Anasayfa > Güncel Yazılar > Boris Yeltsin ve 1993 Anayasa Krizi

Boris Yeltsin ve 1993 Anayasa Krizi

Emek Yıldırım

23 Mart 2017

Egemen güce itiraz etme özgürlüğü. Buna, politik basiret sahibi olduğunu iddia edenlerce mutlak iktidara itiraz etme özgürlüğü eklenebilir; bunlar, genellikle halkın en aşağı katmanlarında yetişmekle birlikte, yanlış fikirlerin etkisiyle, devleti taciz edecek biçimde, sürekli olarak temel yasalara karışırlar; tıpkı doktorların askarid dedikleri küçük bağırsak solucanları gibi. Ayrıca, etki alanını genişletmenin doymaz iştihasını, veya Boulimia’sını [tıpta marazi açlık hali] da ilave edebiliriz; bu nedenle düşmandan çoğu kez alınan onmaz yaralar; ve çoğu kez bir yük olan ve, az bir tehlike karşısında, elde tutulmayıp kaybedilen, elbirliksiz fetihlerin kistleri işte bunun sonuçlarıdır; rahatlığın ataleti, ve şamata ve boşuna masrafın getirdiği israfı da ekleyebiliriz.[1]

4 Ekim 1993 günü tüm dünya televizyon ekranlarında; Rus ordusunun, “Beyaz Ev” (Белый дом) olarak adlandırılan Rusya Federasyonu Parlamentosu’nu tanklarla vurmasını izledi. Orduya, müdahale emrini devlet başkanı Boris Yeltsin vermişti. Daha iki sene önceye kadar demokrasinin yılmaz bir savunucusu olan Yeltsin; peki ne ara (temsili) demokrasinin yuvası olan parlamento binasını, içinde halkın seçtiği temsilciler de olduğu halde, top atışına tutturur, içerideki vekillerini desteklemek amacıyla dışarıda toplanan halka askerlerin sert bir biçimde müdahale etmesi için emir verir olmuştu? 1991’deki Ağustos Darbesi (Августовский путч) girişimi sonunda tankların üzerine çıkarak demokrasiyi ve halkının özgürlüklerini savunan Yeltsin hangi koşullar altında tam karşı bir pozisyona geçiş yapmıştı?

25 Aralık 1991 günü Mikhail Gorbaçov’un istifası ile artık tamamen yıkılan SSCB’nin ardından, Sovyetler Birliği’nin varisi olarak ortaya çıkan Rusya Federasyonu’nu artık bir dizi dönüşüm bekliyordur. Yeltsin önderliğinde bir ekip ile birlikte, (esasında bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin son döneminde irtibatlaşmaların başladığı) başta IMF olmak üzere uluslararası sermaye kuruluşlarının el ele vererek hayata geçirdikleri bu bir dizi dönüşüm için kollar sıvanır. Bunlar, Rus toplumunun her alanda yaşamını derinden etkileyen değişimlere yol açacaklardır aynı zamanda. Daha önce Latin Amerika ve eski sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinde uygulamaya konan “şok terapi” ajandasının Rusya’da da uygulamaya konulması ile, sadece ekonomik alanda değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal alanlarda da sorunlar daha vahim bir hale gelmiştir. Washington Konsensüsü gereği, Rusya’nın sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynaklar ile Sovyetler’den kalan endüstriyel birikimler, özelleştirmeler ve deregülasyon politikaları ile, devlet kontrolünden alınıp haraç mezat satışa çıkarılmıştır. Tüm bu zenginliklerin paylaşımından da yarar sağlayan ise, yine Sovyetler döneminde ekonomik ve siyasal gücü elinde tutan nomenklatura (номенклатура) olmuştur.

Sovyet nomenklaturası Rus oligarklarına (олигарх) dönüşmüştür. Küresel sermaye ile onun uluslararası kurumları ile birlikte Rusya’nın zenginlikleri talan edilmektedir. Özellikle de Yeltsin’in çevresine toplanan ve onunla âdeta bir aile ilişkisi kuran bir grup Rus oligarkı da hem ekonomik hem de siyasal alanda artık söz sahibi idirler. Başta zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklar olmak üzere medya ve bankacılık sektörü bu oligarkların elindedir. Yeltsin ile bu oligarklar arasında da karşılıklı bir ilişki vardır. Yeltsin devletin kaynaklarını bu oligarklara açmışken, oligarklar da başta medya gücü olmak üzere ellerindeki etki alanını Yeltsin lehine kullanırlar. Bir aile ya da bir dostluk ilişkisi üzerinden kurulan bu ilişkiselliğe en iyi örnek ise, Yeltsin’in kızı Tatyana Dyaçenko’nun başını çektiği ve “aile” («семья») olarak adlandırılan Yeltsin’in danışman ekibi ile başını Boris Berezovskiy’nin çektiği oligarkların yakın ilişkiselliğidir. Bu tablo içinde de, geçmişten bugüne Rus siyasal kültürünün ana hattını oluşturan patriarkal bir önder/lider nosyonu üzerinden baba figürü de Yeltsin’e düşmüştür.

Velakin, halk nezdinde Yeltsin’in 1990-1991 yıllarında yakaladığı popülerliği, ekonomik politikaların uygulanmaya başlaması ile hızla düşmeye de başlar. Çünkü, ülkenin zenginliklerini paylaşan oligarkların aksine, Rus halkının payına düşen derin bir yoksulluk ve yaygın bir suç mekanizması olur. Deregülasyon politikaları gereği bir yandan devletin kamusal hizmetler alanından çekilmesi, diğer yandan özelleştirmelerin ivedi bir biçimde hayata geçirilmesi ile Rus toplumu hem işsizlik, hem güvencesizlik hem de yoksullukla karşı karşıya kalır.     

Hatta bunların yanı sıra, hayata geçirilen tüm ekonomik ve finansal politikaların yarattığı sorunlara ek olarak, IMF’nin önerisiyle Rus rublesi de bu kaotik süreçte dalgalanmaya bırakıldı ve kısa sürede de hızla değer kaybetmeye başladı. Sovyet rublesinden Rus rublesine geçilen tarih olan 1 Ocak 1992 yılında 1 dolar 125 ruble ilan edilmiştir. Lakin, rublenin dalgalı kur modeli nedeniyle hızla değer kaybetmesi sonucu, para piyasaları 1 doların en yüksek karşılığı olarak; Eylül 1992 tarihinde 254 ruble, Ekim 1992 398 ruble, Ocak 1993 tarihinde 572 ruble ve Eylül 1993 tarihinde 1299 rubleyi görür. Halkın zaten mevcut olan sorunlarına bir de ellerine geçen üç kuruş paranın değerini günbegün kaybetmesi eklenmiş olur böylece.

Ayrıca, ekonomik ve toplumsal alanlarda yaşanan krizlere 1993 yılında bir de siyasal kriz eklenmiştir. Yeltsin’in hem parlamento içinde hem de halk arasındaki popülerliğini kaybetmesiyle beraber, ülke çapında Yeltsin’e karşı siyasal ve toplumsal muhalefet hızla yükselmeye de başlamıştır. Hatta bir zamanlar yanında yer alan, birlikte “demokrasi” mücadelesi verdiği dava arkadaşları bile artık ona karşı eleştirel bir tutum sergiler hale gelmiştir. Buna karşılık olarak da, Yeltsin, yeni bir anayasa ile, yasama ve yürütme mekanizmalarının değişikliğe uğratılmasını ve başkanlık yetkilerinin bir hayli arttırılmasını önerir. Fakat Rus Parlamentosu bu öneriyi reddeder ve Yeltsin’i anayasayı çiğnemek ile suçlar. Bunun üzerine Yeltsin, 20 Mart 1993 günü, Nisan referandumuna kadar sürecek ve “özel bir rejim” («особого режима управления») olarak adlandırdığı istisnai bir durum ilan eder. Ve istisnai duruma dair imzaladığı kararname Yeltsin’e oldukça geniş yetkiler vermektedir. Yeltsin’in bu açıklamasının ardından, yasama ve yargıdan üst düzey isimlerinden Yeltsin’in bu yaptığının anayasaya aykırı olduğuna dair açıklamalar gelir.

Bu karşı çıkışlara rağmen, 25 Nisan 1993 tarihinde referandum yapılır ve yeni anayasaya dair çalışmaların onayı halkoyuna sunulur. Katılımın %64’lerde olduğu referandumdan anayasayı olumlayan oyların yüksek çıkması üzerine yeni anayasa çalışmaları başlar ve taslağın ortaya çıkması ile de büyük bir siyasal kriz vuku bulur. Çünkü, yeni anayasayla, sadece Yeltsin’in yetkileri olağanüstü düzeyde genişletilmemiş, aynı zamanda Parlamento (Съезд народных депутатов России) ve Yüksek Sovyet (Верховный Совет России) de feshedilmektedir. Fakat, Parlamento’nun bu anayasa taslağını reddetmesi üzerine, Yeltsin ilk önce Yüksek Sovyet’i daha sonra da Parlamento’yu lağvettiğini açıklar. 2-4 Ekim tarihleri arasında, bunu protesto eden parlamento üyeleri ile onlara destek veren ve parlamento etrafına toplanan halka Yeltsin’in emriyle askerî birlikler saldırır. Rus emniyet güçlerinin açıklamalarına göre 187 kişi ölür, 437 kişi yaralanır çatışmalarda. Katılanların açıklaması ise, 1.500’e yakın insanın öldüğüne dairdir. Ardından bu kalkışmanın önde gelen isimleri tutuklanır ve böylece direniş de sonlandırılır.

Yeltsin, Parlamento’nun bu tavrını ve olayları açıklamak için, Sovyetler Birliği’ni geri getirmek isteyen bir grup komünistin örgütlediği ve hem devlet başkanı olarak kendine, hem Rus devletine hem de Rusya Federasyonu’na karşı yapılmış bir coup d’état olduğunu iddia eder. Bu siyasal kriz, hem kendine yakın oligarkların sahibi olduğu güçlü medya kuruluşlarında hem de Batı basınında Yeltsin’in açıklamaları doğrultusundaki bir çerçeve içinde yansır. Bunun ardından, 12 Aralık 1993’te yapılan halkoylamasıyla da, %58,4 kabul oyu ile yeni anayasa kabul edilir. Sonunda, Yeltsin tüm gücü tek elde toplamıştır ve artık ülkeyi -onun ve “aile” efradının- dilediği gibi yönetebilecektir. Kuşkusuz ki, iktidarda olduğu sürece Yeltsin’in devlet başkanlığının tüm yetkilerini “aile”sinin ve oligarkların yararına, çıkarına kullandığı bilinen bir gerçektir. Ve bittabi, ta ki 1998’de Rusya onulmaz bir ekonomik krize gireli ve Rus devleti moratoryum ilan edene kadar.

Sonuçta, Sovyetler Birliği’nin demokrasi ve özgürlükler vaatleri ile yıkılması sonrasında, 1990’lara, kapitalizmin inşası sürecine koşut bir biçimde, birdenbire çok fazla zenginleşenler ile hızla fakirleşenler arasındaki uçurum damgasını vurmuştur. Geçmişte ekonomik ve siyasal gücü elinde tutan Sovyet nomenklaturanın yerini, yine oldukça etkili ekonomik ve siyasal bir güce sahip Rus oligarkları almıştır. Dünün demokrasi havarisi, bugünün despotuna dönüşmüş. Parlamento ve Yüksek Sovyet lağvedilmiş, yerini de Duma[2] (Государственная дума) ve Federasyon Konseyi almış. Rus halkına kalan ise, yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, geleceksizlik ve kötü yaşam şartları olmuştur. Neticede, Türkiye’de de devlet başkanlığı ve anayasal düzenleme üzerinden yoğun tartışmaların yapıldığı şu günlerde, patriarkal liderin mutlak egemenliği üzerine kurulu ve devletin halktan önce geldiği benzer bir siyasal kültüre sahip, -tıpkı Türkiye gibi- Batı ile Doğu arasında arafta kalakalmış olan Rusya’nın geçmişinden bir anekdot, şüphesiz ki bugünü ve gelecek günlerde olacak bitecekleri anlamada, kavramada oldukça faydalı olacaktır.


[1] Thomas Hobbes, Leviathan, çev. S. Lim, YKY, İstanbul, 2012, s. 248.

[2] Duma, Rus İmparatorluğu’na ait bir yasama kurumudur. Ekim Devrimi sonrasında, 1917’de 4. Duma kapanmış; 1993’te de 5. Duma açılmıştır.