Anasayfa > Güncel Yazılar > 1915 Tartışmaları İçin Türkçede Geç Kalmış Bir Kaynak: Mavi Kitap ve Düşündürdükleri

1915 Tartışmaları İçin Türkçede Geç Kalmış Bir Kaynak: Mavi Kitap ve Düşündürdükleri

Suavi Aydın

22 Mart 2006

1915 olaylarını, öncesini ve sonrasını konu alan kitapların sayısı hızla artmaya başladı. Yayımlanan son kitapsa, TBMM'nin Britanya Parlamentosu'na o zamanki İngiliz resmî tezini yansıtması nedeniyle, varlığından dolayı özür dilemeleri isteğiyle mektup yolladıkları şu meşhur Mavi Kitap Böylelikle sadece bu kitap üzerinden konuşan azınlık değil, İngilizce bilmeyen geniş okur kitlesi de bu kitapta gerçekten ne yazdığını öğrenme fırsatını buldu. Kitabın yayımlanması, hem kitabı kaynak olarak kullanmak isteyenler hem de bu kitaba karşı konumlanan çevreler için sevindirici olmalı. Kitabı reddedenler, en azından kamuoyunun neyi reddettiklerini tam olarak görmelerine fırsat tanındığı için mutlu olmalılar.

Kitabın ilk cildi Pencere Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap James Bryce ve ünlü tarihçi Arnold Toynbee imzasını taşıyor, Ahmet Güner tarafından çevrilmiş. Kitabın künyesinde "sansürsüz basım" ibaresinin bulunması ise ilgi çekici. Taner Akçam kitaba giriş mahiyetinde bir metin yazmış. Burada kitaba karşı TBMM'nin Britanya Parlamentosu'na resmî mektubuyla somutlaşan tepkilerin temelsizliği anlatılmaya çalışılıyor. Akçam, kitabın bir propaganda kitabı olduğunu kabul ediyor ve bunun savaş sırasında yazılmış pek çok Mavi Kitap'tan sadece biri olduğunu söylüyor, ancak "propaganda kitaplarının içindeki bilgilerin külliyen yanlış olacağı" ön kabulünü haklı olarak reddediyor. Aksi takdirde Azerilerin Karabağ'da Ermenilerin yaptığı zulmü anlatan propaganda kitaplarının içindeki bilgiyi de, bu nedenle, görmezden gelmemiz gerekeceğini belirtiyor. Gerçekten de kitap incelendiğinde içinde pek çok dehşet verici raporun yer aldığı görülmektedir. Kitabın içinde yer alan raporların kaynaklarının çeşitliliği de ayrıca dikkat çekici. Bunlar arasında bazı basın ajansları ve gazete muhabirlerinin, Amerikan yardım ve misyon örgütlerinin, bazı Alman cemiyetlerinin, Kızılhaç görevlilerinin ve bazı Konsolosluk mensuplarının raporları, sözlü tanıklıklara ilişkin aktarımlar, İstanbul'da oturan bazı yabancıların mektupları, Rus ve Ermeni basınında yayımlanan bazı yazılar var.

Özellikle kurbanların anlatımlarını yansıtması bakımından Batı’da yayımlanmış çok sayıda kitaba benzeyen Mavi Kitap'a yönelik en büyük eleştiri, tıpkı benzerlerine yöneltildiği gibi, büyük ölçüde kurbanların ve Batılı misyonların hatıralarına ve anlatımlarına dayanmasıdır. Zira bu eleştirileri yöneltenler, belgenin sadece devletin tuttuğu kayıtlardan ibaret olduğunu düşünüyor, diğer belge ve belgeleme türlerini "subjektif" sayıyorlar. Oysa devletlerin tuttuğu kayıtlar da gizlenmek istenenler söz konusu olduğunda ya da devletin (olanları değil) olmasını istediği şeyleri kayıt altına aldığı koşullarda pekâlâ "subjektif" belgelerdir. Bu bakımdan 1915 olaylarında Osmanlı hükümetini temize çıkarmak için Osmanlı arşivlerinden mesnet aramakla, kurbanların ya da başka tür tanıkların anlatımlarına başvurmak arasında kategorik bir fark söz konusu olamaz, hatta ikinci türden anlatımların doğrudan doğruya yaşananları anlattığı düşünülürse "gerçeğe daha yakın" olduklarını varsaymak kolaylaşacaktır. İkinci tür tikelin anlatımıdır ve tikel düzlemde dehşet ve dramatizasyon elbette daha çarpıcıdır. Bütün bu tikel anlatımlar bir araya getirildiğinde olayların dehşetinin boyutları büyümekte, bu olayların insanlar üzerinde yarattığı derin etkiyi görmek ve bugünkü Ermeni nüfusun hatırasında olanların hatırasının neden hâlâ canlı kalabildiğini anlamak mümkün olmaktadır. Zira onlar olanların bu anlatımı ile yetiştiler.

Bu tür anlatımların en yakın örneği Baskın Oran'ın 2005 yılında hazırlayıp İletişim Yayınları'nın bastığı ve tehcire uğramış bir Ermeni çocuğun yıllar geçtikten sonra teybe okuduğu anılarının deşifre edilmesinden ibaret bulunan "M.K." Adlı Bir Çocuğun Tehcir Anıları, 1915 ve Sonrası başlıklı kitabıdır. Buna karşılık alelâde günlük bir işlemin zabta alınması türünden "soğuk" bir devlet belgesinin anlatımı, elbette dehşetin boyutunu bu biçimde hissetmemizi sağlamayacaktır. İştahla "kıt'al olmadığına dair" devlet belgesi arayanların, 1919 yılında tehcir sırasında işlenen suçlarla ilgili Divan-ı Örfî yargılamalarına burun kıvırmaları ya da Ahmet Refik'in 1915 ve 1918'de önce sevk, sonra araştırma heyetiyle tanık olduğu canlı izlenimleri aktardığı İki Komite İki Kıt'âl'ini (hazırlayan Hamide Koyukan, Kebikeç Yayınları, Ankara 1994) görmezden gelmeleri de normaldir dolayısıyla. Zira onlar için örneğin Mütareke döneminin Mustafa Kemal'e de idam cezası hükmeden Divan-ı Örfî'si, yani dönemin sıkıyönetim mahkemesi, İttihatçıları cezalandırmak amacıyla kurulmuş, düzmece ve gayrımeşru bir kurumdur; öyleyse suçlamalar ve cezalandırmalar da iftiraya dayalı asılsız sonuçlardır. Oysa yargılamaların olaylara ilişkin belgesel niteliği ve önemi, mahkemenin verdiği hükümlerden değil, orada yapılan sorgulamalardan, yani yine doğrudan doğruya sanık ve tanıkların tikel olay anlatımlarından kaynaklanmaktadır. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, yakında bu duruşmaların tutanaklarını yayımladığında, bu konudaki spekülasyon da sona erecek ve okuyucu bu tanıklıklara aracısız biçimde ulaşabilecektir, tıpkı Mavi Kitap'ta olduğu gibi...

Ancak bu tarz yayınları değerlendirecek olanlar için esas alınan insan ve onun başına gelenler değil de, metafizik bir takım kabuller, inançlar, çıkarsamalar, kurumsal varlıklar ve kolektiviteler ise bu tutanakların da yine hiç önemi olmayacak, görmezden gelineceklerdir. Bu sakat bakışın bertaraf edildiği bir başka pencereden bakıldığında ise tek tek insanların maruz kaldıkları muamele, olanlara orduyu arkadan vurmak, katliamlara karşılık vermek (mukatele), İttihatçılardan öç almak vs. türünden hukuk dışı bir takım tarihsel gerekçeler aranmaya kalkılmadığı sürece, bir insan hakları ihlali meselesi olarak görülebilecektir. Bu açıdan bakıldığında bu konuda Türkçedeki en öğretici ve sorunu kavrayıcı eser, Taner Akçam'ın 1999 yılında İmge Kitabevi Yayınları tarafından yayımlanan İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu: İttihat Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na başlıklı kitabı olsa gerektir. Bu kitap, olanlara yukarıda anılan türden gerekçeler aramak yerine, olaylarda devletin, hükûmetin ve bir partinin sorumluluğunu ve bu açıdan ihlalleri araştırmaktadır. Belki de Türkçedeki en ciddi çalışma olan bu kitabın resmî tezi savunan çevreler tarafından yine görmezden gelinmesi, bu çevrelerin kitabı kendi çalışmalarında hiç ele almamaları oldukça ilginç ve öğreticidir. Bu kitap, çoğunlukla yapıldığı gibi tarih içinde birtakım kötülüklerden sorumlu "Türkler", "Ermeniler", "Kürtler" türünden kolektif aktörleri esas almak kolaycılığı yerine, daha zor olanı, bir adlî soruşturma titizliğiyle belirli organların hukuka, insan ve yurttaş haklarına karşı yaptığı ihlallerin araştırmasına girişmektedir.

Bu açıdan bakıldığında eğer Osmanlı hükümetine bağlı bazı organlar, devletin sorumlularının bilgisi dahilinde şu ya da bu şekilde çok sayıda Ermeni Osmanlı yurttaşının ölümüne neden olmuşlarsa, mesele temelde bir insan hakları sorunudur. Yok eğer Osmanlı vatandaşı bazı Ermeniler, savaşa girmiş Osmanlı ordusuna karşı birtakım çetecilik faaliyetleri yürütmüş, sabotajlar yapmış, başka sivil Osmanlı vatandaşlarını öldürmüşse sorun ceza hukuku mevzuatını ve dolayısıyla ceza hukukunun evrensel ilkeleri muvacehesinde o devletin adliyesini ilgilendirir; bu durumda olması beklenen Osmanlı yurdunda yaşayan bütün Ermenilerin tehcire uğratılması değil, o sorumlu kişilerin cezaî yönden kovuşturulması, ve buna göre "şahsen" cezalandırılmasıdır. O da değil, Ermeni çeteleri Rus ordusuyla birlikte Osmanlı ordusuna karşı savaşmış ve sivillere karşı suç işlemişse bu kez sorun bir savaş hukuku sorunudur ve Cenevre sözleşmesinin kapsamındadır.

Özetle; uygar ve ciddi tutum, olan-bitene gerekçe aramak, önce olmuş olayların nedenini sonra olanlara bağlamak, olan-biteni tahfif etmek ya da her iki tarafın da yaptığı gibi sorumlu kolektif özneler icat etmek yerine, eğer varsa, bir devlette sorumluluk mevkiine gelmiş kişilerin ceza ve savaş hukukunun temel ilkelerini hiçe sayarak kendi vatandaşlarına karşı işlediği suçları ve bunların nedenlerini ortaya çıkarmak ve tartışmaktır. Pek çok ülkenin tarihinde yaşanmış olan bu türden yüz kızartıcı olaylar için, her sorumlu organın yapması gereken de bundan başka bir şey değildir. Giderek zenginleşen 1915, öncesi ve sonrası yazını, meselenin bu yönde ele alınmasını büyük ölçüde kolaylaştıracaktır.

Birgün Kitap Eki, sayı 10