Anasayfa > Güncel Yazılar > Gezi Direnişi: Etik ve Etoloji

Gezi Direnişi: Etik ve Etoloji

Onur Eylül Kara

25 Temmuz 2013

hızla gelişecek kalbimiz..

Turgut Uyar

Nasıl oldu da asla biraraya gelmez denilenler biraraya geldi? Hangi doğru sorular soruldu da varsayılan duvarlar yıkıldı? Nereden çıkıp geldi bu insanlar da kalpler hızla gelişti ve kentler güzelleşti? Peki, bu güzelliği sürdürmenin çoklu olanaklarını, kendinden başka bir şeye göndermeden ama hayatın her yerinden beslendiğini de kabul ederek nasıl kurabiliriz?

Hemen belirtmek gerekirse, bu ve benzer sorular, nedene ilişkin değildir ve elbette otoriterlikten hukuksuzluğa, yoksulluktan dindarlaşmaya ve şovenlikten ikiyüzlülüğe birbiriyle daima ilişki içinde olan belki onlarca neden sayabiliriz. Ama teslim etmeliyiz ki her “olay” gibi bu direniş de büyüklüğü ve niteliğiyle kestirilemezdi ve zaten herhangi bir sosyal “bilim”in, sosyal yaşamın güzide olay’larına dair öngörüleri zayıflıkla maluldür. Öyleyse sorular, işleyişe ve etkilere ilişkin olmalıdır, görüp geçirdiğimiz üzerinden bir nazar, duygulara dair bir düşünüm. Bu bağlamda Gezi Direnişi’nin olanağını duygular ayaklanmasında, etikte, otonom ve çokluk siyasetinde, yani ortak mefhumlar etrafında gerçekleşen ve direnişte saklı gücün sezilmesine yol açan karşılaşmalarda bulabilir ve süresi yahut üretkenliğini de bir etoloji meselesine hasredebiliriz. Hem zaten direnişin saikleri onun aktörlerine ve eylemlerine yansımışsa, bu nazar aynı zamanda nedenleri de kat edecektir.

Olay’a dair her değerlendirmenin bir şekilde uzlaşacağı nokta, direnişe katılan herkesin farklı farklı dertlerinin olduğudur; doğrudur. Ama çokluk olmak, ortak mefhumlara muhtaçtır. Deleuze’ün Spinozacı bir siyaseti temellendirdiği bu ortak mefhumlardan kastı, iyi karşılaşmaların örgütlenmesi ve yaşanmış tekilliklerin çokluklar ve güçler oluşturacak şekilde birleşmesidir. Bu birleşme, algılanımlar ve duygulanımlar yaratımı olarak sanatı bir kışkırtmadır. Ortak mefhumların pratik işlevlerinden ilki budur; kullanışlı bir sanat. Gezi Direnişi’nde çokluk, kendi iradesini ve eylemini nasıl ürettiyse, kendi aklını da öyle üretti; her otonom için bir öğrenme süreci. Ortak mefhumların pratik oluşumu, nihayetinde duygularla yüklü olduğu için, direnişi güzelleyen ve gücünü artıran şey, beden ve zihinlerin birbirlerini etkilemesi oldu, algı ve duygu kapılarının açılması. Her bir otonom, bir diğerinin hassasiyetini gözetti; “orospu çocuğu demeyin”e varıncaya dek. Herkes, etkileme ve etkilenme kudretiyle bir-aradaydı; bu insan-oluş’un nişanı, insanı biçimiyle değil de muktedir olduğu duygularla bilmek, anlamaktı. Verili olan (sol mücadele geleneği de dâhil) birçok şey, bir kıvrımla kapsanarak aşıldı; soyutlama öncesine, içkinliğe “celp” itkisiydi bu. Herkes, her bir beden ve zihin, her otonom güç, önceden bilemediği ama muktedir olduğu duyguları yaşadı. Beden ve zihinleri yeniden kurmayı hedefleyen bio-iktidara, beden ve zihin çokluğuyla isyan edildi. En az apriori devrimciler kadar, devrimci oluşlara bağlananların kurduğu barikatların ardında, kızıl ötesi renkler, gökkuşağı vardı. Deneyimde bir kıpırtı, zihinde upuygun fikirlerle birlikte geldi, şimdi olup bitenler geçmişe anlamını verdi ve “demek ki Kürtler bunca sene kim bilir neler yaşadı” dendi. Medyanın olayları elimizden aldığı gün gibi aşikâr olurken, “aralıklar” kuruldu; Reyhanlı hatırlandı, Roboski hatırlandı, Sivas hatırlandı. Yasın siyasal olduğu ama karalar bağlamadan da tutulabileceği görüldü; kederi neşeye dönüştürerek (toma’dan poma’ya geçiş yahut “sevim koş katil geldi”), Çingeneler gibi. Her bir otonom, kudreti kadar vardı ama çokluk halinde kimsenin tahmin bile edemeyeceği denli arttı. Öyle ki yalnızca bir beden –ki nelere kadir olduğunu bilemeyiz- yalnızca durarak o artan kudretin evrensel ifadesiydi. Direniş bu özgün kiplerini, herhangi bir temsili reddeden, kimsenin bir başkası adına devrime yeltenmemesi ama o devrimci arzuyu bizzat sokaklara taşıması gerçekliğinden aldı; ne bir lider ne de bir parti bu arzuyu “temsil” edebilir, coşkuyu yaşatabilirdi; zira herkes birbirine platonik âşıkmış da ancak şimdi açılabiliyormuş gibiydi; bir poliamor.

/
FOTO: Murat Bozluolcay

Benzer örnekleri çoğaltabilecek bu olay, post-modern sıfatını çok kolay yüklenebilir olsa da, yüzyıllar öncesinden fırlattığı nazarıyla hakikatin aktüelliğini sorunsallaştırmayı dert edinen Spinoza’nın etik ve siyaset birlikteliğini canlandırıyor. Onun etik anlayışından türeyen siyasallık, bu direnişi anlamanın yanında, güçlendirmenin de olanağını sunuyor. Öncelikle bu birliktelik önerisi, ahlakı ve hukuku gerektirmeden bizatihi yaşamı savunur ve kederli tutkuları kınar. Biliyoruz ki yaşam, kuvvetlerin birbiriyle karşılaşmalarına, sentezlerine, çözülüp dağılmalarına tanıklık eder. Bedenler, kendi varoluş kudretlerini artıran nesne ve bedenlerle karşılaştıklarında, bir ortaklık hâsıl olur ve bu, insana sevinç verir. Her etik olayın kaynağında bir ilişki vardır ve ortak mefhumlar üretmenin koşulu, birçok şey ya da beden arasındaki bu ilişkinin bileşiminin bir sevinç yaratacak denli varlığımızla uyuşmasıdır. Eğer varlık, ruh ve beden birlikteliğiyse, sevinç, hem anlama hem de eyleme gücümüzün artışıdır. Hiç de bir soyutlama yapmıyoruz, gerçek bir varlıktan bir başka gerçek varlığa gidişi konuşuyoruz. Ortak mefhumlar, tepeden inme kurguların yahut hayallerin getirisi değildirler; imgelemle can bulurlar ama bizatihi gerçek ve somut olan ilişkilerin upuygun ürünleridirler -Deleuze bunlara biyolojik fikirler diyor- yani bir çarpıtma olmaksızın doğada nasıllarsa öylece etkin ve öylece geçerlidirler. Nihayet bu upuygunluk, bireylerin bileşiminin de gerçek zeminini sunar. İşte bu yüzden ortak mefhumların oluşması, bedenler ve zihinler arası farklı bir örgütlenmenin, bireylerin birbirlerini aynı bağlamda etkilemelerinin yolunu açmaktadır. Çünkü ortak mefhumlar, genel fikirler oldukları kadar, asgari bir eşikte dururlar. Bu eşik, aslında müşterek olmanın da koşuludur: Bir olayın yahut mefhumun duygusunun herkeste yarattığı asgari etki, sevgi (“sık bakalım”), ölçülü bir nefret (“ankaragücü düştü, hükümet de düşecek”) ve bu iki temel duygudan türeyen diğerleri (“kahrolsun bağzı şeyler”), kendi etrafında birleşmeyi ve ortaklığı yaratırlar. Elbette bireyler arasında kurulan ortaklık, kısmidir; küçük bir kesişim kümesinin içinde daha da küçük bir evrensel küme; “eşitlik”. Dolayısıyla bir mefhumun ortak oluşuyla yaptığı şey, aslında belirsizlikleri dağıtmasıdır, farkları değil. Eğer bahsettiğimiz şey, bireyler arasındaki farkların silinmesi, duygu yahut düşüncede kısmiliği aşan bir örtüşme olsaydı -ki aslında bunun mutlak hali hiçbir zaman mümkün değildir- ona ortaklık değil, üst üste yığılma, kitle olma yahut tek’lik derdik. Oysa ortak mefhumların birleştiriciliğinde oluşan çokluktur. Söz konusu çokluk, ortak mefhumların kişilerce kavranması ve onlarda yerleşebilen bir duygulanım, bir etki yaratmasıyla, beden ve zihinlerinde onlarla uyuşan, dolayısıyla onların varoluş ve eyleme kudretini artıran bir karşılaşmayla oluşan bir çokluktur, ki her daim gizil halde vardır ama bir olay şeklinde gün gibi de gerçekleşebilmektedir.

Öyleyse Direniş’in özgün celbinin/etkisinin, beden ve zihinlerde nasıl bu denli güçlü ve üretken olabildiğini Spinoza’nın söz konusu etik ve siyaset birlikteliğinde bulabiliyoruz. Ama henüz bitmemiş, tutulan gerçek bir yas gibi şen-oluşlarla devam eden bu olay’ın, benzer bir işleyişle komünalist (etik) bir geleceği beslemesi, bir etoloji meselesidir. Deleuze’ün bu etik ve siyaset birlikteliğine dayandırdığı etoloji, çoklukları oluşturan bireylerin ve otonom güçlerin kendi ilişkilerinin, “iyi”, yani birbiriyle uyuşan ve karşılıklı bir şekilde eyleme kudretlerini artıran bir karşılaşma ve dahi örgütlenmeyle nasıl berkitileceği üzerinedir. Bundan ötürü sol ve dahi Marksist tahayyülün, otonom ve çokluk deneyimi üzerine eğilmesi ayrı bir mesele değildir, zira mefhumlar ortak, müşterektir. Etoloji, sürekli değişenler ve farklılıklar arasındaki yakınlığın nasıl kurulabileceğini, mevcut ve gelişmekte olan kudretlerin nasıl daha yeğin bir güç oluşturabileceğini, henüz mevcut olmayan bir halkı yahut toplulukları hangi özgün ilişkilerin var edip genişletebileceğini görmeye yönelen siyasettir. Bütün varlığı, yukarıdan inen bir örgütlenmeye, bir biçime yahut kalıba sokmak değil, özne yerine anonim bir kuvvetin kurucu öznellikleri hareketlendirebileceği duygu hallerini kazanmak ve bunları birleştirebilmektir. Biçimsizlik, itaat etme zorunluluğundan kaçan her otonom gücün arzusudur ve etoloji, bu arzuların birbirlerine ve kendi aleyhlerine “dönmemesi”nin yolunu arar çünkü katliamları yapan ve faşizmi yaratan da aynı arzudur. Eğer etoloji, bir bireylik ve çokluk olarak toplumsal gövdeye eyleme ve varoluş kudreti kazandırmanın olanağıysa, bu, bir özgürleşme kipi olarak “kayıtlı olmak”tan, yani yaşama dair her “iyi” ve güzele ilgi ve sevgi beslemekten, yani yapıp etme istenç ve kudretimizin artmasından geçmektedir. Kayıtlı olmak ve yapıp etmeyi istemekle beraber özgürlük, hiçbir egemene temsil hakkı vermemekten, bu çizgide siyasetin yaşamı öncelemesinden, kudretimizi artıran karşılaşmacı bir demokrasiden ve bunu güçlendiren otonomi ve çokluk halinden geçecektir. Bu geçiş hatları, kendi varlığını sürdürebilmek için kişilerde her daim kederli duygular yaratmak isteyen, bu yüzden de olumsuzlayan, tepkisel ve kara vicdana temelli yasalarla akıl/doğa halini değil de medeni hali kuran ve yaşam istencini soğuran ahlaki (etik olmayan) ve dinsel (içkin değil aşkın olan) buyruklarla yahut fikir ve imgede bireyleri aynılaştıran iktidardan, geri ya da ileri temsili demokrasiden ama daha önemlisi devlet aygıtının kapmasından kaçışın hatlarıdır. Kısacası iktidar gözetiminde gerçekleşen tüm bu yasa ve teknikler, fikirde ve fiiliyatta ölüme yaklaştıran olumsuzluklardır. O yüzden etik ve etoloji, tam da ölüm fikri ve gerçeğine tavır almakta ve bir özgürlük halinin tahayyülünü müşterekliğe çekmektedir. Zira Spinoza, özgür insanın en az düşüneceği şeyin ölüm olması gerektiğine vurgu yapmış, siyasal olmanın “kayıtlı” olmayı gerektirdiğine inanmıştır. Öyleyse etik bir siyasetten çıkan bu özgürlük fikri ve fiiliyatı, eğer öne çıkanlar bunlarsa ileri otoriterliğin ve büyük liberalizmin de önünde duramayacağı bir güce sahiptir. Gezi Direnişi, böyle bir etik gücün ve siyasetin örneğini sunmuşsa, doğaya ve akla olan içkinliğindendir; üretkenliğini arızi oluşuna bağlasak bile, kullanışlılığı süreğendir.