Anasayfa > Güncel Yazılar > Hangi Hayır? (I)

Hangi Hayır? (I)

Orhan Esen

14 Mart 2017

“Çoklu Hayır”a karşı tekçi Evet!

“Nasıl Bir kampanya?” sorusu ıskartaya çıktı bile. “Bir” adet Hayır! kampanyası olmayacak, bunu tasarlayacak, yayacak “bir” merci de yok. Sosyal medyanın da sayesinde, ya da tam da oraya mahkûmiyet nedeni ile türlü çeşitli hayır kampanyaları çok koldan yürüyor, eğilim artış yönünde. Bunları koordine etmeye, tekseslendirmeye niyetli girişimlerin ne şansı kaldı ne de gereği. “Evet”in ise, iktidar partisi tarafından götürülen, merkez seçmene oynayan bir adet resmî kampanyası var. O cenahta, çeşide zaten pek yer yok.

Çok telden çalması “Hayır”ın özgünlüğü; gücünü bu ortaya karışık halinden, çeşitlilikten alıyor. Kazanırsa eğer, muhtemelen çoksesliliğin imkânları sayesinde kazanacak: Hemen her kesime hitap edecek bir “Hayır” dolaşıma girdiği için kazanacak. Farklı “Hayır” söylemleri yerine göre birbirleri ile rekabet edecek, bazen birbirlerini tamamlayacak, çokluk birbirlerini tekrar edecek. Peki, herkesin kendini bulabileceği bir “Hayır” çıkacak mı? Kritik gruplar hangileri ve onlar için “Hayır” seçeneği nasıl formüle edilmeli? Hangi “Hayır”lar henüz sahiplenilmedi? Peki farklılaşan “Hayır”lar birbiri ile çelişen siyasi mantıklara işaret ediyor olabilir mi? “Netice itibarıyla” fark etmez denebilir, ama “Hatice”ye de bir göz atmak ilginç olabilir mi? “Hangi Hayır?” sorusu bu çerçevede ilgiyi hak ediyor.

Sahi, Neyi Oyluyorduk? Hayır! Başkanlığı Değil.

Tüm “Hayır” ya da “Evet” kampanyaları iki gruba birden hitap etmek durumunda. İlki “kemik” seçmenler. Siyasi aidiyet/biat nedeni ile oy verecek asker-seçmenler. Onların oyu ister “Evet” ister “Hayır” olsun, baştan belli, değişme ihtimali sıfır ya da sıfıra yakın. Olsa olsa geri durur, sandığa gitmekten imtina ederler. Bunlara yönelik kampanyalar safları sıklaştırma amaçlı: sandığa götürmeyi hedefliyor. Onlara ne anlatıldığının muhtemelen pek de önemi yok. Ezberler iş görüyor. İkinci grup ise bunların dışında kalanlar ya da “Ortadakiler”. Bu ikinci gruba yönelik kampanya imkânları siyasi açıdan daha vaat edici. Bunlara yoğunlaşacağım. Kendi kampanyasını yaratmak isteyenler hâlâ vardır, belki zihin açmaya katkı sağlar.

Asker-seçmene yönelik gerek “Hayır” gerek “Evet” kampanyası ortak bir varsayıma dayanıyor. Asker-seçmenin “Evet”i olsun “Hayır”ı olsun, oyladığımız şeyin (adı her ne konmuş olursa olsun) “başkanlık rejimi” olduğu varsayımında birleşiyor. Büyük ortak ezber bu. Ana akım medyanın tüm kalemleri bu “bilgi”yi her gün defaten üstümüze boca ediyor. Bunu siyasal aidiyetiniz gereği beğeniyor ya da beğenmiyorsunuz, fazlasını düşünmeye gerek de kalmıyor. Oysa bizzat bu varsayım, oylamanın sonucundan bağımsız olarak, siyasal kültür üzerinde kuşaklar boyu tahribat yaratacak bir yanlış anlamadan, tatsız bir dezenformasyondan başka bir şey değil. Seçmeni önemsemeliyiz: Oyladığımız şeyin başkanlık rejimi olmadığını anlatmaya bir tür "amme hizmeti" olarak mesai harcayacak “Hayır” kampanyaları teknik anlamda kaliteli ve siyasal etik anlamında dürüsttür. Bunun ötesinde, “başarı odaklı” sıfatını da hak eder; ortada kalmışlara daha iyi hitap etmekle “Hayır”ın başarı şansını yükseltirler. Göstermeye çalışacağım.

İnsanlık, kendini felaketlere boğan otokratik yönetimleri tarihsel olarak anayasalar ile denetim altına almış, demokrasiye geçmiştir. Anayasacılık hareketinin demokrasiyi yerleştirmek, otokrasiyi denetlemek için geliştirdiği tek ve çok basit bir ilke vardır: Güçler ayrılığı. Tersten söyler isek, bir anayasayı anayasa yapan yegâne ve asgari özellik güçler ayrılığını hayata geçirmesidir. Bir metin ona anayasa adını verdiğiniz için değil, güçler ayrılığını hedeflediği için anayasa olur.

Başkanlık, yarı başkanlık ya da parlamenter rejimler ise aynı hedefe varmanın farklı yöntemleridir: Hedefin tanımı, “otokrasiyi denetlemek ve dengelemek üzere güçler ayrılığını yerleştirmek”tir. Başkanlık (ya da yarı başkanlık) rejimleri de aynen parlamenter rejimler gibi, güçler ayrılığını gerçekleştirmeyi amaçlayan yöntemlerdir. Başkanlık ve parlamenterizm, ana kutuplar olarak düşünülebilir, ancak rejim seçenekleri, gerek var olan devletler âleminde, gerekse teorik seçenekler olarak bu üç ana kategoriden çok daha zengindir.

Başkan Trump, Birleşik Devletler anayasası gereği sınırsız yetkili, ama sorumsuz bir Tek Adam, bir Otokrat olsa idi ne olurdu? Düşünmek bile istemeyiz, öyle değil mi? Dünyanın en güçlü ülkesinin, insanları dini ya da milliyeti nedeniyle ayrımcılığa tabi tutması dünyayı felakete götürebilir. ABD anayasal başkanlık rejiminde başkan, sınırsız yetkili ama sorumsuz bir Tek Adam değildir: Başta federal meclisler, üye devletlerin organları (ki bunlar, Türkçede kendi üniter devlete endeksli ufkumuzun garabeti nedeni ile “eyalet” demeyi tercih ettiğimiz yapılardır. Bunlar aslında bir federasyonu aşağıdan yukarıya oluşturan kurucu “devlet”lerdir) ve yüksek yargı kurumları, başkanı denetler ve dengeler, olası hatalarını frenler. Böyle de oldu. Frene hızla basıldı, yürütme askıya alındı. Trump'ın KHK'sı geçmedi. Anayasal bir başkanlık rejimi bir Tek Adamlık Düzeni değildir: Hataları felakete çevirmemenin yollarını da gösteren bir rejimdir. Başkanlığı beğeniriz beğenmeyiz ama şu an gerçekten konu dışı, çünkü “bizim referandum”un konusu ile pek bir alakasız.

Adını koyalım: 16 Nisan günü, Anayasal Başkanlık Rejimine geçip geçmemeyi değil, Sorumsuz Muktedir Tek Adam Rejimine ya da basitçe Otokrasi'ye geçişi oyluyoruz. Kısaca, bir “Anayasa'dan vazgeçip vazgeçmemeyi oyluyoruz” da diyebiliriz. Soydan geçsin, seçilmiş olsun fark etmez, otokrasinin yanına anayasalık vehmettiğiniz bir metin iliştirmekle, anayasal bir rejim kurmuş olmazsınız. Bu iki sözcüğün bir arada durması bir “oxymoron”dur. Anayasal Otokrasi diye bir anayasal rejim tipi yoktur, seçilecek bir Otokratın kafasına eseni yapmaya hakkı olduğunu kâğıda dökmekle anayasa yapılmış olmaz, anayasa ortadan kaldırılmış olur. Dolayısı ile anayasal bir rejim seçeneği olan başkanlık rejimi oylanmış olmaz.

Türk Tipi Başkanlık söylemi de bir yanıltmacadır: Önümüze konan şey Türk Tipi Otokrasidir. Elbette, tüm anayasal demokratik başkanlık rejimleri zaten ülkesine özgüdür. ABD tipi, Kosta Rika tipi, Arjantin tipi, … Eğer Türkiye başkanlık rejimine geçmek isteyecek ise, bu zaten Türkiye’ye özgü bir karakterde olacaktır ama güçler ayrılığı ilkesinden taviz vermemek kaydı ile. Türk Tipi Başkanlık söylemi de bir tür Başkanlık oyladığımız demeye getirir ki, iktidar söylemini meşrulaştırır.

“Evet”çiler Otokrasi rejimini bir demokratik geleneği ve saygınlığı olan Başkanlığın arkasına gizleyerek açıkgözlülük edebilir. Bilgi kirliliğinin hakim olduğu ortamda yeni dünya, ABD çağrışımlarına sırtlarını dayamaya çalışabilirler. Demagojidir, tek şanslarıdır. İyi bir “Hayır” kampanyası ise, seçmeni doğru bilgilendirmek ve hakiki bir siyasal tartışmanın önünü açmakla yükümlüdür. 

İlk tezimiz şudur: Eğer, bu referandum kampanyanızı başkanlığı oyladığımız savı üstüne inşa eder ve seçmeni “Başkanlığa Hayır!” demeye davet ederseniz, kemik asker seçmeninize oynuyorsunuz demektir. Kararsız seçmeni “Başkanlığa Evet!”e kaptırma riskiniz yüksektir. Başkanlığı karşınıza almak ortadaki seçmeni de karşınıza almak anlamına gelebilir. “Otokrasiye Hayır!” ya da “Tek Adamlığa Hayır!” çizgisinin ise imkânları daha zengin, hitap gücü daha yüksek. İktidarı veya bilinçli tercih olarak demokratik anayasal bir başkanlık rejimine geçişi destekleyen seçmene de hitap edebilir.

Ortada sıkışanları güçlendirmek

Kemik seçmenler dışında kalanlara henüz sağlam bir “Hayır”la hitap edilmedi. Bu alandaki ilk grup, öncelikle eski Türkiye'den içtenlikle gına getirmiş olan, ama aynı zamanda bu iktidarın sunduğunun yeni bir Türkiye olduğuna zerrece ikna olmayan demokratlardır. Sayıca büyük olmasa da, ama stratejik açıdan, çoğaltıcı etkisi açısından önemli bir grup. Mevcut siyasi partiler âleminde çok iyi temsil edilmeyen bir grup. Yenilenmiş bir Türkiye talep eden ve bunun demokratik özelliklerinden tavize yanaşmayan bu grup, bilinçli bir seçmen grubudur. Kendini ifade edeceği özgün bir siyaseti ve kampanyası olmasa da, kendiliğinden bir doğal “Hayır” verecektir ve buna motivedir. Bu kesimin özgün siyasal duruşunu görünür kılacak kampanyalar, bu kesimi “ezberden-başkanlığa-hayır”cılardan ayrıştırmakla Türkiye'nin içten ve kalıcı demokratik dönüşümüne güç kazandıracaktır. Referandum kampanya süreci, bu çizginin kamplar ötesi özerk bir siyasi alan olarak inşası için bir adım olabilir.

Oyu belli ve sandığa motive olanların dışında kalan ve sonuç açısından kritik, sayıca geniş bir seçmen kitlesi daha var. Nihai sonucu bu seçmen grubunun sandık günü davranışı belirleyecek. Bu kitle, bir blok değil, tersine hayli heterojen, kabaca dört alt-grup sayılabilir: 1. Kararsızlar, 2. sandığa gitmeyecek olanlar, 3. “Evet” vermeyi düşünmekle beraber çok kemikleşmiş olmayanlar, oyunun gerekçesi ideolojik olmayanlar, akıllıca formüle edilmiş alternatif bir “Hayır”a bir kere daha kulak verebilecek olanlar ve 4. “Hayır” vermeyi düşünmekle beraber, “Evet”e kayma ihtimali bulunanlar.

Bu dört alt grubun 7 Haziran'dan 1 Kasım'a tavır değiştiren kesimle kısmen özdeş, kısmen ona benzer bazı özellikler gösteren bir kitle oluşturduğu düşünülebilir. Bu grup muhtemelen en ürkek, en ihtiyatlı, en ortada kalmış seçmendir. Öyle çok vazgeçilmez ideolojik tercihleri yok: Olsa kemik cephelerden birinde yer alırlar, aidiyetin peşinden giderlerdi.

Araştırmalar bu kesimi kabaca bir %10-15 aralığında tanımlıyor. Nihai kararı verecek olanlar da bu “Ortadakiler”. Kuşkusuz, “Hayır” açısından hayli riskli bir seçmen: Güçlüye sessiz onay vererek huzur arama tavrına girebilir. “Evet”çiler ertesi sabah neye uyanacağını iyi kötü biliyor. Bu durumu çok beğenmese de ne olacağını bildiği bir şeye vermeyi, güvencede olmayı önemsiyor. “Hayır”ın belirsizlik getirmesinden ürküyor. Ortadakilere sirayet etme riski olan bir tutum. Resmî “Evet” kampanyasının da bu kesime oynadığı, örneğin Reina tepkisinden itibaren belirginleşti: Başkanlığa geçit ver, huzur bul!

“Evet”in barutu burada bitiyor, alternatif “Hayır”lara alan açılıyor. Ortada kalmışlara hitap edecek bir imkân şu: Mevcut toplumsal durumun gereksiz bir gerginlik hali, bir tür “anormallik” olduğunu görüyor ya da hissediyorlar. Fikren iktidarı destekliyor, ya da kararsız veya sandığa gitmeme eğiliminde olabilirler ama gerilimden rahatsızlar. Bu algı ile bilinçli demokrat kesime yaklaşıyorlar. Akıllı, sakin kampanyalar, ortada kalmışlara, kendi içine kapanan, demokratik muhalefet ve denetimi dıştalayarak denge ve fren mekanizmalarını işlevsizleştiren bir fiilî otokrasinin, hatalı kararlar alma riskinin arttığını gösterebilir. Güçler ayrılığının varlığının değil, yokluğunun kriz ve huzursuzluğun gerçek nedeni olduğu Trump'ın kararnamesi benzeri, basit örneklerle anlatılabilir. Suni gündemlerle yaratılan krizlerin güçler ayrılığı zayıfladıkça sıklaştığı ama güçler ayrılığı sağlam ise, aşılma ihtimalinin güçlendiği gösterilebilir. Güçler ayrılığına dayalı iyi yönetim toplumun ortak aklını ortaya çıkarır, herkesin ihtiyacıdır.

Bu anlamda, “Hayır” yeniden normalleşmeye işaret eder. Ortadakilere “Hayır” vermekle normalleşmenin öznesi olmaları teklif edilmelidir. Aktif bir tavır alarak aradıkları huzura kavuşabilirler. Bunu söylemek alttan alta getirilen, “Hayır” çıkarsa kaos olur tehdidine karşı önemli. “Hayır” sonucu, mevcut siyasal aktörlerin değişmesi değil (genel seçim yapmıyoruz!), mevcut anayasanın öngördüğü sınırlara çekilerek icraatını meşru zeminde sürdürmesi talebidir. Burada realist olunması kritik nokta. Realist bir “Hayır”, hükümete oy vermiş, sürmesini de arzulayan ancak mevcut iktidar pratiğinden huzursuz seçmenin de arkasında durabileceği bir pozisyondur. Önce mevcut anayasanın harfiyen uygulanması talebidir. Huzursuzluk varsa anayasal sınırların ihlalinden kaynaklanmaktadır; taşlar yerinden oynadığı içindir.

Normalleşme süreçleri her zaman iradi diplomatik girişimlerin sonucudur: Akıllı reelpolitika güden bir “Hayır” kampanyası siyasetçi karşısında seçmenin elini güçlendirir, onu “Hayır” tercihi üzerinden inisiyatif sahibi kılar. Seçmeni normalleşme diplomasinin öznesi haline getirir. Normalleşme, siyasette kartları yeniden karacaktır.