Silahı Seçmek

Anlatan insanın her zaman sorulacak bir sorusu vardır.**

Judith Kuckart, Silahı Seçmek’te; Katia’nın, Jette’yi, aynı zamanda da kendini arayışını sürdürürken RAF ve Alman sonbaharını arka planda kullanıyor. Aynı arka planı kullandığı Kaiserstrasse ise henüz Almancadan çevrilmedi. Silahı Seçmek adlı bu kitabın; belki de Margarethe von Trotta'nın yönettiği 1981 tarihli filmi olan Marianne ve Julianne[1] filmiyle birlikte okunması ve ele alınması çok daha anlamlı olur. Bu film RAF öncülerinden Gudrun Ensslin ve kızkardeşi Christiane Ensslin'den önemli ölçüde esinlenen bir kurgu. Konu, yan temalar, karakterler, esin kaynakları, anlatım tarzları gibi farklı düzlemlerden ele alınıldığında bile bu iki eserin iltibasa mahal vermemesi çok zordur. Marianne ve Julianne döneminin en iyi filmlerinden biri olarak yalnızca geniş bir izleyici ilgisine mazhar olmakla kalmamış, aynı zamanda da öyle görünüyor ki Kuckart gibi pek çok entelektüeli de etkilemiş ve onlara esin kaynağı olmuş. Bunlardan birisi, geçen yüzyılın önde gelen yönetmenlerinden Ingmar Bergmann Marianne ve Julianne'i en çok etkilendiği on bir filmden biri olarak saymaktadır.

Marianne ve Julianne'nin gerilim, empati, dayanışma, anlama, anlamlandırma, kendi gerçekliğini tanıma esasındaki diyalektik kızkardeşlik öyküsünü Kuckart'ın yeniden ürettiği düşünülebilir. Kuckart'ın romanında iki kadın ana karakter bulunmaktadır. İlk karakter olan Jette, 1944'te Batı Almanya'da Wallerfang kasabasında doğmuş; enternasyonalist bir Alman devrimcisi olarak 1982'de Lübnan'da Sayda yakınlarında gerçekleşen İsrail saldırısında öldürülmüştür. Diğer karakter ise, 1959'da aynı kasabada doğan ve Jette’nin kasabayı terk etmesinden önce bir süreliğine kendisinin bakıcılığını üstlendiği Katia’dır. 1982 yılında artık bir gazeteci olarak Paris'te çalışmakta olan Katia; Jette'nin bir İsrail hava saldırısında ölümünün haberi ardından “kızkardeşi” Jette'nin hikâyesinin izini sürmek için Berlin'e döner. Metin boyunca fark edileceği üzere Jette; Katia için bir esin kaynağı ya da rol modeli olmaktan öte gizli ablası, diğer benliğidir. Jette'nin hikâyesinin anlatıcısı olacak, kendisine Jette'nin hayatının kapısını aralayacak olanlar ise Jette'nin âşıkları da dahil olmak üzere hayatına girmiş erkekler olacaktır.

Katia savaş sonrası ikinci neslin üyesidir ve dolayısıyla da Jette'nin ve kuşağının her anlamda izleyicisidir. Bütün olaylarla ilişkili ama bir o kadar da dışarıdan bağımsız bir bakış atacak kadar uzaktadır. Dolayısıyla Katia bir yandan Jette'nin izinde bir yolculuk sürdürürken; diğer yandan da kendi hafızasında yolculuk etmektedir. Ve bu yolculukta kılavuzu; geçmişin karanlığına tuttuğu el feneri ise Jette'nin günlüğü olacaktır. Metinler arası geçmişe yolculuk; polis sorgu tutanakları, mahkeme kayıtları, gazete küpürleriyle desteklenmektedir. Çocukluk anılarıyla gazete küpürleri iç içe girerek âdeta bir hiper metin oluşturmaktadır.

Katia karakterine Kuckart'ın kendisinden de belirli ölçülerde bir şeyler katmadığını düşünmek için bir neden bulunmamaktadır. Öte yandan Jette karakterinin yaratılmasında doğrudan en az iki devrimci Alman kadının hikâyesinden fazlaca esinlenildiği de fark edilmektedir. Bu kadınlar Eylül 1982'de Lübnan'da İsrail işgali sırasında bir hava saldırısında öldürülen ve tıpkı Jette gibi 2 Haziran Hareketi üyesi olan Ina Siepmann; ve Ekim 1977'de Stammheim Cezaevi’nde katledilen RAF öncülerinden Gudrun Ensslin'dir.

(1967)

“Kurşun sağ kulağa isabet ediyor, fısıldıyor, 2 Haziran, bendim. Öylece yola çıktım. 2 Haziran 1967, saat sekiz buçuk sularında, polis memuru Kurras, Opera binasının karanlıkta kalan batı tarafında, Sihirli Flüt’ün ikinci perdesi oynanırken emniyet kilidi açık bir tabancayı indiriyor. Sahne girişindeki kapı görevlisi parmaklığı kapatıyor kimse avluya kaçamasın diye. Kaldırımda bir kız, tanımadığı bir delikanlının başının arkasına mendil bastırıyor, şaşkın, soruyor, dudaklarından değil tüm gözeneklerinden dökülüyor soru.”

2 Haziran 1967’de İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Almanya ziyaretini protesto eylemleri sırasında, Benno Ohnesorg’un polis tarafından başından vurularak öldürülmesi, katleden polisin serbest bırakılması ve ardından öğrenci lideri Rudi Dutschke’nin silahlı saldırı sonucunda ağır yaralanmasıyla SDS silahlı mücadeleye başladı. 2 Haziran 1967 yalnızca Alman 68'inin fitilini ateşleyen olaylardan olduğu için değil, bizzat Jette'nin gerçek esin kaynağı Siepmann'ın 2 Haziran Hareketi'nin bir üyesi olduğu için milatlaşıyor. 8 yaşındaki Katia gazete manşetlerinden ve radyo haberlerinden takip ettiği bu süreçte âdeta çocuk masumiyeti ile mütedahil olan devrimin masumiyetinde Rudi Dutschke'ye âşık oluyor.

Jette'nin hikâyesi; çağdaşı devrimci Alman kadın militanların prototipi bir özgeçmiş gibi görülebilir: Küçük bir Alman kasabasından, metropollere ve oradan da metropolisin ta kendisi Berlin'e uzanan bir yolculuk; sonra “harita üzerinde bir ütopya; içinden süt ve bal akan ülke” Filistin mücadelesine hem destek vermek, hem de askerî eğitim almak için Ortadoğu'ya yolculuk. RAF'ın sınırları kevgire çeviren, kimlikleri tersyüz eden ve her iki kavramı da devrimci bir tahayyülle unufacık edip devrimin hizmetine sunan tarzı arka planda akmaktadır. Birbirini tetikleyen mücadeleye sevk eden âşıklar, doğrudan eylem için silahlanma gereksinimi, eylem ve sonra kaçış, ilk kez yer altına geçiş, sonra hapsedilmek ve/veya özgürleşmek ve yeniden eylem.

Jette'nin -tıpkı Marianne gibi- lisedeyken varoluşçuluğa meylettiğini okuruz. Kendi “yaşamı ve hakikat arasında açılan boşluk”tan söz etmektedir. Ve bu boşluk her ne pahasına olursa olsun kapatılmalıdır:

“Bir delik gören insan onu kendi etiyle kapatmak ister. Çocuk bir delik gördüğünde parmağını ya da kolunu sokmadan edemez. Demek ki delik kendimi içine akıtarak varlığımı hissetmemi sağlıyor… Bir deliği kapatmak demek varlığın dopdolu olabilmesi için vücudumu feda etmem anlamına geliyor. Yani kendi varlığının şuurunda olmanın baskısıyla nesnel varlığını tamamlamak” (Sartre, 2009).

Boşluğa müdahale devrimci bir müdahaledir; bu boşluğu kapatmak için iki kadın, iki nesil iki ayrı yol seçer. Jette silahı, doğrudan eylemi, değiştiren özne olmayı; Katia ise yazıyı ve anlatan olmayı reddeden yolu almak için yazmak eylemi seçer.

Jette'nin hayat sahnesine her bir yardımcı erkek oyuncunun tüm ihtişamıyla zuhur edişinde ve birer soytarı olarak savruluşlarında veya Jette'nin hayatındaki her yeni dönemeç ya da kırılma ânında aslında Minima Moralia'daki soruna tekrar yeniden döneriz: “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” Aslında bizzat Adorno'ya üstelik de 1968'in devrim günlerinde aynaya baktığında yüzüne tüküren de belki aynı önermeydi. Artık hakikat ve doğru hayat neredeyse Jette de onun peşindedir. Dindar Protestan ailesinin üstünde bir arada yemek yediği o sofra örtüsünden riya akarken; “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim,” diyen İsa'nın asıl havarisi aslında Jette'dir.

Jette'nin her yerde (fail) ve hiçbir yerde (çünkü illegal) olan varoluşunun doğru yaşamı tutarlı devrimci pratik esasında ele alan yaşamına karşı; Katia da bir anlatıcı olarak doğru yaşamı her zaman, herhangi bir yerde olmak şeklinde anlamaktadır.

Katia'nın anlatısı dışında, bir de Jette'nin günlüğünden aralıklarla akan satırlar da bu müdahalenin nedenlerini, eylemini ve sonuçlarını olgular ve günler temelinde bir sit-rep ya da eylem raporu olarak değil ama günlerin getirdiği devrimci birikimin manifestosu olarak felsefi bir düzlemde ortaya koymaktadır.

-Konrad hep derdi ki: Büyükanne, bırak Jette'yi unutalım. Jette'nin annesi nemleninceye kadar sildi kuru gözlerini. Katia gözlerini kaldırıp Konrad'a baktı, Konrad duvara. Duvarda bir yazı belirmişti. “Bizsiz var olan cümleler vardır.”

Alman “özel savaş” medyası uzunca bir zaman RAF'ın etkisini kırmak için birtakım özel odak noktalarına yoğunlaşmıştır. Bunlardan en bilinenlerinden biri; -başta Ulrike Meinhoff olmak üzere- pek çok RAF tutsağının tecrit ile âdeta delirtilmesi amacına yönelik olan uygulamalar açlık grevleri duvarına çarpmıştır. Bunun bir devamı ise RAF üyelerinin “şüpheli ölümleri” ve bunlar üzerinden diğer tutsaklara ve aynı zamanda dışarıda hâlâ mücadeleyi sürdürenlere yönelik sizi yok edeceğiz sopası olmuştur. Ana akım medyanın çok sevdiği ve RAF savaşçılarını sorumsuz anneler olarak yansıtan klişe de bunlardan birisidir.

Verili toplumsal cinsiyet rolleri ve daha genel tarihsel bağlamında annelik aslında yaş gruplarında sınırlanmış nesiller arasında bir geçiş ve iletim yolu; diğer yandan da zaman içinde soyun sürdürülmesidir. Bu hisle Nazi rejiminin / III. Reich'ın askerleri olarak gördüğü kadınlara asli buyruğunun doğurmaları ve daha çok doğurmaları olması kimseye şaşırtıcı gelmemelidir. Çünkü anneliğin bir rol olarak reddi soyağacında bir kırılma ya da kesintiden ziyade âdeta medeniyetin sekteye uğraması olarak hayal edilmektedir.

Jette, oğlu ve mücadele arasında bir seçim yapması gerektiğinde tereddütsüz devrimi seçmiş ve 3 yaşındaki oğlu Konrad'ı terk etmiştir. Aslında yalnızca anne rolünü reddetmekle kalmamakta, aynı zamanda çocuğun bağımsız bir birey olarak kabulüne de olanak sunmaktadır.

Kuckart'ın metni, kızkardeşlik ve annelik ilişkisi esasında von Trotta'nın filmindeki aile bağları ve ilişkiler kümesini tekrar etmektedir. Filmde görece yoğun şekilde ele alınan Marianne’in geride bıraktığı oğlu Jan ve onun bir birey olarak kendi seçimleriyle var olması hali bizzat filmin başından sonuna taşınan bir gerilim olmaktadır. Filmin sonunda; mücadele için terk edilen oğul-Jan sessizliğin bozulmasını ve annesine ilişkin hakikatin olduğu gibi anlatılmasını, herhangi bir sahte burjuva nezaketi maskesine saklanmadan dolaysızca/doğrudan âdeta annesinin devrimci tutumunda betimlendiği üzere, istemektedir.

Kuckart ise bilinçli bir şekilde burada dikkati Jette'nin anne konumundan çekip Konrad'dan ziyade “kızkardeş”iyle ilişkilendirmekte ve annelik meselesini bile cinsiyet temelli ele almanın kapısını aralamaktadır. Böylece metindeki annelik bile Jette ve onun seçilmiş küçük kızkardeşi Katia arasındaki ilişki ve bağın dinamiklerini anlamamızı zenginleştirmeye yarayan yardımcı temalardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan Kuckart annelik ve dişilik betimlerken toplumsal cinsiyet ve nesillerin deneyimlerinin de nasıl iç içe girdiğini göstermektedir.

Von Trotta'nın filmi de Alman devrimci hareketinin hikâyesinin çerçevesi içinde nesiller arası iletişim, çatlaklar ve kadınlık üstünden kurgulamaktadır. Filmde her iki ana karakter Marianne ve Julianne vasıtasıyla; kendi politik angajmanları ve seçimleri temelinde ayrışan, kendi kaderini tayin edebilen iki farklı kadınlık betimlenmektedir. Julianne gazeteci ve feminist bir eylemciyken, Marianne şehir gerillasına katılan ve bu uğurda oğlundan bile vazgeçen bir devrimci kadındır. Burada da kadın özgürlüğünün ve RAF’ın kadın özgürleşme mücadelesinin birbirinden tümüyle ayrışmış iki mücadele biçimi olarak yansıtılmak istenmesine ve kadın hareketinin bütünüyle şiddet karşıtı stratejileri seçmesine vurgu yapılmaktadır.

Kuckart’ın da, von Trotta gibi bir hiyerarşi ya da kronolojik farklılaşmaya meydan vermeden silahlı mücadeleyi ve feminizmi eşzamanlı ele alması aslında yalnızca okurlara ikinci nesil bakış açısını sağlamanın ötesinde bunların iç içe geçmişliğine de işaret etmektedir.

Katia'nın kadın bir muharrir olma macerasının bizzat kendisi de aslında çoklu ve parçalanmış kadınlık kimliklerine bir tepki olarak da düşünülebilir. Kadın olmasından dolayı toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğasına uygun olarak güç dinamiği içinde ezilen cinsiyetin yüklediği role mahkûmdur. Ancak yön değiştiren hafıza işlevleri vasıtasıyla nesil ve cinsiyeti; feminizm ve silahlı mücadeleyi aynı hafıza içinde algılamakta ve hatırlamaktadır.

Başka bir yolda yürüse de Jette'nin hakikatini neredeyse kavrayan tek insan olması hasebiyle Katia; Jette ve RAF'a yönelik sorular ile sürecin ve hafızanın değişik çağrışımları sayesinde kendi yaşamına da bir ayna tutmaktadır. Ruhsal olarak biçilen kimliklerinden sıyrılarak belirli bir uzaklıktan kendini yeniden tanımaktadır. Böylece kendi kimliği ve onu ifade etmeye çalışırken RAF'a yönelik anıları ile feminizmin mirası iç içe geçmektedir.

Erkekliğin ve erkek egemenliğin klasik simgesi olan silah ve “kadınlar için sıradışı” bir huşûnetin ortaya konulması yoluyla geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini bilcümle reddeden ve ataerkil toplumla bağlarını koparan kadın fikrine hayat verilmesi mümkün olmaktadır. Bu devrimci hamle karşısında şoka giren ataerkil toplumun utangaç savunucuları “zincirlerinden kurtulmanın ölçüsüzlüğü”nden dem vururlar. Marianne geride bıraktığı sevgilisinin hezeyanlarını kendisine aktaran Julianne'e “O her zaman intihara yatkındı; ancak benim nörotik bir entelektüelin ölümü için yas tutacak zamanım yok,” der. Jette'nin de bir pişmanlığı yoktur. O yolu kendi ayakları üstünde yürümektedir; erkeklerin öncülüğünde, eşliğinde ya da yardımıyla değil.

-En sevdiğin koku, diye sordu Jette

-Sen, dedi Katia.

Kuckart, von Trotta'nın kullandığı iki kızkardeş ve onların aşkın iletişimi imgelemini tekrar etmekle kalmamakta, aynı zamanda bu ilişkiyi bebek ve rol modeli bakıcısı temelinde nesiller ötesi bir yapıda yeniden ele alıp işlemektedir. Kristeva “semiyotik” sözcüğüyle Oedipal dönem öncesinde henüz dilsiz olan bebeğin gövdesinde henüz ataerkillik ve onun simgesel düzeni olan dil tarafından bastırılmamış canlı dürtülerin dolaştığını vurgular. Semiyotik bebeğin anne bedeniyle arasındaki temasla ilişkilidir; dolayısıyla semiyotik ve kadınlık arasındaki rabıta çok belirgindir. Bu simgesel düzenden ve/veya diğer ataerkil düzen öğelerinden sıyrılındığı anda ataerkil düzen tarafından açıkça baskılanan kadın kadına bağ, gerçek iletişim yeniden keşfedilebilir. İşte tam da burada, Stammheim'daki kapalı görüşün ortalarında bir yerde Julianne camın ardındaki Marianne'i artık görememeye başlar: “Yüzün bulanıklaşıyor... Seni artık düzgün bir şekilde göremiyorum.” Bulanıklaşmış gerçekliğin parçası olarak Jette ve Katia artık saydamlaşmakta ve yeniden aracısız, dolaysız şekilde birbirleriyle konuşmaktadır.

(1975)
“Jette, uçağa yanaştırılan körüklü yolun son üç basamağını çıktı, geri döndü, kararsız. Sonra el salladı. Katia da el sallayarak karşılık verdi. Annesi deli misin dercesine parmağıyla alnına vurup biraz uğraşarak ayak parmağıyla televizyonun en alt düğmesine bastı. Televizyon kapandı.”

Tıpkı Godard'ın dediği gibi: “Her hikâye bir başlangıç, gelişme ve sonuç kısmına sahip olmalıdır ancak bu sırayı takip etmelerine gerek yoktur.” Silahı Seçmek metni de anılar, olaylar, bildiriler, hayaller ve çağrışımların paralel farklı temalar olarak iç içe girdiği ya da altüst edildikleri doğrusal olmayan anlatıya sahiptir.

Metne hakim olan doğrusal olmayan anlatı, yazarın edebî ve felsefi göndermelerinin olduğu kadar romanın sinematografik çok-katmanlılığının da bir sonucudur. Hatta zaman, madde ve hareket arasındaki ilişki tam da metinde Jette'nin hayranlık duyduğu (vurgulanarak Heidegger aracılığıyla Hegelyen bir okuma sürdürülen) klasik Yunan filozoflarından bugüne felsefe, fizik, psikoloji gibi disiplinlerarası bir tartışma alanıdır.

Aslında izafiyet teorisi; zaman akışı, algısı ve hızının tam olarak kişiye özel olduğunu ortaya koymaktadır. Hakeza uyarıcıların azalması durumunda yaşanan olaylardaki değişiklik düzeyi son derece düşük olacağından zaman duygusu ve algısı da baskılanmaktadır. Normal bilinç esasında zaman doğrusaldır; içinde durağan olayların yerleştiği, sabit bir uzayda ise; zamana sahip olunması dolayısıyla zaman akıyormuş gibi algılanır. Oysa akan sadece düşünceler ile bilinçtir ve zamanın doğrusal akışı öznel olarak zorla kabul ettirilmiş bir şeydir. Bu anlamıyla da doğrusal olmayan anlatı sayesinde sağlanan bilinç akışı aslında bütün masumiyetiyle çocukluk hayallerinin peşinde yürüyen Katia ile Jette ve özdeş hayalleridir.

Katia'nın çocukluk anları vasıtasıyla “ablası” Jette'ye bakışı çarpıcıdır. Freud’a göre zaman algısı çocuğun hazzı erteleyebilmesinin ve ego gelişiminin parçasıdır. Bebeklikte olaylar bağlantısız ve kopuktur, zaman algısı anlardan oluşmaktadır; dolayısıyla olayların anlam ve sıraları unutulmakta, hemhal olmaktadır.

Alice'in sıradan bir günde, beyaz bir tavşanın peşine takılıp da atladığı delikten sonra başlayan yolculuğu gibi; Katia'nın, Jette arayışı da âdeta küçük, saf ve temiz Alice'in gözlerinden fantastik bir görünüme sahip olan erişkinlerin dünyasında çocukça bir merakla etrafa sorular yağdıran ve aldığı cevaplar daha çok soru/sorun yaratsa da yeni tecrübelerle gerçek yanıtlara ulaşan dönüşümünü andırmaktadır.

Bu anlamda Katia; Jette'nin hikâyesinin peşinden giderken aslında kişisel dönüşümünü yaşamakta; fark etmediği, yitirdiği melekelerini geri almaktadır. Katia; Jette'nin hayatında aradığı şeyi kendi içinde de bulmaktadır. Başladığı yere geri dönen -ve belki de toplumsal olarak başladığı yerden hiç ayrılmamış olan- Katia belki aynı hayatına devam edecektir ama artık eskisi gibi olmayacak kadar dönüşmüştür.

“Kör değil. Devrimin zaferine kadar dayanabileceğine inanacak kadar kör değil, vurulmayabileceği, tutuklanmayabileceği, ölmeyebileceği hayali kurduğu için değil. Hayat, ölmek için yaşama açlığıdır. Hayat bir şans ama en yüksek değer değil. Hayatı aşk gibi yaşamak gerekir.”

“Zaman orada olan kavramın kendisidir... Tin zorunlulukla zamanın içindedir ve zamanda görünür; ta ki kendi saf kavramını bulacağı, yani zamanı sileceği ana kadar... Tin kendini zamanda dışsallaştırır; ama bu dışsallaşma tinin kendisinin dışsallaşmasıdır; negatif kendisinin negatifidir” (Hegel, 2014).

Diyalektik uçup giden, yakalanamazmış gibi görünen anların sürekliliğini toplar ve bütünleştirir. Tinin zamandaki uzun yürüyüşü ve deneyimlerinde kendini gerçekleştirmesi aracılığıyla tin aslında zamanda sonsuzlaşmaktadır. Özne; bir özne olarak kendisini gerçekleştirmesi durumunda zamanı durdurmakta, hatta silmekte ve ebedileşmektedir. Bu doğrultuda Jette'nin eyleminde beden bulan Katia'nın hayali; Jette'nin “şehadet”inde ise hakikate ulaşmakta, ebediyete intikal etmektedir. İsa'ya ve İncil'e kitap boyunca yapılan atıflar yalnızca mekânsal olarak Lübnan ve Filistin'in ahit toprakları olması; annelerinin ve babalarının ortak olduğu soykırımı iliklerine kadar hisseden birinci ve ikinci kuşak Alman nesillerin utancı ya da Jette'nin dindar protestan bir aile ve kasabada büyümüş olmasından kaynaklanmamaktadır. Golgotha tepesindeki haçta asılı duran İsa'nın az ötesinde Sayda'da da Jette'nin tininin kendini bulması ve gerçekleştirmesinden de kaynaklanmaktadır. Jette bir özne olarak kendini gerçekleştirmiştir, hakiki olmuştur, hakikat olmuştur. Kefareti ise geride bıraktığı, gerisinde kalan, gerisine düşen erkeklerin omuzlarına yıkılmıştır.

(1982)
“Kar tanecikleri uçuşuyordu sağa sola, yere düşüp düşmemekte kararsız. Karşı konulmaz zihinsel heyecanlarından birine kapılmış olan Katia, kollarını yakınarak öne uzatmış, bacaklarını iki yana açmış, Kızıl Dağ’ın en tepesinde gördü kendisini, sırtında oyuna katılan ve yanıp tutuşarak batan bir güneş. Kolunun üstünde ölü savaşçılarla kan kardeşi Jette’yi taşıyordu. Bir de şarkı söylemek zorunda kalmasın diye uzakta çalan bir viyolanın sesini iletti rüzgâr. Kar tanecikleri sorgusuz sualsiz ve daima uygunsuz biçimde düşüyordu sahneye.”

Judith Kuckart, Silahı Seçmek, çev. Süheyla Kaya, Ayrıntı, İstanbul, 2016.


Kaynaklar

Theodor W. Adorno, 2012. Minima Moralia, İstanbul: Metis.

Stefan Aust, 1985. Der Baader Meinhof Komplex, Hamburg: Hoffmann und Campe.

Joseph Campbell, 2010. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, İstanbul: Kabalcı

Lewis Carroll, 2017. Alice Harikalar Diyarında, İstanbul: İş Bankası.

Löic Debray ve Anna Steiner, 2017. Kızıl Ordu Fraksiyonu: Avrupa'da Şehir Gerillası, İstanbul: Metis.

Georg Wilhelm Hegel, 2014. Tinin Görüngübilimi, İstanbul: İdea.

RAF (kolektif), Metinler: 1968-1976, İstanbul: Palaspandıras.

Jean Paul Sartre, 2016. Varlık ve Hiçlik, İstanbul: İthaki.

İnternet Kaynakları

**Judith Kuckart ve Anna Esser, 2015 (Çeviri: Dilman Muradoğlu) Judith Kuckart: Beni Hikâyeler Kovalıyor.

Diğer Kaynaklar (Film)

Margarethe von Trotta, Marianne ve Juliane (Die Bleierne Zeit), Eberhard Junkersdorf (Yap.), Studio Canal GmbH (Dağ.), Almanya 1981.

https://www.goethe.de/ins/tr/tr/kul/sup/kzg/20784975.html



[1]              (“die Bleierne Zeit”, http://www.imdb.com/title/tt0082081/)