Anasayfa > Güncel Yazılar > Türkiye’de Kamusallığın Buharlaşması ve Demokrasinin Sınırları

Türkiye’de Kamusallığın Buharlaşması ve Demokrasinin Sınırları

Latif Yılmaz

22 Mayıs 2017

Eğer siyaset belli bir toplumda yaşayan insanların mutlak bir uyum içinde birlikte olma halinin imkânsızlığının farkında olup; çatışarak birlikte olma arayışlarına verilen bir isim ise siyasetin vazgeçilmez parçalarından bir tanesi de görünürlük ve kendini fark edilir kılma çabası üzerine kurulu olan kamusallıktır. Siyasal toplumun eşitlik arayışı kamusal alanın görünürlüklere ve farklı sedalara açık olması halinde hiç bitmeyen ve daima kendini yenileyen bir çaba haline gelir. Bu çabanın kendisi de demokrasi olarak adlandırdığımız olguya karşılık gelir. Eşitlik arayışı en çok da verili bir siyasal toplum içerisinde görünmez kalanlar, unutulanlar ve susturulanlar için hayatidir.[1] Siyasetin az çok kendini dost/düşman ayrımı etrafında sınırlar oluşturarak var ettiğini ve bu var olma biçimi içerisinde siyasal cemaatin üyelerini konumlandırdığını düşündüğümüzde, bu konumlandırmanın daima bir çatışma konusunu olacağını da unutmamamız gerekir. Demokrasiyi ve onunla bağlantılı olarak kamusal alanı önemli kılan da bu konumlandırmalar ve onun etrafında dönen çatışmalara fırsat verme potansiyelidir. Böylece çatışma çoğu durumda verili ve doğal olarak kabul edilen paylaşımları ve konumlandırmaları sarsarak siyasal cemaatin daima eşitlik prensibi etrafında yeniden kurulmasına imkân tanır.[2] Siyasal bir yapı ve onun hukuki çerçevesi çatışmalara açık olduğu ve bu çatışmaları kendi içinde geçici uzlaşılara çevirdiği ölçüde demokrasi fikrine yaklaşmış olur.

Çatışmaların ve toplumsal huzursuzlukların kendini gösterdiği sahne ve bu çatışmalar etrafında geçici uzlaşıların sağlandığı ve tekrar bozulduğu uzam ise kamusal alandır.[3] Bu belli somut bir mekân olabileceği gibi, somut mekândan azade bir tür virtüellik veya hayalî uzam da olabilir. Teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının yoğunlaştığı günümüzde kamusal alan dediğimizde meydanlar, gösteriler kadar farklı virtüellikler veya hayalî uzamlar içinde var olma ve görünür olma potansiyellerini de anlayabiliriz.

Demokratik siyasetin vazgeçilmez parçalarından bir tanesi olan kamusal alan Hannah Arendt, Jacques Rancière ve Jurgen Habermas gibi düşünürler için önemli bir düşün uğrağı olmuştur. Kamusal alan, farklı seslere ve görünürlüklere açık olması ölçüsünde, yaratacağı iletişimsel etkiler sayesinde toplumsal birliktelik ve bir arada olma arayışının vazgeçilmez parçalarından bir tanesidir. Toplum daima mutlak bütünleşme ve mutlak çözülme kutupları arasında salınır. Bu iki kutup hiçbir zaman mutlak olarak gerçekleşmez ve fakat toplumlar siyasal kültürlerine bağlı olarak bu iki kutuptan birine doğru meyleder. Bu yönüyle toplum daima bir toplum olamama halinin sancısını içinde taşır ve bu sancı onu daima bir söylem etrafında bütünleşme arayışına yöneltir.[4] Özellikle toplumsal çözülmenin var olan toplumsal tahayyülün bilinç veya bilinçdışına ait en önemli korku kaynaklarından bir tanesi olması toplumsal bütünleşmenin çoğu durumda aceleyle milliyetçilik, din, ütopyalar ve mitler üzerinden pekiştirilmesine neden olur. Modern kapitalizmin ortaya çıkması ile birlikte piyasa mekanizması ve işbölümü çerçevesinde oluşan diğer bir işlevsel bütünleşme eğiliminden de bahsetmek gerekir. Bu işlevsel bütünleşme de diğer bütünleşme arayışları gibi hiçbir zaman kendini mutlaklaştıramaz. Dahası, kapitalizmin içinde barındırdığı ekonomik ve toplumsal çelişkiler daima bu bütünleşme eğilimi üzerinde bir leke olarak varlığını korur. Kalıcı bir toplumsal birliktelik ancak eylem ve söz imkânlarının çoğulluğuna dayalı siyasal bir cemaat arayışı ile mümkün olabilir.  Bu arayış da ekonomik, siyasal ve kültürel eşitsizliklerin daima bir tartışma konusu yapılmasını gerektirir.

Kamusal alan, herhangi bir topluluğun kendi var olma biçimini veya olmak istediği tahayyülü var olma biçimini kendi dışında kalanlara gösterdiği, varlığını hem kendine hem de kendi dışındakilere kanıtladığı ve bu kanıtlama ile birlikte siyasal bir cemaat olmanın ve demokrasinin koşullarını ortaya serdiği bir uzam işlevi görür. Burada sadece dilsel bir iletişim yoluyla “kendini ötekine açma” bulunmaz. Aynı zamanda eylemsel bir iletişimden ve bunun sahnelenmesinden de bahsedebiliriz.[5] Dolayısıyla kamusal alanda sahnelenen söz ve eylem temsilleri siyasal bir tiyatroyu ve bu tiyatro içinde oluşacak birlikte olma imkânını sağlar. Söz ve eylem birlikteliği içinde oluşan kanıtlama, görünme ve tanınma çabası çoğu durumda mevcut normatif yapı içinde gedikler ve yarıklar açılmasına neden olur. Tam da bu gedikler ve yarıklar sayesindedir ki, siyasal cemaat tartışma, konuşma ve eylemeye başlama fırsatını yakalar. İşin trajik yönüyse, normatif yapıda gedikler açarak kamusal alanı genişletmeye çalışan eylemler ve eyleyenler çoğu durumda çeşitli ceza edimleriyle karşı karşıya kalırlar. Toplumun verili ve sabitlenmek istenen normatif yapısıyla yapılan bu kavga içinde belli bir kahramanlık nüvesi de taşır ve bu haliyle kamusal görünürlük çabası bir çeşit modern kahramanlık da sayılabilir.[6] Arendt’in de sıkça vurguladığı üzere siyaset ve bunu mümkün kılan eylem ancak belli bir cesaret ile kamusal alan içinde vuku bulur. Arendt’in deyimiyle modern demokrasilerin ve siyaset imkânının varlığı ile aristokratik kahramanlıktan demokratik kahramanlığa bir geçiş yaparız.[7] Kamusal alan aşındıkça bu alan içinde söz söyleme ve eylemde bulunma imkânı da aşınmış olur; siyasetin en temel iki kurucusu olan söz ve eylemin olmadığı yerde ise siyaset imkânından bahsedemeyiz. Siyaset imkânın azalması ile birlikte iyi bir yaşamın koşullarını oluşturan söz ve eylemin ortadan kalkması da söz konusu olur. Toplumsal birliktelik ve bir arada yaşam pratiği tekleşerek değil ancak çoğullaşarak ve bu çokluğa dair bir demokratik kamusallık oluşturarak mümkün olabilir.

Türkiye’de siyasal alanı tehdit eden en büyük tehlike otoriterleşme eğilimlerini daha da derinleştirecek olan kamusal alanın buharlaşmasıdır. Siyaset, söz söyleme ve eylemde bulunma olanaklarının kısıtlandığı bir ortamda, toplum bir siyasal birlik olarak kendi varlık temelini kaybedip siyasal bir cemaat olmaktan yığınların kümelenmesine ve idaresine doğru yol alır. Söz söyleyen ve eylemde bulunan politik öznelerin görünürlüğü yitirildikçe canlı bir tartışma ve kavga alanı olan kamusal alan iktidarın tek taraflı olarak istediğini dikte etmeye başladığı bir propaganda uzamına dönüşür. Kamusal alanın buharlaşmasının gerisinde yatan en önemli etmen ise iktidarın iradi olarak kendisinden farklı varoluş biçimlerine ve renklere sahip olan birey ve gruplara kendini gösterme, sahneleme ve var etme şansı tanımamasıdır. Tarihsel olarak siyasal çatışmalardan korku duyan bir kültüre sahip olmamız, belli bir uzlaşıya varacak çatışmaların kontrolden çıkarak dost/düşman kavgalarına dönüşmesine ve ortak bir toplumsal sözleşme ve vatandaşlık akdi kuramamamıza da neden oluyor. Otoriterlik ve kamusal alanın buharlaşması arasında karşılıklı bir ilişki bulunuyor. Siyasetin ve iktidarın otoriterleşmesine paralel olarak siyasetin kamusal yüzü de zamanla ortadan kalkmaya başlar.  Otoriter iktidarla mücadele cesareti gösterenler, kamusal alanı inşa etme ve bu alanda görünme sorumluluğunu alarak belli bir kahramanlık örneği de sergilerler.  

Hem geçmiş iktidarların bıraktıkları menfi mirasın hem de mevcut iktidarın politikalarının bir sonucu olarak Türkiye’de kamusal alanın daralması ile karşı karşıyayız. Zaten güçsüz olan kamusallık ve alenilik kültürü gün geçtikçe daha da zayıflıyor. Kamusal alan buharlaştıkça siyaset artık birlikte olma ihtimalinin çatışma ve uzlaşma üzerinden sürekli kurulmasından “birlikte olamama” ve dağılma dinamiğine doğru hızlı bir şekilde sürükleniyor. Böyle bir ahvalde, siyaset toplumsalın zor yoluyla bir arada tutulması çabasına dönüşüyor. Çatışmaya ve karşılaşmaya dayalı siyasal biçimlere yer kalmadıkça siyasetin üzerine kurulu olduğu çoğulluk rejimi yerini bütün çoğullukları boğan total bir devlete bırakıyor.

Karşımızda iki Türkiye bulunuyor. Bir yanda kamusal alanı açarak söz ve eylem çeşitliliği yaratmaya çalışan bir Türkiye; diğer yanda ise ülkenin geleceğini otoriter bir kalkınma patikasında gören ve bu uğurda kamusal alanı daraltmaya çalışan bir Türkiye. Türkiye’deki iktidar rejimi çoğu durumda toplumsal ve siyasal farklılıkları tanıma yolunu seçmiyor. Sadece ciddi bir krizle karşılaşıldığında bu farklılıklar göz ucu ile tanınıyormuş gibi yapılıyor.  Farklılıkların kendilerini özgürce açığa vurmasına ve görünür kılmasına engel olunuyor. Bu yapı genel olarak Türkiye’de aleniyet ilkesine dayalı kamusal bir alanın oluşmasını da engelliyor. Bunun nihayetinde bazı toplumsal gruplar kendilerini ve kimliklerini gizleyerek var olmaya çalışıyorlar. Kamusal alanı genişletmeye çalışan değişik siyasal hareketler ve eylemler ise çoğu durumda cezalandırılıyor.



[1] Nilüfer Göle, “La Visibilité Disruptive De L’Islam Dans L’espace Public Européen: Enjeux Politiques, Questions Théoriques”, http://sens-public.org/IMG/pdf/SensPublic_Nilufer_Gole.pdf.  (2014/06).

[2] Jacques Rancière, “Ten Theses on Politics”, Theory & Event, Volume 5, Issue 3, 2001.

[3] Étienne Tassin, “Les Gloires Ordinaires. Actualité Du Concept Arendtien D’espace Public”, http://www.sens-public.org/IMG/pdf/SensPublic_Etienne_Tassin.pdf. (2014/06)

[4] Ernesto Laclau, “The impossibility of society”, E. Laclau (ed.), New Reflections On The Revolution Of Our Time içinde, Londra: Verso, 1990.

[5] Étienne Tassin, "Les Gloires Ordinaires. Actualité Du Concept Arendtien D’espace Public".

[6] A.g.e.

[7] A.g.e.