Anasayfa > Güncel Yazılar > Trump, Taşra, Türkiye ve Söz

Trump, Taşra, Türkiye ve Söz

Mesut Yücebaş

14 Kasım 2016

Sözelliğin o yabancı dünyasında, bilgi ve bilgiyi yayma işlevi

herhangi bir kurumda değil, tek bir insanın, masalcının,

yüreğinde ve ruhunda yer alırdı (Sanders, 2013: 12).

 

Trump, Amerika’da başkanlığı kazandı. Brexit’ten sonra Batı’da sağın, ırkçı söylemin, dışlamanın dilinin geriye dönüşü olarak görülebilecek bir gelişme belki. Ancak iç içe geçmiş olsa da iki tür dünyanın mücadelesiyle karşı karşıyayız. Trump’ın zaferi kimilerince taşranın şehre karşı bir galibiyeti olarak yorumlandı (bkz. Hürriyet, 09 Kasım 2016). Taşranın küçük ama dayanışmacı topluluğunun varsayımlarının, beklentilerinin ve endişelerinin politik alana taşınması, küresel, metropoliten ve okuryazarlığın üst mertebelerinde bulunanları küresel boyutta yenilgiye uğratıyor. Acaba Aristo’nun, bir demokrasi olacaksa onun belli bir büyüklükteki toplulukta oturtulabileceği mealindeki düşüncesinde bir doğruluk payı mı var? Ancak bu çevreye ait, metropollükten ziyade meşruiyetini yerellikten üreten dilin aynı zamanda ulusal zaferler kazandığını, yani global politik alanın da önemli bir aktörü olduğunu görüyoruz. Bizde de benzer dinamiklerle karşı karşıyayız. Okuryazarlık, taşradan, buralıktan, yerellikten üretilmiş söze (sözlü kültüre) yenilmiş görünüyor. Taşraya, yerelliğe ait içeriğin, bizi buraya ve şimdiye yerleştiren özelliği, duyusal bir sözlü kültürün de temel niteliği aynı zamanda. Sıklıkla, kuvvetli belagat ile çerçevelenmiş bir siyaset etme pratiği ile karşılaşıyoruz. Mitingler, liderleri tartışmaya, sorgulamaya yöneltmeyen araçlar (TV programları gibi) vasıtasıyla gerçekleşen sunumlar, mimiklerin bolca kullanımı, her an düzenlenen konuşmalar, açıklamalar, toplantılar… Siyaset arenamızın ne kadar da söze aç olduğunu göstermiyor mu? Hatta yazılı materyallerde de bu tür bir konuşma, hitap etme ve kendini sunmaktan başka bir derdi olmayan dile alışkın değil miyiz?[1] Dolayısıyla duygudaşlığı artıran bu sözlü olma halini biraz tartışılır kılmamız gerekiyor.

Sözün tam olarak bizle ilgili olanı ifade etme olanağını taşıyan bir niteliği bulunuyor. Dili en kolaylıkla sözümüzde ifşa ediyoruz; diyoruz ya anadilimizde kendimizi yurdumuzda/evimizde hissetmemizi sağlayan bir yön bulunuyor. Konuşan, söze işaret eden dil, ben ve sen arasındaki karşıtlığı kaldırma çabasının bir ürünü olarak bizi bizleştiriyor gibi.

Sözle farklılıkları ayırt etmenin ne kadar zor olduğunu biliriz; bitmeyen bol söylemeli tartışmalarımızı hatırlasak yeter. Farklılığı sözle ifade edememiş olmanın çabasıdır sözü artıran, bitirmeyen. Bu nedenle söz kimi zaman uzayıp gitse de amacı büyük ölçüde farklılığı örtbas etmek, onun ötesine ulaşmak, ayrımları altüst edip anlaşılmaz olanı anlaşılır kılmaktır. Samimi söz, sen ile ben arasındaki ayrımın silikleşmesini zorunlu kılmaz mı? Hatta sözlü kültürde ben bile bir bütünlüğün uzantısıdır. Yazılı kültürün insanın aksine kendini ve eylemini sonradan ve dışarıdan değerlendireceği bir anlatı olarak görmez o (Goody ve Watt, 2010: 161). Zaten vardır, hep var olmuştur, şu andaki varlığı tartışmasızdır.

Konuşmanın, söylemenin sırf deneyim halinde olmakla ve şimdiyi ayrıcalıklaştırmakla da bir ilintisi bulunuyor. Sözlü kültürün insanı, şimdiki zamanın baskısı altındadır (Baldini, 2000: 15). O, şimdiye aittir ve yazının sonradanlığını alt eder gibidir. Söz âna göre değişir ama hep o ânın temsilcisi olarak söyleyene, hem de iyi söyleyene (bizi bize söyleyene) çok şey aktarmıştır bile. O nedenle bazen zor gelir bir denilenin ertesi gün başka bir şeye dönüşmesi; ânı/şimdiyi ötelerde bir yerlerde yaşamaya alışan hülyalı (yazılı) zihinlere. Doğru olan sözün zamanında olmamızdı oysa…

Söyleşiye katılmayı, sohbette hasbıhal eylemeyi söze yüklediğimiz “biz”lik iddiasının uzantısı olarak görebiliriz. Burada nüansın, farklılığın, parçalanmanın değil, bizlik şerbetinin tadına bakılır. Diyalogdan farklıdır sohbet; ikiliğe, çatışmanın enerjisine ve bundan türetilmiş olarak çatışmaya katılanları yok konumuna taşıyan bir bütünlüğe ulaşmayı amaçlamayan diyalogun aksine sohbet; bizim (onun) içinde kaybolma deneyimi yaşadığımız hedonist bir bütünleşme halidir. Tartışma programları ise bütünlüğün kendini yeniden üretme mekânlarıdır. Burada bütün, söze dahil değil gibidir; ama farklılıkların içinde erimediği sonuçlara ulaşmaktan çok çıkışsızlık ve uzlaşısızlık izlenimi uyandırmak üzere dizayn edilmiştir her şey. Sonunda hep bütün olan haklı çıkacaktır: “Bunlardan adam/cacık olmaz.”

Söyleşiye dahil olmak bize ait olan bir bağa, yani buradalığımıza da işaret eder. Söz, şimdi kadar buradalıktır da… Konuşmamızın indirgemeciliği ve bütünleşmeyi sağlayan özelliği, bizi belli bir mekâna bağlar. Bu mekân yerelliğimiz, yurdumuz ve yuvamızdır. Söz ve sohbet ile kurduğumuz bağlantının yaşandığı mekândır burası, sözün yuvası, anayurdu… Bizim orası… Öte yandan söz, yaşadığımız dünyayı bir bütünlükle de algılamamızı sağlar -en azından iddiası budur. An ve mekân kesişmiştir artık. Şimdi her şey yerli yerindedir. Her ne kadar bilgiyi nesneleştirme edimi yazıya ithaf edilmiş olsa da zamansal ve mekânsal bir birlikle kurulan sözlü kültür, sihirli bir değnekmişçesine bize tüm dünyanın kadim, değişmez bütünlüğünü sunar. Gerçek, sözdür. Llosa'nın Masalcı'sına göre, sözcükler onlardan önce varmış. Sonra, ondan sonra sözcüklerin söyledikleri gelmiş. İnsanoğlu konuşmuş ve söylediği aşikâr olmuştur (1996: 128). Söylediğimiz aşikâr ise hakikatin merkezinde bizden (sözü konuşandan) başka bir şey yoktur, en azından, bu bütünlüğe bizim kurduğumuz yerin dışında bir yerden bakmak mümkün değildir. Bu nedenle, sözlü kültürün siyasete aktarılmış biçimlerinde çoğunlukla sözü söyleyenin gerçekliği dışında başka bir gerçeklik yoktur. Amerika kıtasını ilk Müslümanlar keşfetmiş olabilir, gazeteciler aslında gazeteci değildir, Türkiye kıskanılmaktadır, vs…

Sözün bu kapsayıcılığı zaman içerisinde kendisiyle ilişkili yumrulara, çıkıntılara veya urlara da sebep olmuştu. Kendini beğenmiş söz, sırf bu beğenmişliğinden ötürü bir o kadar yavandır tarihte. Yoksa köy yerinde, kırsallıkta örülmüş aynı ağızdan çıkan kutsallıklar ile bunlarla bir arada yaşayan hicivleri, sürçmeleri, öykülemeleri veya fıkralaştırmaları nasıl tanımlayabiliriz ya da yerelliklerin öyküsünü anlatıp toplumsal hafızanın böğrüne çakan dil üstatlarını. Çok dirençli olmasalar da dayanmanın olanaklarını tesis eder bunlar. Yazının işaret ettiği, nüans bir ölçüde temsil olunmuştur bunlarda. Ancak günümüzde söz, politikleşmiş, makrolaşmış ve büyütülmüş olduğundan bunları görünmez kılar. Tek gören ve tanımlayan o'dur (Big Brother). Günümüz büyük sözünde (radyo, TV, sanal ortam, yani sesi çoğaltan aygıtla taşınmış popülist sözde) nüans ve farklardan herhangi biri, bütün haline getirilmiştir. Tekil Trump’ın dili Amerika’nın dilidir.

Bağlantısız tekillikleri koruyarak birbirine bağlayan ve bu şekilde daha yüksek statüdeki soyut düzlemi inşa etme iddiasındaki yazı, herhangi bir farkın büyütülmüş ve evrenselleştirilmiş hali olarak büyük söz tarafından mağlup edilmiştir. Belki de Türkiye’de solun yazı ile kurduğu bağlantıyı söze taşıyan zorlu eski niteliğine (ki bu çokça komiktir, komedinin de konusudur; teorileri tuhaf anlamak, gündelik dilde çoğaltmak, alakasız yerlerde kullanmak gibi -aslında yazıyı yerli yerine koyma çabasından başka bir şey değildir) kendi büyüklüğü adına el koyan büyük söz; toparlayıcı, yerel imalı, kestirmeli ve kolaycı bir açıklayıcılık ile yazıyı gereksizleştirmiş ve hatta fuzilileştirmiştir (eğitimli insanları ne kadar sevmediğini aktaranları hatırlayalım).

Sözün büyük hali kendini tekrarlama ve yinelemelerle açığa vurur, sanki bizim buradalığımızı ve şimdiliğimizi arkası kesilmemecesine yerli yerine çakmak istemektedir. Bağlantıları hızlı ve kestirme yoldan kurar, çok da “lafazan” değildir işin aslı… Yalındır, sadelik talep eder: Tek ve yalnız bir adamın yalınlığı, açıklığı ve saflığıdır bu… Ama bir şeylerin sırrına ermiş gibidir. Yüksek sesiyle bizi bu sırra davet eder. Bütünleyicidir. TV’den, internetten, gazeteden gündeliğimize uzanır, kendinden başka hakikatin sözün içinde olamayacağımızı haykırır haklı olarak, çünkü o söz bizizdir zaten. Bizi buradalığımız ve olduğumuz halle kutsar. Sırf dilsel ya da kültürel değildir büyük popülist söz; aynı zamanda bir sermaye ilişkisi dizayn eder. Söze sınırsız bir sermaye sunar. Zenginliği ait olması gerektiğini iddia ettiği şeye, yani bize aktarır. Onun ve bizim zenginliğimiz arasında fark yoktur. Böylece tekil yaşamlarımızla bağlantısı olmayan her eylem (duble yolları hatırlayalım) bununla ilgiliymiş gibi görünür.

Yazının söze üstün olduğunu iddia edecek değiliz. Yazının soyutlama edimi, tekilliklere yönelik bir baskıya da dönüşebilir. Ama büyük sözün otoritesi, yazının potansiyel imkânlarını da içermez. Söz içinde her birimiz, farklılığımızı tavizsizce tek büyük farklılığa devretmişizdir. Endişemiz, bizim farklılığımızı tek ve hakim kılana yönelik büyülü bir hayranlığa dönüşmüştür. Sözü konuşana kapılıp gitmemiz bundandır. Sebepler ayrı bir tartışma konusu olabilir, bunlar (yazı ve söz) birer metafor olarak da değerlendirilebilir. Ancak sözün basitliğine, sadeliğine ve bizi yuvamızda hissettiren niteliğine duyduğumuz ihtiyacın neye varabileceğini de bilmemiz gerekir.

Öte yandan söze tabiiyet, bizi bir pasifliğe de sürüklememektedir: Nitekim, büyük sözün yanında artık eylemdeyizdir. O bizim sesimizdir, onda kendimizi görürüz. Sözün dışında kalan her şey artık ideolojiktir. Yaşamımızda yeri yoktur. Ama içten içe bir masalcıya inanılmayacağını da biliriz... Sözün onun anlattığı gibi dünyayı var ettiğini ama bu dünyanın geçiciliğini de kendi varlığı ile vaat ettiğini duyumsar gibiyizdir. "Konuşma, bizi ayıran sınırsız boşluğu doldurur. Ancak farklılık, hiçbir biçimde ortadan kalkmaz. Söylem tekrar, tekrar yeniden başlar, çünkü aramızdaki farklılığını korumaktadır. Söylemiş bulunduğum şeyi yeniden ifade etmek için, biteviye tekrar tekrar konuşmaya başlamam gerekir" (Ellul, 1998: 34). Parçalı ve bağımsız sözün asıl olarak bütünlükçü popüler sözün dışına çıkmakla ürediğini biliyoruz. Aslında popüler olan söz de bir farklılık talebi olarak bu niteliğini kazanmıştı. Dolayısıyla mesele bu küçük sözün referansını başka büyük sözlerden (mesela tekil olarak Batı'ya ya da Doğu'ya veya herhangi bir yitik ülkeye özgü sözlerden) değil, muhatabı olduğu sözün hemen yanı başında, onun gölgesi olarak -yerel olarak burada- üretebilmesinde. Elbette yazıyla danışıklı olarak (yani yitik olanla). Gazetenin tarihte siyaset sahnesinde olmadığı kadar etkin bir rol oynadığı dönemler onun Londra'daki veya Paris'teki pub veya kafelerde sesli okunduğu ve okunanlar üzerine tartışmaların gerçekleştiği zamanlardı. Şimdi buna görselliği ve sanallığı da eklemiş bulunuyoruz ama halen politik argümanlarımızı sözün ısısı ile pişiriyoruz; yani sözümüze sahip çıkarak.


Yardımcılar

Baldini, Massimo. (2000). İletişim Tarihi. Batuş, Gül (çev.), Avcıol, İstanbul.

Ellul, Jacques. (1998). Sözün Düşüşü. Arslan, Hüsamettin (çev.), Paradigma, İstanbul.

Goody, J. ve Watt, I. (2010). "Okuryazarlığın Sonuçları", Mutlu, Erol (der. ve çev.) Kitle İletişim Kuramları, Ütopya, Ankara, s. 123-174.

Jeanneney, Jean-Noel. (1998). Başlangıçtan Günümüze Medya Tarihi. Atuk, Esra (çev.), Yapı Kredi, İstanbul.

Llosa, Mario Vargas. (1996). Masalcı. Üster, Celâl (çev.), Can, İstanbul.

Sanders, Barry. (2013). Öküzün A'sı. Tahir, Şehnaz (çev.), Ayrıntı, İstanbul.



[1] Belki yazının etkinlik kazanma süreci içersinde de bu tür bir niteliği devam ettirdiği de iddia edebilir: Nitekim İngiltere’de tirajı yüksek ilk dergilerden (1709) birinin adı Tatler (Geveze) idi. Ancak derginin işaret ettiği gevezelik, iktidara yönelik bir hoyratlığı içeriyordu (bkz. Jeanneney, 2009: 40). Bu sözlü kültürde olağan bir durum idi; yani gevezelik, dedikodu, bir tür sapmaya işaret ediyordu. Ancak sözün egemen olma niteliği bu sapmaları ortadan kaldırmaya da yöneliktir.