Anasayfa > Güncel Yazılar > Ömer Laçiner ile Söyleşi: Kürt Açılımı

Ömer Laçiner ile Söyleşi: Kürt Açılımı

Söyleşen : Özgün Duruş , Söyleşilen : Ömer Laçiner

23 Ocak 2010

Açılım süreci son Tokat Reşadiye’de yedi askerin öldürülmesi ile birlikte yeni bir sürece girdi. PKK’nın yedi askerin öldürülmesini üstlenmesine rağmen zihinlerdeki sorular yerini koruyor. Bu kaosa dönüşmüş hali nasıl resmediyorsunuz?

Meselelere her kesim kendi zaviyesinden bakıyor. Örneğin, Kürt temsilcilerin büyük çoğunluğu hemen tüm sorunlara, bir Kürt ve Türk ayrışmasını peşinen kabul ederek bakıyor. Oysa onların Türkiye’de son yirmi yıldır olanları genel bir yeniden yapılanma mücadelesi tesbiti ışığında bakmalarını isterdik. Bazı aydınlarımızın ikinci cumhuriyet, bizim, Türkiye’nin kendisini yeniden kurması dediğimiz şey... Bu tespite göre statükonun devamından yana olan; asker, sivil bürokrasi metropol burjuvazisinin bir bölümü ve bunları bir şekilde desteklemeyi çıkarlarına uygun bulan irili ufaklı gruplardır. Değişim.yeniden yapılanma cenahı ise, 1980ler ANAPının muhafazakâr projesinden, '90'lar başındaki SHP’ye ve 2002den beri AKP’ye uzanan değişken çizgi ekseninde. Ak Parti bu değişim zorunluluğunu elbette muhafazakâr demokrat üslubu içinde yorumluyor ve adımlarını buna göre atıyor. Bu değişimler önemli olmakla birlikte yeterli değil. İkinci Ak Parti iktidarının yüzde kırkın üstünde bir güçle bu değişim politikalarına destek vermesi, ayrıca minimum düzeyde de olsa Kürt sorununa yönelik iyileştirici adımlar atılması, bazı sosyalist gruplar ve Kürtler de dahil. kendilerini değişim aksı etrafında tanımlayan bir çoğunluğu oluşturdu. 2002'den bu yana bu değişim bloğu ile statükocu blok arasında bir ayrışma var. Ak Parti’nin şahsında Çankaya savaşları ile bu değişim isteyen gruplar bir üstünlük sağladıysalar bile statükodan yana olanların direnişi devam ediyor.

Kürt hareketi içinde bir grup, yeniden değişim çerçevesinde oluşmuş gayrıresmi blokun içinde yer almayı kabul eder. Bir diğer kesim ise; Türkiye toplumunun bir parçası olmayı pek düşünmüyor, ara bir aşama olarak özerk federatif bir yapı belki. Bunlar, Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi ile Kürtlerdeki ayrılıkçı eğilimin zayıflayacağı, bunun da halihazır güç ve konumlarını zayıflatacağı endişesini taşıyorlar. Türkiye’de statükonun devamından yana olan güçler ile bu söylediğim kesim arasında en azından düşünsel bir beraberlik olduğunu düşünüyorum.

Yani Kürt hareketi içindeki bağımsızlığı savunan kişilerle statükodan yana tavır alanlar arasında düşünsel bir bağ olduğunu mu söylüyorsunuz?

Evet, aslında benzer bir durum bütün siyasi akımları için de geçerli. Örneğin, CHP içinde de bir değişimi isteyen önemlice bir kesim var. Bunlar SHP döneminde ciddi değişim projeleri öne sürmüşlerdi... Ancak asker, bürokratik cephenin baskınlığı, bunların seslerini kısıyor.

Deniz Baykal ile birlikte başlayan süreç CHP’yi değişimden uzaklaştırdı sanki!

Evet, Mesela MHP daha blok bir parti görünümü veriyor. Ama CHP tam olarak böyle blok bir görüntüde değildir. CHP'de değişimden yana olanlar, en fazla cumhuriyetin yeniden kurulması misyonunun bir muhafazakâr parti tarafından üstlenilmiş oluşundan ötürü bir kıskançlık duyabilirler. Bundan dolayı Ak Partinin başarısızlığını isteyebilecekleri gibi iktidarda olsalar daha ileri adımlar atabileceklerini de düşünebilirler. Şunu söyleyebiliriz: Türkiye’deki bütün toplumsal ve siyasal hareketleri derece derece bölen bir hat üzerinde bu kavga sürdürülüyor.

Reşadiye olayına gelecek olursak; PKK içinde bu değişimden yana olmayanlar var. Çünkü statükonun devamı demek, Kürtlerin bağımsızlığının meşru zemininin oluşması demektir. Bu Avrupa’da da böyledir. Bask, Katalan vb. birçok yerde durum bundan farklı değildir Bir topluluğun meşru kendini ifade imkânları varsa, ayrı bir devlet kurma fikri zayıflar. Dolayısıyla bu hükümet demokratik adımlarını muhafazakârlığından kaynaklı olarak yavaş pek ihtiyatlı, pazarlığa tabi gibi atıyorsa da yine de bir tehdittir. Çünkü bölgede Ak Parti önemli bir oy oranına sahiptir. Bu siz Ak Partiye oy veren Kürt seçmenini hainlikle suçlayamazsınız. Bu seçmenin Kürt ayrılıkçılığına dini inançlarından dolayı olumlu bakmadığını biliyoruz.

Kürt seçmeni de öyle yekpare bir grup değil, farklı eğilimleri taşımaktadırlar. İnançları gereği ayrılıkçılığa pirim vermeyen Kürtleri hainlikle suçlamanın doğru olmadığını söylüyorsunuz değil mi?

Tabii ki, eskiden Saadet Partisi’ne oy veren seçmen bu sefer Ak Partiye oy vermektedir. Bunları, hainlikle veya koruculukla suçlamak büyük tepki toplar. Saadet ve Ak partisine oy veren dini inançlarınaa bağlı kişiler kavmi arayışlara, taleplere pek olumlu bakmaz. Bu dindar ve muhafazakâr kesimlerin ellerini güçlendirecek demokratik adımların atılması muhakkak ki milliyetçi çevrelerin gücünü zayıflatacaktır. Bundan dolayı PKK’nın Reşadiye gibi bir işe kalkışırken, derin devlet dediğimiz kesimden bilgi, destek alma ihtimali yüksektir.

Zaten telefon konuşmalarının deşifre edilmesinde bir ihbardan bahsediliyor.

Telefon görüşmelerinin bize yansıtıldığı kadarını biliyoruz. Orada gerçekte ne olup bittiğini bugün için bilmiyoruz. Ama PKK’nın en yetkili ağızları bu işi üstlendiler. Bu durumu Kürtler değerlendirecektir. Bu olayın PKK açısından bir dönüm noktası olacağini düşünüyorum. Açılıma epeyce bir ümit bağlandığı bir ortamda bu kıyıcılığın bir karşılığı olacaktır. Ama bu olay olmadan DTP kapatılmış olsaydı, PKKnın o kanadı çok güçlenirdi. Kürt hareketine nefes alma hakkı tanımayan Anayasa Mahkemesi’nin tavrı ne kadar önemli ise PKK’nın bu eylemi de o kadar önemlidir.

Bu olaydan sonra meydana gelecek siyasal tavrın sonucu olarak Kürtlerin 28 Şubatı olma özelliği taşır mı?

Bir benzetmenin sınırları içinde evet. Otuz üç erin öldürülmesi olayında da PKK ile derin devlet işbirliğinden bahsedildi. Bu gün bu konuda ortaya çıkan haberlere bakıldığında o söylenti güçleniyor. Elbette ki o dönemde siyasi koşullar hayli farklıydı. Bugün iktidarda gelecek seçimi kazanma ihtimali yüksek ve giderek devlette ağırlığı artan bir hükümet var ve bütün siyasi riskleri üstlenerek birtakım demokratik adımları atmaya çalışıyor. Bunlar yeterli bulunmayabilir ancak ciddi bir irade beyanı var. PKK’nın daha önce ilan ettiği ateşkeslerde zımni bir kabul vardı. Şimdi ise tam tersi neredeyse açık şekilde bir kabullenme var. Dağdan inenler serbest bırakılıyor. Bütün muhalefetin ağır saldırılarına ve salvolarına, ihanet suçlanmalarına rağmen bu iktidar adımları yavaş da olsa atmaya devam ediyor.

Başta soruna öncelikle genel cepheleşme açısından bakılmasını önermiştim. getirmiştim. Bu durumda gruplar, olgulara benim çıkarım ne, diye bakmadan önce ‘’Ben Türkiye’de yaşayan biriyim, atılacak demokratik adımlar, sosyal ve siyasal hayata barış getirecekse bu benim de kazancımdır” demeli.

Türkiye’de farklı değişim talepleri vardır. Şu anda muhafazakâr bir iktidar kendi sınırları çerçevesinde bir değişim projesini devreye sokuyor. Bu proje benim için yeterli değil ama taban tabana zıt da değil. Eksiklerini, kısıtlılıklarını eleştiririm, görevimdir ama reddetmem mantıklı değil. Üstelik bu iktidar, değişime karşı saldırıya geçen hayli güçlü bir blok ile mücadeleyi göze almış ise. Bu blokta MHP gibi sokağı harekete geçirebilecek bir güç de yer alıyor, CHP gibi sivil ve askeri bürokraside önemli bir desteği, orta sınıfta ciddi bir oy oranı (yüzde 25) olan bir güç de. AKPnin bu saldırıları yatıştırmaya ağırlık vermesi içimizi karartabilir. Ama buna rağmen genel manzarayı umursamayıp bana verilene bakarım derseniz, bu yanlış olur. DTP’nin sokağı harekete geçirmesi, İzmir’de yaşananlar, ülkenin başka yerlerinde sokak gösterileri ve buna yönelik tepkiler, bir kaos ortamı oluşturdu. CHP ve MHP nin milliyetçi salvolar ile insanların en ilkel güdülerini körükledikleri bir ortamda, Ak Partinin bunlara kahramanca karşı koymasını beklemek fazla olur. Geri adım atmasın yeter... Sonuçta bunlar muhafazakâr bir parti ve muhafazakârlığın iç dengelerini gözetmeleri doğal.

Burada PKK ve Öcalan muhalefetin elini güçlendiren bir pozisyon tutuyor. Öcalan’ın boğuluyorum diyerek şikayetlenmesi üzerine başlayan sokak gösterileri ve bunun sonuçları üzerine neler söylersiniz?

Bunları temelde, DTP’nin AKP karşısında elini güçlendirme atakları olarak görüyorum. Bence yapılması gereken Ak Parti ile DTP’ üst yönetimlerinin birlikte neler yapılmalı sorusunu asgari bir zeminde ortaklığı sağlayacak ölçüde cevaplamalarıdır.

Sonuç olarak sınırların aşılabilmesi, değişim aksı çerçevesinde birlikte olabilmesin koşulları nasıl sağlanabilir? Farklı ideolojik yapıdaki insanlar, siyasetin alanını genişletme ve vesayetin alanını daraltma konusunda neler yapılmalı ve sizin bu konudaki önerileriniz nelerdir?

Türkiye’de en azından Yeşillerin, çevrecilerin, feministlerin ve epeyce bir sosyalist fraksiyonun birçok sağlıklı bir toplum ve siyasi haklar konusunda bir asgari müştereğinin olduğunu varsayabiliriz. Bu zemin üzerinden konuşmaya başlayabiliriz. Maalesef Türkiye’de bunu yapamıyoruz. Oysa bu en azından yurttaşlık bilincini yükseltecektir ve bu bilinç Türkiyede çok ciddi bir şekilde eksiktir.Bu olmadan her şey eksik, sakattır. Sol hâlâ bunun hayati öneminin farkında değil.

Ortada yeni bir sol hareket ve bunun partileşme süreci var. Bütün bu anlattıklarınızla bu hareketin ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?

Söz konusu girişim, eğer CHP’nin yerine oynamak veya onunla pazarlık kozu edinmek gibi bir oportünizme sapmaz, bir ilke ve değer hareketi olmaya öncelik verir ise yukarıda özetlenen misyonu üstlenebilir. Birtakım geleneksel sosyalist unsur bu misyonu küçümseyebilir veya ‘sapma’ sayabilir. Bunlara aldırmamak lazım. Çünkü eğer bu nitelikte bir platform kurulursa Türkiyenin şu anda en fazla ihtiyacını duyduğu militarizm ve milliyetçilikle en kararlı, tutarlı ve ufuk açıcı mücadeleyi yürütecek zemin de kurulmuş olur. Sosyalist düşünüşün kendini gerçekten yenileyerek boy verebilmesinin de ön koşuludur bu zaten. Bu nedenledir ki biz ta ilk günden beri sosyalist sıfatı taşıyanların milliyetçi hezeyana ve militer zihniyete kayıtsız koşulsuz cepheden karşı durması gerektiğini söylemişizdir.

Yeni sol partinin böyle bir işlevi olacak mı?

Olacağını söylüyorlar. ÖDP ve diğer sol partilerden farklı olarak milliyetçiliğe karşı duracaklarını söylüyorlar. Göreceğiz.

Özgün Duruş, 8-14 Ocak 2010