Anasayfa > Güncel Yazılar > Azınlık Olma ile Müşterek Alan Yaratma Gerilimi İçinde Gezi

Azınlık Olma ile Müşterek Alan Yaratma Gerilimi İçinde Gezi

Arda Güçler , Mert Arslanalp

29 Mayıs 2014

Umut olmasına var, sınırsız denecek kadar umut var, ama bizim için değil.* 
Kafka’nın bu sözü kaybetmeyi çoktan kabullenmiş birinin söyleyebileceği bir söz gibi gelebilir kulağa önce. Umudunu kaybetmiş, gelecekten beklentisi olmayan biri. Fakat Kafka’nın burada dikkatimizi çekmek istediği nokta radikal bir umudun kimin adına var olacağı sorusudur. Kimdir bu ‘biz’ dediğimiz özne? Kendini baştan nasıl yaratmalıdır? Gezi’nin ‘bizi’ kim olmalıdır? Bir direniş ve ayaklanma olarak Gezi, toplumsal ve siyasal düzenin yerleşik kod ve dağılımlarını alt üst eden, toplumsal belirlenimleri sekteye uğratan, siyasetin mecralarını ve akışını dönüştüren bir olay olarak çıktı karşımıza. İlk olarak alabildiğine tikel ve yerel bir meselenin etrafında başlamış olmasına rağmen, Gezi, direnişe yön veren eylem biçimleriyle olsun, bu biçimin içini dolduran özlemleriyle olsun 2010 yılında Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Bouazzi’nin kendini yakarak fişeğini de yaktığı küresel isyan dalgasının bir parçası oldu. Bu gerçeği Gezi katılımcılarının Tahrir’e, Occupy Wall Street’e yaptıkları bilinçli sembolik referanslarda da, Gezi üzerine yapılan tartışmalarda da görebilmekteyiz. Bu tartışmalarda, Gezi’ye öncül küresel isyan dalgası üzerinden kurulan kültürel ve kurumsal kategoriler, Gezi tartışmalarını bazen belirgin bazen zımni olarak şekillendirdi.
Ana akım medyada işleyen ayrımlardan birine göre Arap isyanları on yıllardır iktidarda olan zalim ve yolsuz diktatöryel rejimlere karşı demokrasi isteyen halkların ayaklanmasıydı. Çoğu zaman bu halklar Batı’dakine benzer liberal demokratik kurumların özlemini duymaktaydılar ve bu türden liberal bir momentle de bu isyanları başlatmışlardı. İspanya, Yunanistan ve ABD gibi Batı’nın liberal demokratik rejimlerinde ortaya çıkan İşgal ve Öfkesizler hareketleri ise 2008 küresel ekonomik krizinin ve hükümetlerin kriz politikalarının yarattığı yoksullaşma, işsizlik, mülksüzleşmeye bir tepkiydi. Bin bir tarihsel mücadeleyle kazanılmış, refah devletinde kurumsallaşmış kamusal iyilere el konulmasıyla derinleşen eşitsizliğe ve güvencesizleşmeye itiraz batıdaki bu isyanların başat belirleyeniydi. Özetle bu okumalara göre Batı isyanları anti-neoliberal ve/veya anti-kapitalist bir momente sahipti. Peki Gezi bu açıklamaların tam olarak neresinde durmaktadır? Gezi’yi bu farklı oluşumun salınımları üzerinden okumak ne kadar doğru bir karar? Ona özgün olan temel öğe neydi?  
Her isyanın hatta toplumsal fenomenin kaçınılmaz özgüllüklerini göstermekle birlikte isyan eden halkların özlemlerine, taleplerine dair yapılan bu kategorik ayrımlar çoğu zaman toplumlar arasındaki kültürel ve kurumsal ayrımları fetişleştiriyor. Arap İsyanlarındaki baskın ve birleştirici unsur bu toplumları yöneten otoriter rejimlere duyulan tepki  ve öfke olmakla birlikte, bu duyulan öfkenin muhtevası 30 yıldır neoliberal politikalarla eklemlenmenin yarattığı toplumsal yıkımdan bağımsız değildi. İşsizliğin, yoksulluğun ve tabii ki de polis şiddetinin yarattığı haysiyet kırılması bu isyanları motive eden en önemli faktörlerdendi. Özgürlük, ekmek, adalet ve haysiyet talepleri bir bütün olarak görülmeli. Diğer yandan, Batı’nın liberal demokratik rejimlerinde ortaya çıkan isyanlar, demokrasi ve haysiyet taleplerinden yoksun olamaz. Seçimle gelen iktidarların halkların gözünün içine bakarak onların vergileriyle bankacıları ihya etmesinin, yüzde 40lara varan genç işsizliğinin halklar nezdindeki haysiyet kırıcı yanları hiç de az değil. Seçimlerin hükümet politikalarının içeriğini belirleyemiyor olması, bu isyanlardaki  demokrasi talebinin en az Arap isyanlarındaki kadar gerçek olduğunu gösteriyor bize.Bu açıdan bakıldığında farklı siyasal ve toplumsal bağlamlarda benzer kolektif eylemlilik biçimleriyle ayağa kalkan halk kitlelerinin aynı talepler bazında olmasa da benzer özlemler tarafından motive olduklarını söyleyebiliriz.
Bundan dolayı özgürlük, haysiyet, tanınma, adalet, demokratik katılım, ve müşterek alanlara sahip çıkma gibi talepleriyle Gezi bu isyanlara uç veren özlemlerden ayrı bir yerde durmuyor. Yine de biz yazımızda Gezi’ye dair yapılan analizlerde çoğu zaman es geçilen bir gerilimin ve bu gerilimi doğuran özgül  bir politik bağlamın olduğunun altını çizmek istiyoruz. Türkiye Batı’daki hem toplumsal destek hem kurumsal hakimiyet bakımından zayıf seçilmiş bir hükümete sahip olmasına rağmen, Orta Doğu’daki halk desteğinden yoksun otoriter rejimlerden de farklı olarak hem örgütsel hem de seçim desteği bakımından son derece kuvvetli halk desteğine sahip popülist otoriter bir yönetime sahip. Bu durum Türkiye’nin özgül politik bağlamını belirliyor. Bu bağlam içerisinde ortaya çıkan direniş hareketi ise bir yandan müşterek alan ve kaynakların sermaye-devlet ortaklığında temellük edilmesine karşı anti-neoliberal müşterekler siyasetini bir moment olarak içinde taşırken, diğer yandan çoğunlukçu otoriter yönetime karşı bizim anti-otoriter azınlık siyaseti adını verdiğimiz bir momenti barındırıyor.
Bu iki momentin ideolojik bir çelişki içerisinde olduğunu düşünmüyoruz. Fakat  toplumsal kompozisyonu bakımından Türkiye’nin siyasal ve kültürel azınlıklarının hareketi olarak görebileceğimiz Gezi ayaklanmasının bu karakterinin anti-neoliberal müşterek siyaseti ile bir gerilim içinde olduğunu öne sürmekteyiz. Bir azınlık hareketinin demokratik söylem çerçevesinde halk adına müşterek alanların özelleştirilmesine itirazı çoğunlukçu hükümetin karşı stratejileriyle karşılaştığında ne Occupy hareketlerinde ne de Arap İsyanlarında yaşanmış olan içsel gerilimler ortaya çıkıyor. Bu durum hem sayısal olarak azınlıkta bulunanın çoğunlukla olan ilişkisine ışık tutuyor hem de azınlığı daha nitel bir şekilde okuma imkanına da zemin hazırlıyor. Son Mart seçimleriyle de gördüğümüz gibi, her ne kadar demokrasi sayılardan ibaret olmasa da onu sayılardan tamamen de bağımsız olarak düşünmek, özellikle kendini azınlık olarak gören farklı grupların birleşmesiyle oluşan Gezi direnişi gibi bir olayda, mümkün değil. Bu tanı bizi azınlıkta olan ile müştereklik kavramı arasındaki ilişkiyi tekrar gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor.
Azınlık Kavramı Üzerine
Gezi'yi bir azınlık hareketi olarak görmek ne anlama gelmelidir? Nicel bağlamda bakıldığında azınlık elinde çoğunluğu bulundurmayan, yani sayıca az olan, gruplar, kitleler için kullanılır. Her ne kadar Türkiye özelinde azınlık kelimesi daha çok gayrimüslimler bağlamında ele alınagelmiş olsa da, bu kullanım Lozan Antlaşması ile doğmuş sınırlı bir kategorizasyondan ibaret ve kavramın kullanım alanlarını tam olarak kapsamamakta. Bu açıdan Gezi bize azınlık kavramını daha geniş bir açıdan okuma fırsatı tanıdı. Türkiye’de gayrimüslimlerin, Kürtlerin ve Alevilerin dışında da kendini sayısal çoğunluğun dışında gören bir çok azınlığın olduğunu gösterdi. Bunların içine genelde kimlik politikası kapsamında düşünülen LGBT’leri, seküler kaygıları olan insanları koyabileceğimiz gibi bu çerçevenin dışında kalan ekoloji hareketi, feminist, sosyalist ve anarşist sol gruplar hatta ve hatta örgütlü işçi sınıfı da koyabiliriz. Bütün bu kesimler kendilerini AKP’nin otoriter çoğunlukçuluğuna maruz kalan özneler olarak görüyorlardı.
Fakat azınlık kavramını sadece nicel tanımıyla düşünmemek gerek. Azınlık az olmanın yanı sıra, siyaset teorisyenlerinin ‘minör’ kavramıyla ifade ettiği gibi değersizleştirilmiş, aşağılanmış, güçsüzleştirilmiş, yok sayılmış olma durumlarını da imler. Her ne kadar bu nicel ve nitel durumlar arasında çoğu zaman paralellik gözlemlense de, aslında ikisi arasında gereklilik arz eden bir ilişki yoktur. Nasıl patriarkal toplumsal ilişkiler kadınları sayıca çoğunluk olmalarına rağmen minör kılabiliyorsa, kapitalist toplumsal ilişkiler de sayıca azınlık olan burjuvaziyi egemen hale getirebiliyor. Dolayısıyla ancak grupları tarihsel bağlam içerisinde iktidar odakları ile kurdukları ilişkiler temelinde kavradığımızda, kendini sayıca azınlıkta bulan gruplar arasındaki nitel ilişkileri ve bunların demokrasi için olan getirileri üzerine tespitlerde bulunabiliriz. Mesela Gezi’de yer yer karşı karşıya gelen “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı ile “Mustafa Keser’in Askerleriyiz” ya da “Ölmeyeceğiz Öldürmeyeceğiz Kimsenin Askeri Olmayacağız”, sayısal olarak azınlık olan farklı grupların iktidarla en azından söylemsel düzeyde farklı ilişkilenme biçimlerini ifade ediyor. Benzer şekilde tarihsel  olarak ne LGBT hareketi (bireyler için diyemeyiz), ne de örneğin ekoloji hareketi için iktidarla olumlu ilişkilere girmiş olduğundan, bu grupların halleri her zaman hem nicel hem de nitel anlamda minör bir yapıya sahip.
Azınlık kavramı üzerine bu kısa tartışmanın ardından şimdi müşterekler kavramına değinmek istiyoruz. Zira Gezi, anti otoriter azınlık siyaseti ona damgasını vurmadan önce müşterek alanlarına sahip çıkan şehir sakinlerinin eylemleriyle başladı. 
Müşterekler
Müşterekler siyasetini birkaç düzlemde incelemek gerekiyor. Bunlardan birincisi ve Gezi bağlamında en görünür olanı, herkesin ücretsiz erişiminin olduğu kamusal parkın, yani fiziksel bir ortak alanın, devlet tarafından tüm itirazlara ve hukuki süreçlere rağmen kışla suretinde AVM yapılmak  adına yıkılıp, özelleştirilmesine karşı sahip çıkmak istemesi. Bu sahip çıkma edimiyle kamusal alan müşterekleştirilmiştir. Zira kamusal ortak alan ile müşterekleştirme arasında David Harvey’nin dediği gibi önemli bir fark var. Devletin üzerinde denetleme ve yönetme yetkisi olan kamusal alanların müşterekleşmesi ancak halkın siyasal eylemliliğiyle olur.[1] Tanıl Bora’nın altını çizdiği müşterek ile iştirak arasındaki etimolojik ilişki, tam da müşterek olanın kolektif siyasal eylem ile ilişkisini vurguluyor.[2] Kısacası, toplumsal grupların toplumsal ve fiziksel çevreleriyle kolektif demokratik pratiklere dayalı metalaşmamış ilişkilerini anlatmak için kullandığımız müştereklik, ancak müşterekleştirme (commoning) edimleriyle mümkün olabiliyor. Dolayısıyla müşterekler siyaseti, metalaştırmanın yok edici ve dışlayıcı sonuçlarına karşı halkın aşağıdan kolektif müdahalesine dayanmak suretiyle, kendini hem kapitalizme hem de otoriter yönetim pratiklerine karşı konumlandırmış oluyor.
Gezi direnişinin de gösterdiği gibi müşterekler siyaseti kolektif eylem ve toplumsal dayanışma üzerine kurulması sebebiyle çoğu zaman müşterekleştirilen alan, kaynak veya hizmeti aşan müşterekler yaratıyor. Gezi isyanını sadece toplumsal mekan üzerinden bile düşündüğümüzde tek ortaklaşan alan Gezi Parkı veya Taksim Meydanı değildi. Taksim meydanına giden bütün sokaklar ve sokağa çıkamayanlar tarafından direnişçilere dayanışma için açılan tüm ev ve ofisler kamusal/özel ayrımını kaldırarak meydan-sokak-ev uzamında kesintisiz müşterek mekanlara dönüştüler. Çarşı’dan, İstiklal’den, Kızılay’dan gelen sesler halkı sokaklara döktü. İnsanlar düştükçe düşünmeye, sulandıkça akmaya, gazlar arasında genişlemeye başladılar.
Bu mekânsal müşterekleşmenin ötesinde, direnişin ayaklanmaya dönüşmesinden evvelden itibaren direniş mekanlarında karşılaşmadan ve dayanışmadan dolayı doğan yeni ilişkilerin, bu ilişkilenmeyle müşterekleşen tahayyüllerin ve özlemlerin doğduğunu da gördük. Buradaki müşterekleşme sınırları belli bir amaç uğruna verilen mücadeleyi de kat be kat aşan, farklı dertlerle, mağduriyet biçimleriyle, taleplerle sokağa yığılan, polis şiddetine karşı ortak bir öfke duyan, hem ona karşı  mücadele etme hem Taksim’e ulaşma sürecinde birbiriyle dayanışma ve güven ilişkileri yaratan, Taksimin kurtarılmasının ardından bu ilişkileri iki haftalık işgal sürecinde geliştiren, bunları parklara taşıyarak yaygınlaştıran ve kurumsallaştıran bir müşterekleşmeydi. Bu süreçte farklı azınlıklar birbirleriyle temas edip, halihazırdaki öznelliklerinin ötesinde öznellikler kazandılar. Aynı zamanda direniş esnasında o kadar da az olmadıklarını görüp, hatta direnişin coşkusuyla çoğunluk oldukları hissiyatını yaşadılar. Söz konusu olan duygular, tahayyüller, talepler etrafında ortaklaşmaydı. Neoliberal kapitalizmin kamusal kaynak ve alanların talan edilmesi kadar bireylerin tecrid ve atomizasyonu üzerinden de ilerlediğini düşünürsek, ikinci müşterekleşme formu da ilki kadar önemli. Dolayısıyla Negri ve Hardt’ın dediği gibi işgal eylemlerinin ‘toplumsal ve demokratik duygulanımlar üretme açısından büyük bir fabrika’ görevi yaptığını gördük (63).[3]
Kısacası müşterekleştirme hareketin çıkış noktasıydı. Ortak alana sahip çıkma edimi ilk andan itibaren içinde kentsel neoliberalizmin kentin her mekanını temellük etme girişimlerine, yerel ve merkezi idarenin otoriter karar alma süreçlerine karşı bir tepkiyi barındıyordu ve tabiki de birçok gezi anlatısının da dile getirdiği gibi birkaç binlik bir hareketten milyonlara yayılmasında iktidarın kentsel politikalarının dışındaki otoriter uygulamalarından duyulan rahatsızlık da son derecede belirleyiciydi.
Azınlıklar ve Müşterekler Geriliminde Gezi
Gezi’yi, küresel isyan dalgasındaki diğer isyanlardan belki farkı kılan en önemli özelliği ortak alanla kurduğu ilişkisiydi. Tahrir’den Syntagma’ya son yıllardaki tüm isyanlar kent merkezindeki meydanların işgali yoluyla gelişti, meydanlar hareketlerin sembolik dünyalarına damgalarını vurdu. Fakat bu isyanlarda kamusal alanların halklar tarafından işgali ve müşterek alanlara dönüştürülmesi, talepleri dile getirmenin, devlete ve sermayeye direnmenin yani isyanı gerçekleştirmenin birer mekânsal aracıyken, Gezi’yi isyana dönüştürecek dinamik yitirilmek üzere olunan bir kamusal alana sahip çıkma edimiyle başladı. Bu hareketliliğin başında Taksim’deki dönüşümle en azından bir yıldır ilgilenen, kentin başka yerlerindeki iktidarın benzer kentsel dönüşüm hamlelerine karşı ise yıllardır ses çıkartan, mücadele eden kurum ve kişiler vardı.
Parka atfedilen değerden/önemden ziyade Taksim’in sembolik önemini, iktidarın Gezi’ye kadar uyguladığı otoriter politikalarının biriktirdiği öfke, polisleşen devlet düzenine ve kriminalleştirilen gündelik hayata tepki insanları sokağa döktü. Birçok Gezi anlatısının söylediği gibi sokağa çıkan insanların birçoğunun hayatında bu parkın aslında çok da önemli bir yeri yoktu, hatta çoğu bu parkın içine hiç girmemişti bile. Fakat birçok insan için ortak kamusal bir alan olarak bu parkı koruma talebi ve çabasının halk nezdindeki meşruiyeti ve devletin bu türden barışçıl bir harekete çok keskin bir şekilde şiddetle cevap vermiş olması, insanların genel olarak yaşadıkları mağduriyet hissiyle özdeşlik kurmalarına imkan verdi.
31 Mayıs Cuma akşamı itibariyle Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir şekilde sokağa dökülen genç kitleler yukarıda bazılarını saydığımız farklı sebeplerden dolayı azınlık hissiyatı yaşayanlardan oluşuyordu. Bu geniş kitleleri belki de birbirine en fazla bağlayan müşterek unsur iktidar tarafından her geçen gün daha görünür ve hissedebilir şekilde, tezahürü ne olursa olsun, yok sayılma ve ezilme tecrübesiydi. Bu geçmişten beslenerek tekil bireyler ve ufak gruplar olarak sokağa çıkan bu insanlar evlerinden Taksim’e varana kadar tahmin edemeyecekleri kadar büyüyen bir kalabalığın parçası haline geldiler. Yukarıda azınlıklar üzerine yaptığımız kavramsal tartışmaya geri dönersek, olayların bu aşamasında insanlar o kadar da az olmadıklarının ve giderek de çoğaldıklarının farkındalığına vardılar.
Polise karşı direniş üzerinden şekillenen bu çoğalma Gezi’nin ileriki günlerinde kendini daha da görünür kılan ve toplumsal bellekte önceden yeri olmayan karşılaşma anlarının ilkiydi. Bu fiziki mücadele yoluyla oluşan dayanışma ilişkileri Gezi’ye kadar sınırlı bir çevrede yaşayan azınlıkların birbirleriyle iletişime geçmelerinin koşuluydu. Türkiye’nin kemikleşmiş sosyo-politik ayrımlarını aşan bu bir aradalık hali farklı bir demokrasi ihtimalinin nüvelerini barındırıyordu. Gezi anlatıları bu tür karşılaşma ve konuşma anlarına dair birçok örnekle dolu. Bunlardan belki en göze çarpanlarından biri ama ana akım medyada da o kadar temsil edilmeyeni LGBT hareketinin homofobik Türk kamusal ortamında ilk defa bu kadar görünür hale gelmesiydi. İşgal edilmiş parktaki toplu LGBT geçitlerinden barikatlarda transseksüel ve homoseksüel bireylerin en ön saflarda yer almasına LGBT bireyler bayraklarıyla ve kimlikleriyle hetero bireylerle yanyana ve diyalog içindeydi. Orta yaşlı Kemalist teyzelerin LGBT geçişini alkışlarla desteklemesi Gezi olaylarında ne türden sosyal ve kültürel kırılma anlarının yaşandığının belki de en iyi örneğiydi. Belki de daha ilginci LGBT hareketinin de o güne kadar ulaşamadığı, iletişim içinde olmadığı genç alt orta sınıf labunyalar ile karşılaşması ve hareketin kendi söylemsel ve duyumsal (affective) sınırlarını zorlamasıydı. Bunun Gezi sonrası ilk semeresi Onur yürüyüşünün tarihinin en yüksek katılımına ulaşmış oldu.
Çoğu zaman ana akım medyada ve iktidarın dilinde hareketin içinde bir ayrışma vesilesi olarak sunulsa da Gezi’nin iletişime soktuğu diğer iki grup, orta-üst orta sınıf örgütsüz gençlikle Türkiye sosyalist hareketine mensup örgütlerdi. O güne kadar medya ve aileleri tarafından neredeyse terörist, bölücü, yıkıcı diye yaftalanan sosyalist örgütler eylemler sırasında yol yordam göstererek, belki hayat kurtararak birçok gencin gözünde saygı duyulan bir özneye dönüştü. Sosyalistler de burun kıvırdıkları, apolitik buldukları, fakat bir o kadar da desteğine ihtiyaç duydukları, sosyalist bünyelerde hüsran/yetersizlik yaratan orta sınıf gençliğin yoldaş olabileceğinin farkına vardılar.
Bu örnekleri romantik bir resim çizmek adına vermiyoruz. Buradaki amaç Gezi’de yaşanan tecrübelerin karmaşıklığına ışık tutmak. Gezi’yi bizim açımızdan paradoksal ve bir o kadar ilginç kılan durum aslında müşterekliğin bu kadar merkezi bir konumda olmasına rağmen direnişin kitleselleşmesinde azınlık olma hissiyatının da bir o kadar belirleyici bir rol oynamasıydı. Örneğin her ne kadar sosyalist gruplar Gezi’ye katılan örgütsüz gençler nezdinde yeni bir mertebeye ulaşsa da, Gezi’nin ilerleyen günlerinde, direnişi sürdürmenin yarattığı fiziksel, duygusal ve stratejik zorluklar, iktidarın manipülasyonları, örgütlü olmanın ritüelleri park içinde zaman zaman gerginliklere ve tartışmalara yol açtı. Örgütlerin flamalı görünürlükleri üzerine yürüyen tartışmaların gösterdiği gibi bu gerginlikler sadece parktaki biraradalığın doğurduğu  gündelik sürtüşmeler değil, kimlerin bu harekete ne biçimde, hangi ideolojik ve stratejik yönelimlerle ait olup olamayacağına dair soruların dışavurumuydu. Şunu da eklemeliyiz ki bu türden tartışmalar, bazı kanaat önderlerinin kendi travmatik geçmişlerinden çıkamayarak iddia ettikleri gibi örgütlü örgütsüz ayrışmasından ziyade bu iki grubu da kendi içinden bölen türden sorgulamalardı.
Daha önce kısaca değinildiği gibi azınlıklar arasındaki ilişkilerin dinamiklerini tarihsel bağlama oturtmadan anlamak maalesef mümkün değil. Bugün hem sayıca hem de iktidarla olan ilişkileri bakımından azınlık durumunda olan Ulusalcılar, liberaller, sosyalistler, Kürt siyasal hareketi, Aleviler, Kemalist iktidar yapılanmasınına karşı mücadelenin farklı saflarındaydılar. Gezi’nin bütünleştirici bağlamı bu tarihselliğin zihinlerden ve pratiklerden kolayca silmeye müktedir değil.  Gezi bağlamında örneğin ulusalcı söylemle anti-militarist söylemin karşılaşma anlarında bu farklılıklar bir dereceye kadar idare edildi. Bir BDP ile TGBlinin birbirlerini tutarak yürüdüğüne şahit olduk. Kalıplaşmış liberal ön yargıların aksine apolitikleşmiş siyasal kültürlerinde 10. Yıl marşından başka bir marş bilmeyen gençlerin bir yandan onu söylerken, ‘faşizme karşı omuz omuza dediğini’, laikçi hassasiyetlerin hak söylemiyle buluşabildiğini de gördük.
Fakat bu son derece pamuk ipliğine bağlı ittifak halinin konjonktürün değişmesiyle çözülebileceği de aşikar. Durumun paradoksallığı da buradan kaynaklanıyor. Zira, Gezi sonrasında Doğu Perinçek’in Taksim Kadıköy karşıtlığı üzerinden kurduğu, Ulusacıların Gezi’deki kendiliğinden gerçekleşen ittifağı bırakıp milliyetçilik-cumhuriyetçilik üzerinden bir kitleselleşmeye gitmesini önerdiği siyasal strateji bu türden bir kırılmanın olasılığının ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Keza forumlardaki tartışmalarda da bu kırılmalara dair izleri gözlemlendi.
Buna dair başka bir örnek Kürt siyasal hareketinin kurumsal yapılarının Gezi’ye karşı takındığı ikircikli tutumdu. Türkiye tarihinde azınlık haklarını en aktif şekilde savunmuş Kürtler’in bugün kendi özel çıkarlarının hayat bulması ihtimalinden dolayı Gezi’de arka safa geçmiş olması yine azınlık politikalarının neden sadece sayısal bir şekilde anlayamayacağımızın altını çizmektedir. Yani kısacası Gezi öncesinin siyasal kutuplaşma hatları siyasal iktidarın da stratejik müdahaleleri ile canlı tutulmakta. Bu yüzden ortaya çıkan azınlık siyasetinin sadece sayısal olarak değil tarihsel-nitel boyutuyla da düşünmemiz gerekiyor.
Bu tarihsel-nitel boyuta dair azınlık siyasetinin içine düşebileceği diğer bir tehlikeyi ise LGBT örneğinde görüyoruz. LGBT örneğinde sorun tarihsel antagonizmaların su yüzüne çıkması değil, belki de bu grubun hareketin coşkusu ve dayanışma ruhu içerisinde homofobik kod ve yapıların ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmadan performatif bir kabul görmesinde gizli. Buradaki tehlike seksizm ve homofobiye dair ciddi bir sorgulama ve tartışma sürecinden geçmeden gruplar arasında sanki böyle bir müştereklik varmış gibi bir yanılsama yaratma ihtimalinde yatıyor.
Bu türden nitel farklılıklar üzerinden oluşan sorunların yanı sıra,  yazının da başında söz ettiğimiz ve forumlardaki tartışmalarda sıklıkla dile getirilen diğer bir mesele ise bütün ittifak çabalarının iyi netice vermesi ihtimalinde bile sandık demokrasisinin gerektirdiği çoğunluğu elde edememesi gerçeği. Azınlıkların toplamı bir çoğunluk değil, sayıca çoğalmış başka bir azınlık doğuracaktı. Gezi’de bu sorun Başbakan’ın AKP’nin İstanbul genelindeki oy çoğunluğunun verdiği güvenle plebisit kartını masaya koymasıyla ortaya çıktı ve bu güven de çok yakın zamanda yapılan yerel seçimlerde de Gezi'nin bileşenlerinin karşısında çok somut bir sorun olarak ortaya çıktı. Sayısal çoğunluğu elinde bulundurmanın verdiği gücün dışlayıcılığı liberal temsili demokrasilere her daim içkindir. Bu daha kurumsallaşmış demokrasilerde, güçler ayrılığı, liberal siyasal kültürle bir dereceye kadar dengelense de, bu yapısal sorun hiçbir zaman tam olarak çözülemiyor. 
Azınlık ve Müştereklik Bağlamında Gezi için Üç Farklı Yol Haritası:
Yazının başına geri dönmek gerekirse, azınlık olma hali ile müşterek alanlar yaratma çabası arasında gelişen gerilim, bize üç farklı ufkun varlığını gösteriyor. Bunlardan ilki liberal azınlık siyaseti üzerinden geliştirilecek hak söylemleridir. Bu yol son kertede, bir azınlık isyanın o kitlesel, doğrudan, aşağıdan yönün tırpanlanması, azınlıkların kendilerini liberal haklar manzumesiyle koruma altına alacak liberal momente indirgenmesine yol açacaktır. Bizim müşterekler üzerinden geliştirmeye çalıştığımız ve azınlık olmanın ötesinde ortak alanlar üzerinden yürüyen bir siyasetin bu türden liberal bir kalıba oturmayacağı çok açık. Bu saptamadan çıkarılacak ders liberal söylemin geçersizliği olmamalıdır. Özellikle en temel insan haklarının her gün çiğnendiği, insanların polis tarafından sürekli olarak şiddete maruz kaldığı, sosyal iletişim araçlarının yasaklandığı bir ülkede liberal özgürlüklerin savunulma gerekliliği tartışılmaz bir gerçek. Fakat bizim altını çizmeye çalıştığımız nokta liberal söylemde kalmış bir siyasetin yetersizliğidir.
Bu hem nitel hem de nicel bağlamda böyle. Nitel olarak Gezi’yi oluşturan farklı grupların liberal söylemler üzerinden kendi özgün farklılıklarını daha ortak bir alana taşıma ihtimali ortadan kalkıyor. Özellikle tarihsel otoritesiyle olan ilişkileri asimetrik farklılık gösteren bu gruplar, sadece kendi özel hak taleplerine odaklandıkları sürece daha aşkın bir politika yapma ihtimalinde de bir o kadar uzaklaşırlar. Nicel bağlamda bu türden bir sorunu gözlemlemek mümkün. Önce de değindiğimiz gibi, Gezi’yi özgün kılan en önemli faktörlerden biri onu oluşturan bütün öğelerin bir araya gelme durumunda bile hareketin ulus çapında, ya da yakındaki seçimlerde gördüğümüz gibi İstanbul ve Ankara gibi metropollerde, yine de sayıca azınlıkta olması. Kısacası Gezi’nin müştereklik kavramı üzerinden bir politika yaratabilmesi için liberal siyasetten aşkın, bütünün farklı parçalarından toplanmasından da öte bir şey olduğu öngörüsü üzerinden üretilen, AKP seçmeniyle olan, özellikle sınıf politikası üzerinden yürüyecek, farklı bir müştereklik söylemine ihtiyacı var.
Her ne kadar Gezi hareketinin uçlarında kalmış olsa da, bu olayların yeniden ürettiği ve farklı alanlarda ve zamanlarda önümüze çıkan ikinci yol ulusalcı çoğunluk siyasetiydi. İktidar değişikliğini hedefleyen bu siyaset bir bakıma hareketin azınlık karakterini bırakıp, milliyetçi bir siyaset üzerinden çoğunluk olmayı amaçlıyor. Bu anlamda liberal söylemin tam tersine başlangıç noktası olarak haklar siyasetini değil ortaklaşma gerekliği. Fakat bu türden ulusal bir ortaklaşmasının Gezi’nin ruhuna ne kadar aykırı olduğu da olayların en başından beri bu süreçte aktif rol oynayan demokratik öğelerin sürekli dile getirdiği bir gerçek. Liberal söylemi Gezi’yi politikayı birbirinden bağımsız haklar mücadelesi olarak görmesinden dolayı eleştirilmesi gerekirken, ulusalcı söylemin en büyün handikapı müşterekleşmeyi farklılıkların üzerine kara bir bulut gibi çöken, onları kendi totaliter eğilimlerine indirgemeye çalışan ulusalı bir bütün olarak görme çabasıdır. Bugün haklı nedenlerle seküler siyasal ve toplumsal düzeninin aşınmasından dolayı kaygıları olan ve kendini sayısal olarak azınlıkta bulan insanların bazılarının politik tarihçelerine baktığımızda içlerinde önemli bir kesiminin yakın geçmişte (veya halen) bir devlet ideolojisi olarak Kemalist ideolojiye  bağlı oldukları ve aslında diğer azınlık gruplarının haklarının savunulmasına da uzak durdukları görülebilir. Her ne kadar Gezi Olayları sırasında bu hoşgörüsüzlük kapısı kapanmış gibi gözükse de ve özellikle Kemalizmin toplumsal hinterlandında kuşaksal bir kırılmanın izleri görülse de, altını biraz eşersek söylemlerde süregelen bu tutumları görmek çok da zor değil.
Liberal ve ulusalcı söylemlerden çok farklı bir yerde duran ve bizce bugüne kadar henüz kapsamlı bir biçimde tartışmaya açılmayan üçüncü yol radikalleşmiş bir müştereklik siyaseti olacaktır. Bu azınlık olmakla gelen liberal hakların ötesine geçen ve kendine sınıfı baz alan bir müştereklikten olacaktır. Tabii ki bu türden sınıfsal bir bakış Gezi’yi oluşturan çoğulcu yapı çözümü anlamına gelemez. Sınıf her zaman kendi farklı sosyal ve kültürel farklılıklar üzerinden konumlandırır. Fakat başlangıç noktası neoliberalizmle elden giden, metalaşan ortak alanlarımız olmalıdır. Gezi Parkı kamuya açık ortak bir alan olarak bunun iyi bir örneğinin teşkil ediyor. Fakat bu sembolik damar bundan sonra genişletilmeli ve sağlık, konut, eğitim gibi AKP seçmenin de sınıfsal bazda kendini ortak bir yerde görebileceği, kapsamlı bir söylemler zincirine dönüştürülebilmelidir.
Kafka’nın dediği gibi, Gezi ile birlikte bir umut doğdu ama umudun kendisi liberal ve ulusalcı söylemlerden henüz tam olarak çıkmış gibi gözükmüyor. Mesela, bugün dersanelerin kapatılıp kapatılmayacağı üzerine dönen sığ bir eğitim tartışması var. Fakat müştereklik kavramı üzerinden oluşturulacak bir politika eğitim sorununa çok daha derinden bir kritik getirip, şu anda muhalefetin bir türlü beceremediği eğitimin bir metaya dönmesine kökten karşı çıkan ve onu bir insan hakkı olarak savunma ihtimalini yaratması gerekir. Bizim Gezi’deki müştereklik ve azınlık gerilimi üzerinden altını çizmeye çalıştığımız politik ufuk henüz sadece politik bir nüve olarak bu türden radikal bir politik tahayyül
 Sonuç:
Gezi’yi kendi bağlamında okumamız gerekiyor. Ne Arap Baharındaki Tunus ve Mısır isyanlarında buralarda diktatoryel azınlık rejimlerine karşı halk hareketi ayrımı son derece netti, ne de Avrupa isyanlarında bunlarda bedenen olmasa da hareketlerin 99 % gibi sembollerle temsil ettiği çoğunluklar mevcuttu. Gezi ise Türkiye tarihinin en yükse oy oranlarından birine sahip olan ve somut olarak büyük bir kitlenin desteğine sahip bir iktidar döneminde ortaya çıkmış bir isyan. Belki de Gezi’yi en özgün kılan nokta onun azınlıkların toplamından oluşan ve hem nicel hem de nitel bir şekilde gruplandırabileceğimiz bu azınlıkların bir araya gelmesiyle beraber bile kendini toplamda sayıca azınlıkta bulan bir hareket olmasıdır.
 Bugün önümüzde duran resim bize iki şey söylüyor. Birincisi, eğer yalnızca sayısal eklenme üzerinden politika yaparsak gruplar arasındaki tarihsellikle oluşan nitelik farklılıklarını bir kenara itmiş oluruz ve kendini iktidardan her daim uzak bulan grupları yine çok riskli bir politik yere davet etmiş oluruz. İkincisi, Gezi’de aktif rol oynayan bütün sosyal parçalar demokratik bir şekilde eklenme şansı bulsa da, bu gelişmenin kendisinin yeterli olmayacağı çünkü müştereklik kavramının her zaman daha evrensel bir yere gönderme yaptığı gerçeği. Tam da bundan dolayı biz Gezi’yi azınlık ve müştereklik kavramları arasındaki gerilimi üzerinden okuyarak, onun bileşenlerini daha farklı bir müştereklik anlayışına çağırmak istedik. Önümüzde üç farklı yol var. Liberal haklar üzerinden yürütülecek bir siyaset gerekli ama yetersiz. Ulusalcı çoğunluk özlemleri ise Gezi’nin çoğulcu ruhuna çok uzak. Geriye sadece giderek radikalleşecek, liberalizmden aşkın ve ulusalcılıktan sıyrılmış bir müştereklik ihtimali kalıyor. Umut var, hem de bizim için, hele de bizim için var.

[1] David Harvey, Rebel Cities, Verso Press, 2013, sf. 73
[2] Tanıl Bora, Sunuş: Gezi Direnişi: Bir Yanımız Bahar Bahçe, Birikim 291-292, sf.20
[3] Antonio Negri and Michael Hardt, Duyuru, Ayrıntı Yayınları, 2012, sf.60.
* Franz Kafka