Angelus Novus ve Hemderdimiz Benjamin

 

Klee'nin "Angelus Novus" adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama Cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.[1]

Yukarıda alıntıladığım paragraf Walter Benjamin’e ait “Tarih Kavramı Üzerine” başlıklı meşhur yazısının belki de en bilinen bölümlerinden bir tanesi olan dokuzuncu fragman. Benjamin yazıyı, ilerlemeye ve buna dair üretilen söylemlere ve anlatılara çoktan inancını kaybettiği bir dönem olan İkinci Dünya Savaşı sırasında kaleme alır. Fragmana konu olan Paul Klee’nin “Angelus Novus” isimli çalışması, Benjamin’in kendi kişisel hayatında da önemli bir yer kaplar. Söz konusu tablo, Benjamin’in yazılarına konu edindiği bir tablo olmanın ötesinde onun hayatına damgasını vuran da bir nesnedir. Nesnelerle daima yabancılaşma ve şeyleşme süreçlerinin dışında bir ilişki türü arayan Benjamin, bu tablo ile zaman içine yayılacak olan sahih bir ilişki geliştirmeye çalışır. 1920 yılında Münih’te yapıldığı düşünülen resim 1921 yılında Berlin’de sergilenir.[2] Benjamin bu resim ile Berlin’de karşılaşır ve bir süre sonra Münih’e gidince de resmi almaya karar verir.[3] Bu tarihten sonra Benjamin ve Angelus Novus arasında bir yazgı ortaklığı oluşur. Resim Benjamin’in yazgısını, Benjamin’de resmin kurgulanan anlam dünyasına ait bir yazgıyı belirler. Anlatıldığına göre Benjamin 1940 yılına kadar bu resimden ayrılmaz. Benjamin’in Paris’ten kaçması ile birlikte Georges Bataille ve Theodor Adorno da zaman içerisinde resmin ve Benjamin’in yazgılarına ortak olurlar.[4] 

Benjamin resimle kendi arasında belki de çok önemli bir ortaklık gördüğü için bu kadar bağlanır Angelus Novus’a. Bir felaketler yığını ve ezilenlerin trajedisi olarak tarih tasvirini içinde gizleyen resim, aynı zamanda Benjamin’in kendi melankolik ve trajik tarihinin de imgelerini saklar. Dünya tarihi ve Benjamin’in kişisel öyküsünün kesiştiği noktada bu resim ve onun aurası vardır. Felaket, trajedi ve yıkıntı imgeleri ile düşün perdesine yansıtılan tarihe bakınca Benjamin yine de umudunu korur. Felaketlerle dolu tarihin içinde kurtuluşu imleyen bir devrim ve sıçrama ânını, olayın zamanını ve çizgisel homojen-boş zamanın ötesinde bir devrim zamanını umut ederek mesianik bir zaman tasavvurunu zulasında saklı tutar.

Hem resim hem de Benjamin’in resim hakkında yoğun tefekkür içeren üstteki yorumu oldukça etkileyicidir. Birçok ideolojik cereyanın ilerlemeye iman ettiği bir dönemde Benjamin, Georges Sorel ile birlikte çağının en büyük ilerleme şüphecilerinden biri olur. Çizgisel homojen-boş zaman tahayyülü üzerine inşa edilen ve bütün tarihsel kötülükleri gizleyen bir peçe işlevi gören ilerleme fikri sınıf savaşının da ezilenler aleyhine işleyen ideolojik silahıdır. İlerleme fikri devraldığı mirasla birlikte âdeta modernliğin ve modern kapitalizmin demiurgos’u haline gelmiştir. Geçmiş, şimdi ve geleceğin harekete dayalı bir ilerleme metaforu üzerinden birbirine bağlandığı ve tahayyüli bir zamansal bütünlüğün oluşturulduğu bir dönemde Benjamin tarihi, sıçramalar, kesintiler, patlamalar ve felaketlerle dolu bir mizansen olarak görür. Şüphesiz bu görünün gerisinde, yaşadığı çağ ve gelmekte olan felaketlerin etkisi vardır. İki dünya savaşının yol açtığı yıkımlara şahit olmuştur. Bu büyük felaketlerin öncesinde âdeta bu felaketleri haber veren kişisel bir felaketle de karşı karşıya kalmıştır: 1914 yılında arkadaşı Fritz Heinle ve sevgilisi birlikte intihar etmişlerdir.

Benjamin yaşadığı zamana şahitlik etmeye başladığında, Avrupa’yı bir dönem etkisi altına alan Aydınlanma hareketi bu harekete gelen eleştiriler sonucu neredeyse etkisini kaybetmek üzeredir. Benjamin’in zihinsel dünyasını da etkilemiş olan Romantizm akımı coşku, duygu ve devinim vurgularıyla aydınlanmaya ve rasyonel düşünceye şiddetli darbeler vurmuştur. “Dizgesel bir felsefe olmaktan çok yaşam ve evrene karşı bir tutum”[5] olan romantizm yaratıcılığı, duyguları ve sezgiyi yücelterek filozofun yerine sanatsal dehayı ikame etmiştir.[6]

Bu dönemde, darbe alan sadece düşünce değildir. Aslında ekonomisiyle, siyasetiyle ve kültürü ile bütün bir on dokuzuncu yüzyıldır. Toplumsal değerlerin hızlıca yerinden edildiği, anonim kentsel yaşamın ve buna bağlı tüketim döngüsünün kendini yoğun olarak dayattığı bir dönemdir. Eski ve ona ait değerler ortadan kalkarken yeninin çehresi henüz belirginleşmemiştir. Para artık bütün değerlerin referansı olarak değişim değerinin mutlak ölçüsü olmuştur. Paranın, emeğin ve toprağın sonuna kadar metalaştırılmaya ve piyasada değerlendirilmeye çalışıldığı bir dönemdir. Bir yanda bu metalaşma sürecine tepkiler artmış, diğer yanda ise her metalaşma alanı kendi krizini ve sınırlarını üretmiştir. Nitekim bu üç metalaşma süreci beraberinde büyük bir ekonomik krizi ve sonrasında tarihin en büyük savaşlarından birini getirmiştir.

Çöken on dokuzuncu yüzyıl uygarlığının üzerine yükseldiği sütunları en güzel ifade edenlerden biri Karl Polanyi’dir:

“On dokuzuncu yüzyıl uygarlığı dört kurum üzerinde duruyordu. Bunlardan ilki, bir yüzyıl boyunca Büyük Devletler arasında uzun ve yıpratıcı bir savaş çıkmasını önleyen güç dengesi sistemiydi. İkincisi, dünya ekonomisinin eşi görülmemiş bir biçimde örgütlenmesini sağlayan uluslararası altın standardıydı. Üçüncüsü, görülmemiş bir maddi refaha yol açan ‘kendi kurallarına göre işleyen piyasa’ydı (self regulating market). Dördüncüsü ise liberal devletti. Bir tür sınıflamaya göre, bu kurumların ikisi ekonomik, ikisi politikti. Başka bir tür sınıflamaya göre, ikisi ulusal, ikisi uluslararası kurumlardı. Birlikle uygarlık tarihimizin ana hatlarını belirlediler.” [7]

On dokuzuncu yüzyıl uygarlığı çöküşe doğru sürüklenirken beraberinde bu dört kurum da çökecektir. Bu kurumlar arasında en hayati olan Polanyi’ye göre altın standardı sistemidir. Parasal sistemdeki çöküş, üretim, tüketim ve birikim sarmalında derin çatlaklar oluşmasına neden olacaktır. Her ekonomik krize ahlâki ve moral bir kriz eşlik eder. Temelde, topluluğun nasıl bir arada olacağının kodlarını içeren ahlâk, krize girdiği vakit siyasal cemaat de dağılmaya ve çözülmeye başlar. Dolayısıyla, bu uygarlığın çürüme ve çöküş sürecinin en önemli parçalarından biri de ahlâki ve değersel çöküş olmuştur. Bütün değerin paraya indirgendiği bir zamanda bizzat değerin kendisinin krize girmesi şaşırtıcı değildir. Ekonomik krizin yanında ahlâki ve değersel kriz kendini bütün benliklerde hissettirirken Frankfurt Okulu örneğinde olduğu üzere eleştirel aydınları melankolik ve karamsar bir ruh hali sarmalamaya başlamıştır.

Benjamin’in yazdığı ve içinde bulunduğu dönem ile bizlerin kendimizi içinde bulduğumuz bu ahir zamanın birçok ortak noktası bulunuyor. Yaşadığımız zaman dilimi, post-modern kültür kuramlarının keyfî kullanımlarıyla birlikte yoğun bir aydınlanma ve rasyonalite eleştirisine maruz kaldığı; siyasal alanın kinik öznelerin bireyselleşmiş ve atomize eylemsizliklerinde bir vakumun içine çekildiği bir dağılma ve çözülme dönemine benziyor. Belki de bu dönemi en iyi anlatan kavram çürüme zamanıdır. Tüketim ve tüketim etrafında kurulan gösteri, birlikte eylemenin, ortaklığın ve kamusallığın yerini almış; siyasal cemaatin anlam mekanizmaları olarak işlev görev haklar ve mücadeleler yerini açık veya gizli toplulukların/şirketlerin erk mücadelesine bırakmıştır. Rasyonellik ve aydınlanma karşıtı eğilim, modernliği yeniden inşa edip modernliğin üzerine kurulu olduğu değerleri güçlendirmek yerine bunlara cepheden saldırmayı seçerek geriye inşacı olmayan bir eleştirinin enkazını bırakmıştır. Yeniden inşacı çabalara ise çoğu durumda burun kıvrılmıştır.

Benjamin’in zamanı ve onun tarih meleği ile bizim içine fırlatılmış olduğumuz bu zaman arasında nasıl bir ilişki bulunuyor peki? İçinde yaşadığımız zaman bir daha asla eski geçmiş zamanların bir yeniden üretimi olmayacaksa da bazı benzer eğilimlerin ve oluşumların olduğunu görmemek mümkün değil. Geriye baktığımızda, ekonomik krizlerle, savaşlarla, ölümlerle, yersiz-yurtsuz mültecilerle ve daha birçok yıkımla dolu bir yakın geçmiş görüyoruz. Bu yakın geçmiş bize gelecek olan felaketlerin de işaretlerini veriyor sanki. Geçmişten şimdimize doğru esen ve bizi sürükleyen rüzgârın da pek hayırlı esmediğini fark ediyoruz. Şimdideki her ânın yitimiyle geleceğin şimdilerine doğru yol alırken önümüzde enkazın daha da arttığını ve kabardığını görüyoruz. Çağdaşımız olan, tarihin yeni Angelus Novus’u en az Benjamin’inki kadar kaygılı gözlerle zamanı izliyor olmalı. Benjamin için olduğu kadar biz çağdaşlar, yani aynı zamanı paylaşanlar için de temel sorun, şimdimizi ve geçmişi bir felaket yumağına çeviren bu zamandan başka bir zamana sıçrama yapıp yapamayacağımızdır. Kairotik bir ânı yakalayıp yakalayamayacağımızdır.

Küçük Prens’te Saint Exupery, “insan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez” diye yazıyordu. Artık öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bütün temel şeyler ve kötülükler gözlerimize sokulurcasına kendilerini belli ediyorlar. Dahası, şu uçucu, ele avuca sığmaz ve tanımlamaz “şey” olarak zaman olgusunun bile ne olup olmadığını anlamaya başlıyoruz. St. Augustine, İtiraflar kitabında yer alan zamanla ilgili bir bölümde “Öyleyse zaman ne? Eğer hiç kimse benden bunu sormasa biliyorum; ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum,” der.[8] Bu anlatım, özünde zamanın ifadeye veya dile getirilemeyeceğini, en azından bunun imkânsız olduğunu imler. Zamanın bizden saklanan ve kaçan bir “şey” olduğunu anlatır. Zaman belki de en temel kurucu imkânsızlığımız olarak tepemizde salınıp duruyor. Fakat içinde yaşadığımız zamanın bizimle böyle bir saklambaç oyunu oynamadığını çok rahat söyleyebiliriz. Tarihin bir felaket olarak imgesini gözlerimizin önüne getirmek için ideolojik mistifikasyonları dağıtma gereği ortadan kalkıyor. Tarihi ve zamanı bir felaket olarak doğrudan yaşıyoruz. Öyle ki, artık doğruların bile peşinde koşmaya üşenen bir kitle ile karşı karşıyayız. Bu kadar felaketin ortasında doğruların ve hakikatin ne önemi kalabilir ki? Zaman nasıl bir bela ve felaketlerle yüklü olduğunu bütün bir ruhumuza kazıyarak bunu gören gözlerimize ifşa ediyor. Onun acımasızlığını, daha büyük felaketlere doğru akışını, gündelik hayatımızda karşımıza çıkan türlü trajedilerle hissediyor ve anlıyoruz. Belki de zamanın kendini biz fanilere hissettirdiği ve ne olduğunu gösterdiği, içinde büyük gerilimlerin biriktiği bazı zamanlar vardır ve biz o zamanlarda yaşıyoruzdur.

Genel kabul için bireysel olarak tanımlanan bazı sorunlar zamanın belli dönemlerinde toplumsal sorunlar olarak tanımlanmaya başlanırlar. Ya da artık sorunların kişisel olmaktan çıktığı, yaygınlaşarak toplumsallaştığı düşünülür. Mesela intihar sorunu sosyolojik imgelem için böyle bir konu olmuştur. Bireysel açıklamalar bazı zamanlarda karşılaşılan intihar vakalarını açıklamaya yetmemiş; bahse konu toplumdaki değişim ve dönüşümler devreye sokularak daha geniş bir çerçeve içinde analizler yapılmaya çalışılmıştır. Benzer bir bakış açısını, melankolik ruh halleri, psikozlar, nevrozlar veya paranoyalar için de kullanabiliriz. Bu dertlerin yaygınlaşması sadece bu dertlerle malul bireylerin artması anlamına gelmez; toplumun bizzat kendisi bu dertlerden dolayı ıstırap çekmeye başlar. Mesele psikozlu insanların artması değil, bizzat toplumun kendisinin psikozlu olmaya başlaması ve bundan keyif alır hale gelmesidir. Dolayısıyla, bireye ait olarak kavramsallaştırdığımız birçok problemi zamanın bazı dönemlerinde bir toplumsal analiz ve teşhis aracı olarak kullanabiliriz. Tıpkı Benjamin’in yaşadığı dönemde ortaya çıkan toplumsallaşmış melankoli hali gibi, zamanımızda da toplumsallaşmış bir karamsarlık, toplumsallaşmış bir melankoli ve toplumsallaşmış bir psikoz/paranoya yaşıyoruz. Her an gelebilecek olan felaketin ürettiği ürpertiler zihnimizi, bedenimizi ve ruhumuzu parçalıyor. Parçalandıkça bütünlüğümüzü kaybedip parçalanmış bir benliğin parça parça olmuş dünyasında yerimizi bulmaya çalışıyoruz. Gözlerimiz, her an ortaya çıkacak bir yangına çoktan hazırlanmış durumda. Şu âna kadar olmaz dediğimiz şeylerin çoğu olmuş durumda ve daha kötülerini beklemek de gayet sıradan bir tavır artık.

Bütün bu karamsarlığın ortasında kendini hissettiren aydınlığı yakalayıp büyütmek yeryüzü cennetini talep eden siyasetlerin ve eylemcilerin en büyük görevi olsa gerek. Tıpkı Benjamin gibi, zamandan zamanın ötesine veya tarihten tarihin dışına geçiş arzumuzu daima canlı tutmalıyız. Polanyi’yi anımsayarak şöyle bitirelim. Hâlâ içinde yaşadığımız yirminci yüzyıl uygarlığı kurumlarıyla birlikte çöküyor. Bu çöküşle birlikte ortaya çıkacak olan bütün felaketlerin işaretlerini şimdiden alıyoruz. Tarihin önümüze sürüklediği ve yığdığı enkazdan yeni bir yaşam yaratmamız ise her zaman mümkün.

Sapere aude



[1] Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine,” Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar içinde, Hazırlayan: Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 43-44.

[2] Oğuz Demiralp, Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış Deneme, YKY, İstanbul, 1999, s. 182.

[3] A.g.e.

[4] A.g.e.

[5] Besim F. Dellaloğlu, Romantik Muamma, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, s. 15.

[6] A.g.e., s. 16.

[7] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, çev. Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 35.

[8] Aristoteles, Augustinus ve Heidegger, Zaman Kavramı, çev. Saffet Babür, İmge, Ankara, 1996, s. 47.