Anasayfa > Güncel Yazılar > Bizim Büyük Çaresizliğimiz ya da Politikaya Çağrı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz ya da Politikaya Çağrı

Yunus Furkan Arıcan

08 Şubat 2017

Tarih tekerrür ediyor. Kimilerine göre popülist kimilerine göre aşırı-sağ ya da bir üst çerçeve olarak faşist hareketler müesses nizamın çatlaklarından içeri sızıyor. Toplumlar, insan tahayyülünün sınırlarını zorlarcasına sınırlandırılmamış piyasanın yakıcı etkilerine karşı kendilerini koruyacak  bir düzenin inşası için harekete geçiyor. Bilindiği üzere, bu tarihsel akış ve toplumun karşı reaksiyonu, Polanyi’nin Büyük Dönüşüm adlı eserinde ifadesini bulmuştu. Toplumun zincirlerinden boşalmış ekonomi karşısında, sosyal olanın sınırlarını özgürlük ve eşitlik idealinde çizmeye kalktığı İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden bahsediyoruz. Emeğin ve sermayenin demokratik korporatizm mekanizmalarıyla uzlaştığı dönem. Öyle ki, ekonominin sınırlarına geri çekildiği, ekonominin toplumdan bağımsız üstün ahlâki otoritesinin sorgulandığı sosyal demokrat kimliği haiz refah devleti dönemi. Fakat, bu tahlilde sorunlu olan bazı noktalar vardır. Bireyler her zaman kendileri ve toplumları için en doğru kararları alacak ferasete sahip midir? Tarih, bu sorunun cevabını hayır olarak veriyor. Bu noktada Sheri Berman’ın Siyasetin Öncelliği adlı eserine değinmekte fayda var. Polanyi’nin toplumların inatçı bir biçimde kendi yaşam alanlarını ekonominin etkisinden korumanın aynı zamanda, özgürlük ve herkes için eşitlik ideali pahasına gerçekleşebileceği uyarısında bulunuyor. Özgürlük ve eşitlik pahasına toplumların kendi refahına odaklanan tercihleri faşizmin aynı zamanda toplumsal zeminini oluşturur. Fakat şunu da unutmamak gereklidir; bu durum sadece tarihin istisnai bir kesiti olan 1930’lu yıllar için geçerli değildir. Refah devletinin kendisi bizahiti tabakalaşma ve ayrımcılık ile malüldür. Sosyal güvenliğin tüm imkânlarından yararlanan bir “insider”ın refahının kıskanç bir biçimde kendisi ile aynı emeğe sahip “outsider”a karşı korunması da müesses nizamın kutsallığı niyetine hoşgörülür.

Adına ne denirse densin, dünya çatlaklarla dolu bir momentte seyrediyor. Bu çatlaklarının her birinde sosyal haklarından mahrum kalmış yığınlar yaşıyor. Çatlaklarından başlarını çıkarıp bir söz ettiklerinde ise, bu sözün ferasetinden kuşku duymak gerekiyor. Çünkü edecekleri her söz bir “öteki” yaratmak durumunda kalıyor. Refahı koruma kaygısı sadece “bize kadar” sosyal politika ve yeniden dağıtımcı mekanizmalara çağrı yapıyor. Bu, kimi zaman aşırı-sağ hareketlerde kimi zaman sözümona eşitlik idealiyle ortaya çıkan sol hareketlerde tecelli ediyor. Ortaya çıkan, içi boş-radikal çehreli bir refah şovenizmi oluyor. Fakat tüm bunlar refah politikalarının toplumlara özgürlüğü ve eşitliği içeren yeni bir tahayyül sunmasındaki önemini azaltmaz. Aksine, refah politikalarına yönelmiş hak-temelli fikirler dönüştürücü bir işleve sahip olabilir. Bu nedenledir ki Avrupa son zamanlarda, bir vatandaşlık hakkı olarak herhangi bir şart aranmaksızın temel gelir sağlanmasını da konuşabiliyor.

Türkiye olarak, her ne kadar tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik ve sosyal problemlerinden etkileniyor olsak da, bu tartışmaların oldukça gerisindeyiz. Bu memlekette refah talepleri, her şeyin kendisinden türedildiği varsayılan abes bir siyasetin lağım çukurlarında kurban ediliyor. Siyaset öyle bir hal alıyor ki, vatandaşın kendisini, refahını, çocuğunun geleceğini doğrudan ilgilendiren ve bu nedenle sağlam politikalar gerektiren konular bir anda unutuluveriyor. Çarpıcı bir örnek; Türkiye çocuğun iyi hali ve çocuk işçiliği sıralamalarında son sıralardaki başarılı (!) performansını her geçen gün muhafaza ederken, memlekette çocukluk TBMM’de kutlanmasına izin verilmeyen 23 Nisan resepsiyonu dolayımıyla gündemimize geliyor, 24 Nisan’da o çocukların çalıştıkları berbat işlerinde kolları ve bacakları kopuyor. Örnekler çoğaltılabilir lakin, bir adım geri atıp hem kendimizi hem haşmetli(!) iktidarlarımızı sorgulamalıyız. Politikaya çağrı, teyakkuzda olan bir talepler silsilesi haline gelmedikçe, boğucu bir siyasetin içerisine çekildiğimizi görmeliyiz. Referanduma doğru sürüklendiğimiz şu günlerde, odağımızı siyasetten biraz olsun vatandaşın gündelik ve bir o kadar elzem ihtiyaçlarına yönelik politik meselelere çevirmeliyiz. Her ne kadar, refah talepleri yukarıda açıklanmaya çalışıldığı üzere ayrıştırıcı bir sosyoekonomik düzene yol açıyor olsa da, Türkiye’de refah taleplerini canlandırmak, siyasetin çıkmazlarından çıkmak için en iyi yol olarak gözüküyor. Fakat, bizim büyük çaresizliğimizde işte tam burada yatıyor: ya yakıcı siyasete mahkumiyet ya da tehlikelerinin farkında olduğumuz ve aynı zamanda yeni bir toplumsal tahayyüle zemin hazırlayan refah politikaları.