeceği, hepimizin bir an önce farkına varması gereken bir gerçek!

Yaşadığımız dönemde bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de egemen olan muhafazakâr ve neoliberal hareketler, hayatın her alanını kendilerine benzeterek dezavantajlı grupların daha çok ezilmesine sebep oluyor. AKP, kurucu ve halen sözü geçen kesiminin İslâmcı geçmişleri sebebiyle her ne kadar daha çok muhafazakâr yönüyle işaretlense de, yaklaşık on dört yıllık iktidarı döneminde neoliberal politikaları en katı haliyle uygulayagelen bir parti olması sebebiyle, muhafazakâr sıfatının yanında kapitalist sıfatını da fazlasıyla hak ediyor. İkinci sıfatını çoğunlukla gözden kaçırıyor olmak, yapıp ettiklerini anlamlandırmak isteyenler olarak hepimizde görme güçlüğü yaratıyor. AKP’nin, iktidar olduğu ilk yıllarda önemli koalisyon ortaklarından olan liberallerle ilişkilerinin kesilmesiyle birlikte, geleneksel olanla bağı daha keskin ve güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Muhafazakâr yanı, eşitlik, insan hakları ve özgürlük mefhumlarını kendisi için bir tehdit olarak görüyor, neoliberal yanı ise bu mefhumların, çoğunluğun çıkarları için ihmal edilebilir olduğunu düşündürtüyor.

AKP içinde oluşan bu evrilmeyle birlikte, Türkiye’nin kadın politikası tehlikeli ve geri dönülemez bir biçimde değişiyor. Öncelikle, iktidarın başlarda göstermelik dahi olsa gündeme almak zorunda hissettiği cinsiyet eşitsizliği konusunun artık tamamen ajandasından çıktığını fark ediyoruz. Aileyi koruma adı altında her gün kadın aleyhine yeni bir gelişme, kadın hakları bağlamında geriye gidiş ve açıklama ile karşılaşıyoruz ve bu açıklamalar en üst ağızlardan geliyor (cumhurbaşkanı, adalet bakanı gibi). Erkekler tarafından domine edilen ve açıklanan bütün bu geriye doğru atılan tehlikeli adımları, kadınların da garip bir kabullenişle ve sessizlikle takip ettiğini görüyoruz. Cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemde kürtaj ve sezaryene karşı olduğu açıklaması sonrasında yaşanan tepkiler düşünüldüğünde, çok daha ciddi ve istikrarlı bir geri gidişin planladığını çeşitli ağızlardan dinlediğimiz bugünlerde, önceki kadar bile tepki koyamıyor oluşumuz konusu da kadınlar olarak kendi içimizde bir özeleştiriye muhtaç.

AKP versus Kadın
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 30 Mayıs’ta “… Zürriyetimizi artıracağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, sevgili peygamberim ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Birinci derecede görev annededir,”[1] şeklindeki konuşmasıyla, kürtaja karşı olduğunu söylediği açıklamasını çok daha ileri bir boyuta taşıdı. Kürtaj karşıtlığını henüz doğmamış fetüsün yaşam hakkı savunusuna dayandırmak, bir anlamda insan hakkı ihlali olduğu şeklinde meşru bir zeminde ileri sürme ihtiyacı içindeyken; son yaptığı bu açıklamada herhangi bir meşruiyet zeminine başvurma zorunluluğu hissetmeden, doğrudan doğum kontrolüne tamamen karşı olduğunu söylüyor. Ayrıca doğum kontrolü ve nüfus planlamasına karşı oluşuna insan hakkı üzerinden herhangi bir meşru gerekçe sürme ihtiyacı hissetmezken, din ve peygamberin söylediklerinin kendisi için belirleyici olduğu ve insanlığın ürettiği hak, eşitlik, özgürlük gibi modern değerlerin artık herhangi bir önemi kalmadığını da açık açık söylemekten kaçınmıyor. Yani bu açıklama sadece kadınlar için değil, herkes için gelecekten kötü haberler getiriyor.

Yine Recep Tayyip Erdoğan 5 Haziran’da bir kadın derneğinin hizmet binası açılışında yaptığı açıklamada şöyle diyor:

"Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkar ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun, eksiktir, yarımdır. İnsanlığın yarısını oluşturan kadın, anneliğiyle, evinin ve çocuklarının üzerindeki etkinliğiyle, zerafetiyle, estetiğiyle, içgüdüleriyle, sahip olduğu farklılıklarla kadındır. Bu gerçeği bir kenara bırakıp erkekle kadını birbirlerine hasım olarak rakip olarak gören anlayışı kesinlikle reddediyoruz."

"Üretmek, hayatın her alanında var olmak kesinlikle anneliğe engel değildir. Özellikle çalışan kadınların anneliğini teşvik için çok önemli düzenlemeler yaptık. Teknolojik imkanlar, kadınlarımızın pek çok işi evinden, çocuklarının yanından yürütebilmesine fırsat veriyor. Velhasıl, iş hayatının anneliğin alternatifi haline getirilmesini kesinlikle kabul etmiyorum."[2]


Cumhurbaşkanının makbul kadın tanımı bizim bin yıldır dinlediğimiz, maruz kaldığımız ve öyle olmaya her taraftan zorlandığımız bir kadın tanımı. Kendini evine, kocasına, çok sayıdaki çocuklarına adamış, fedakâr, erkek ile kendini aynı kefeye koymaya çalışmayan ve bütün bunları layıkıyla yapabilmesi için doğal olarak dışarıda çalışmayan bir kadın, bu makbul kadın. Bilmediğimiz bir şey söylemiyor Erdoğan, fakat yine de bu açıklama hem diğer açıklamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, hem son zamanlarda bu türden açıklamalarının sıklığının artmış olması sebebiyle, hem iktidarın başka önemli isimlerinden de buna benzer açıklamaların geliyor oluşuyla, hem de Boşanma Komisyonu olarak isimlendirilen komisyon tarafından hazırlanan taslak rapordaki yapılması planlanan yasal değişikliklerle birlikte değerlendirildiğinde, çok önemli. Bu sebeple, cumhurbaşkanı da herkes gibi herhangi bir konuda ne düşündüğünü ifade edebilir, diyerek geçiştirilemez. Cumhurbaşkanının otoriterlik düzeyi de düşünüldüğünde, söylediğinin yazılı olmasa da kanun olarak kabul edildiğini ve bir süre sonra da artık kanun haline geldiğini, her gün yaşıyoruz.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ 14 Nisan tarihinde şöyle demişti:

"Aile içi şiddetin kadınla erkek arasındaki uyuşmazlıklarda devletin bu kadar polisiyle, askeriyle, hakimiyle, psikoloğuyla, sosyal çalışmacısıyla, uzmanıyla bu kadar kadınla erkeğin arasına girmesi ne kadar doğru? Acaba kadınla erkeğin yuvasını kurtarmasına, şiddetin son bulmasına, aile birlikteliğinin daha iyi hale gelmesine mi katkı sağlıyor, yoksa bu uygulamalar kadın ve erkeği bir araya getiremez hale mi getiriyor? Bunun üzerinde ciddi olarak durmamız lazım. Bazı kadın örgütlerinin eleştirilerinden çekinmeden durmamız lazım. Evden uzaklaştırma cezası verdiğimiz kadın veya erkeğin kaçı daha sonra bir araya geldi, yuvasını bir arada tuttu? Kaçı şiddete son verdi? Bunların kaçı cinayetle sonuçlandı? Kaçı daha ağır suçlar işlenmekle sonuçlandı? Bizim bu uygulamanın sonuçlarını mutlaka görmemiz lazım. Bir iş yapıyoruz, niyetimiz güzel, kadını, aileyi korumak. İyi niyetli atılmış adımlar ama attığımız adımlar niyetimize uygun sonuçlar ortaya koyuyor mu, koymuyor mu? Bence bunu bütün tartışmalardan, eleştirilerden, baskılardan ari şekilde tartışmamız, masaya yatırmamız gerekmektedir. Eğer bunu baskıdan uzak tartışamazsak o zaman 'falanlar şunu der' düşüncesiyle aileye de kadına da erkeğe de çocuğa da zarar veren uygulamaları biz etrafın baskısıyla yürürlükte tutarız. O nedenle diyorum ki, bu konularda ideolojik yaklaşım yerine objektif bir yaklaşıma gerçekten ihtiyacımız var."[3]

Kadından sorumlu bir bakanlık varken, adalet bakanı tarafından aile ve kadın hakkında açıklama yapılmasının garipliğini, öncelikle kayıt düşmek isterim. Fakat biz neredeyse on dört yıldır kadın ve aile konusunda kadından sorumlu bakandan değil Recep Tayyip Erdoğan’dan açıklamalar duymuş bir ülke olduğumuzdan, Bekir Bozdağ tarafından da konu hakkında böyle kadar bağlayıcı şeyler söylenmesini bu sebeple yadırgamadık. Cumhurbaşkanı ve adalet bakanı tarafından yapılan bu kritik ve gaflarla dolu açıklamalara dair, kadından sorumlu bakan tarafından herhangi olumlu ya da olumsuz bir açıklama ise halen yapılmadı.

Ailenin mahrem alan olduğu savıyla oradaki şiddete devletin müdahale edememesi gerektiğini adalet bakanı söylerken, cumhurbaşkanı bütün kadınların doğum kontrolü söz konusu olmadan doğurabildiği kadar çocuk doğurması gerektiği söylüyor. İktidar müdahil olması gereken yerde kendisini geri çekerken, geri çekilmesi gereken yerde açık bir müdahalede ve dayatmada bulunuyor.

Boşanma Komisyonu Taslak Raporu
Aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan meclis araştırması komisyonu, namı diğer Boşanma Komisyonu tarafından hazırlanan taslak rapor da[4], bu açıklamalarla eşzamanlı olarak kamuoyuna açıklandı. Raporda kadın hareketinin uzun yıllar mücadele ederek elde ettiği hakların tek seferde tırpanlaması anlamına gelecek, kadını ev içine mahkûm etmeyi amaçlayan öneriler var. Meclis araştırma komisyonuna bütün partiler temsilci göndermesine ve gündem önerisi sunmuş olmasına karşın, AKP kendi gündeminin kendi istediği biçimde tartışılmasını sağlamış ve netice olarak hazırlanan rapor taslağı, AKP’nin varmak istediği şekilde hazırlanmıştır.

Boşanma oranının arttığından bahisle bu komisyon kuruluyor. Ancak istatistikleri incelediğimizde, Türkiye’de boşanma hızı binde 1,7 iken, Avrupa ülkelerinde ise boşanma hızı binde 2’lerde olup, Türkiye’nin boşanma hızı en düşük ülkeler arasında olduğunu görüyoruz. İPSOS araştırma şirketi tarafından yapılan araştırma, 2023 yılında Türkiye’deki boşanma hızının binde 1,93 olacağını göstermekte. Bu veri de, Türkiye açısından gelecekte de boşanmanın bir sorun olmayacağını gösteriyor.

485 sayfalık rapor taslağı aile kurumu hakkında objektif bir değerlendirme yapmak yerine, var olan aile yapısının sağlıklı olduğunu veri olarak kabul edip, aile içi sorunlara günübirlik çözümler getirmeye ve her koşulda evliliğin devamının sağlanmasına odaklanıyor. Cinsiyet eşitsizliği ve sonucu olan şiddet sorununun semptomatik yasalarla çözülemeyeceğini kadın hareketi olarak hep söyledik, ancak iktidarlar ısrarla bunu duymayarak, ekmekleri ve suları olan bu eşitsizliğin devamı için uğraştılar. Aynı tutum taslak raporda da devam ettirilmekte.

Hem toplumda var olan önyargılar, hem bu önyargıların kadınların kendileri tarafından içselleştirilmiş olması, kadının boşandıktan sonra maddi olarak hayatını ikame ettirmekte zorlanacak olması ve müşterek çocuklar için aile ortamının her koşulda daha iyi olacağı gibi dayatılan kalıp yargılar sebebiyle, bir kadının boşanma kararı verebilmesi hiç kolay olmuyor. Bütün bunlara rağmen boşanmayı tercih edebilecek kadınların aile içinde kendilerini ne kadar ezilmiş hissettikleri, ne türden şiddete maruz kaldıkları, sömürüldükleri ve ayrımcılığa uğradıkları üzerinde düşünülmeden; ne aile, ne boşanma, ne cinsiyet eşitsizliği konusunda uzun vadeli politikalar üretilebilir. Bin bir zorlukla alınan boşanma kararında kadının önüne yasal engeller çıkartmak, zaten uzun olan boşanma sürecini zorunlu aile danışmanlığı gibi yollarla daha da uzatmak, kadını işkence çekmeye mahkûm ederek aile kurumunu “korumak”tan başka bir şey değildir.

Komisyonun rapor taslağında çocukların istismarcılarıyla evlendirilmesi, çocuk evliliğinin teşvik edilmesine sebep olacak politikalar, hadım uygulaması, şiddet başvurularında ve boşanma davalarında arabuluculuk ve uzlaşma uygulaması, şiddete maruz kalan kadının mesai saatleri içerisinde yaşadığı yere yakın bir karakol yerine savcılığa başvurmak zorunda bırakılması, şiddete karşı istenen koruma kararları için delil veya belge aranması, tedbir sürelerinin kısaltılması, aile mahkemelerinde duruşmaların gizli yapılması, boşanmaların zorlaştırılması, kadının nafaka hakkının süreye bağlanması, mal paylaşımında dava açma süresinin kısaltılması, eşin ölümü halinde kadının mal rejiminden kaynaklanan %50 oranındaki alacak hakkının ortadan kaldırılması, aileye yönelik psikolojik rehberlik ve danışmanlık hizmetinin dinî temele oturtulmak istenmesi gibi teklifler var. Raporu tek cümleyle özetlemek gerekirse, iktidar her ne pahasına olursa olsun daha çok evlilik, daha az boşanma diyor.

HDP ve CHP tarafından, söz konusu teklifler hakkında muhalefet şerhleri yazıldı. Ancak AKP’nin meclisteki milletvekili sayısı düşünüldüğünde, mecliste görüşülmeye başlanmadan toplumsal olarak ciddi bir tepkiyle karşılaşmazsa eğer, istediği tekliflerin yasalaşmasını sağlama konusunda herhangi bir zorlukla karşılaşmayacağını öngörmek zor değil.

Hükümetin kadına yönelik şiddetten memnun olduğu, bunun devam etmesini istediğini elbette ki iddia etmiyoruz ve düşünmüyoruz. Ancak AKP gibi hem muhafazakâr hem de neoliberal bir parti için, kadının geleneksel rollerini devam ettirmesi sonucu elde edilecek kazanım karşısında, kadının uğradığı şiddet, sömürülmesi ve ayrımcılığa uğraması ihmal edilebilir ve görmezden gelinebilir bir problem. Ailede kadın ve erkek arasında tarafsızmış görüntüsü veren politikalar erkekten yanadır ve mevcut düzeni yeniden üretir. Eşitsizlik karşısında tarafsız olmak her zaman nasıl sonuç doğurmuşsa, ailede de aynı biçimde sonuçlanmaktadır.

Ayrıca politik olarak kadına yönelik neyin şiddet, sömürü ya da ayrımcılık olduğu konusunda da ciddi sıkıntılarımız var. AKP gibi muhafazakâr bir partinin bakışıyla evli, çocuklu ve şiddet görmeyen bir kadın, zaten olabileceği en iyi durumdadır ve fazlasını istemek yozlaşmaya işarettir!

Aile versus Kadın
Aile, kadının cinsiyet eşitsizliği ve sosyal adaletsizliği deneyimlediği birincil alandır. Geleneksel aile yaşantısı, kadınları erkekler ve çocuklar yararına, ekonomik, sosyal, cinsel ve psikolojik olarak baskılamaktadır.

Toplumsal değişim içindeki aile, kadın-erkek rollerinin yeniden tanımlanması sebebiyle kriz yaşıyor. Aile, zaten fertlerinden beklentiler sebebiyle her zaman içerisinde gerilim barındırmış ve bu gerilim de, şiddetten sömürüye çeşitli sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Aile içindeki krizin sebebi, her ne kadar kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi gibi gösterilmeye çalışılsa da, esas neden erkeklerden beklenen rollerdeki değişimler ve erkeklerin bu değişime gösterdiği direnç.

Ailenin yaşadığı kriz, sadece fertleri arasındaki gerilimler üzerinden anlaşılamaz. Neoliberal politikalar, yoksulluğun yaygınlaşması, sosyal adaletsizlikler ve güvenlik endişesi gibi topluma egemen olan kaygı ve problemler, sadece toplumun bütününde değil, birey ve ailede de kırılmalara neden oluyor. Sosyal hayatında tatminsizlik yaşayan birey ne kendi içinde mutlu olabiliyor ne de aile içinde sağlıklı ilişkiler kurabiliyor. Bunca değişken gözetilmeksizin ve onların düzeltilmesi için herhangi bir arayışa girmeksizin kadınlara dişinizi sıkın demek, ya da kadınları dişlerini sıkmak zorunda bırakacak konumda bırakmakla, aile de korunamayacaktır.

Heteroseksüel bireylerin evliliği ile oluşan çekirdek aile, ideal aile olarak kabul görüyor. Eşcinsel çiftler, tek ebeveynli aileler, nikâhsız yaşayan çiftler gibi aile tipleri hem toplumsal olarak, hem de siyasal olarak kabul edilmiyor. İdeal aile ve ideal ailede kadın anlayışı, içerisinde müthiş bir çifte standart, adaletsizlik ve eşitsizlik barındırır. Normal ve ideal olarak kabul edilen ailelerde kadınlar sorumluluklar altında ezilmekte, şiddete maruz kalmasalar bile birey olarak kendilerini gerçekleştirme fırsatı verilmediği için birçok psikolojik rahatsızlıkla karşılaşmaktadır. Oysaki erkekler, ev içi işlerin kadın tarafından yapılması ve çocukların bakımını tamamen kadının sırtlanmasının verdiği esneklikle çalışma yaşamında başarılı olmakta. Diğer taraftan kadına oranla daha az saat çalışmasına rağmen, yaptığı işe ve kendisine daha fazla saygı gösterildiğini gören erkek, kendine daha fazla güveniyor. Bu durum da hem aile içi ilişkileri, hem de toplumda kadın ve erkeğin iş ve sosyal hayattaki yerini doğrudan belirleyici oluyor.

Geleneksel aile sadece erkeklerin değil, aynı zamanda devletlerin de işine yaramakta. Aile içinde çocukların eğitim ve bakımını, yaşlıların ve hastaların bakımını, erkeğin ev içi her türlü ihtiyacını bedelsiz olarak sırtlanan kadınlar sayesinde, devlet kendisine düşen kreş, bakımevi ve ev işlerinin ücretsiz yapılacağı kurumlar açma yükümlülüğünden kurtulabiliyor. Aynı zamanda erkeklerin kendilerini yeniden üreterek ertesi gün daha verimli bir biçimde çalışabilmeleri için de, evde diğer tüm sorumlulukları kadının sırtlanmış olması gerekiyor. Bu sebeple kadının kaç çocuk yapacağına, çalışıp çalışmayacağına sadece aile içindeki erkekler değil, devleti yönetenler de müdahale etmekte.

Evlilik de, diğer sözleşmeler gibi, taraflarının özgür iradesi ile kurulan ve dağılırken de taraflarının özgür iradesi ile bitirilmesi gereken bir sözleşme. Taraflarından aynı evde yıllarca yaşamasını, çocuklar yetiştirmesini ve taraflardan birisinin bütün yaşamını bu sözleşme uğruna feda etmesi beklenen bir sözleşmede, çatışmalar olmasını ve bir noktadan sonra sözleşmenin taraflarının bu sözleşmeyi artık devam ettirmek istemeyişini anlayışla karşılamak zorunda devlet. Kaldı ki, cinsiyetler arası eşitsizlik olmasaydı dahi taraflar boşanmak isteyebilirdi.

Aile, kadın hareketi için kategorik olarak reddedilen bir kurum değil. Ancak ailenin kadın aleyhine doğurduğu eşitsizlik, evliliğin dayatılması, boşanmanın şeytanileştirilmesi, aile içinde cinsiyetçi işbölümünün kutsanması, çocuk yapmanın kadının rızasına bırakılmayıp din veya başka bir sebeple zorunlu hale getirilmesine kadın hareketi karşı çıkmaktadır. Bunların ortadan kaldırıldığı bir aile, kadın hareketinin de korunması için mücadele edeceği, mücadele etmese bile nötr kalacağı bir kurum olacaktır. Yapılan araştırmalar da, cinsiyet eşitliğine dayanan ailelerde, aile fertlerinin daha mutlu olduğunu gösteriyor.

Adalet bakanının açıklamasında feministlerden korkmadan konunun tartışılması gerekiyor vurgusu yapması, Boşanma Komisyonu’nda feminist avukat Hülya Gülbahar’a yönelik komisyon başkanının azarlayıcı konuşması ve yıllarca kadın mücadelesinin içinde olan örgütlerin ısrarla dinlenmemiş/dikkate alınmamış olması, yukarıda izah ettiğim bütün gelişme ve politik hamlelerle birlikte değerlendirildiğinde, konunun esas muhataplarından kaçırılarak kadınların aleyhine bir istikamete sokulmaya çalışıldığına işaret ediyor. Böylesi bir dönemde kadınların yapacakları itirazlar hem cinsiyet eşitliği hem de ülkenin demokrasi mücadelesi adına tarihsel bir kırılma olacaktır. 
* Seher Kırbaş Canikoğlu: Avukat

[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/542438/Erdogan_a_gore_Musluman_aile_dogum_kontrolu_yapamaz.html

[2] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160605_erdogan_kadin

[3] http://www.cnnturk.com/turkiye/bekir-bozdagdan-tartisilacak-sozler

[4] http://www.kadinininsanhaklari.org/bosanmakomisyonu/