Anasayfa > Güncel Yazılar > Beyaz Saray, Zhongnanhai ve Tükidides Tuzağı

Beyaz Saray, Zhongnanhai ve Tükidides Tuzağı

Murat Devres

18 Temmuz 2017

Trump’ın çevresi Tükidides ile kafayı bozmuş durumda. Entelektüellerle arası pek iyi olmayan Amerikan Başkanı’nın sarayı geçen ay Harvardlı bir akademisyeni ağırladı. Dr. Graham Allison daha önceleri Cumhuriyetçilerin çağdaş ilahı Ronald Reagan’ın Savunma Bakanı Caspar Weinberger’ın özel danışmanı olmuş bir isim. Bu sefer ise tarihin belki de en çok işlenmiş, 2.500 yıllık çatışması hakkında Milli Güvenlik Konseyi’nde bir grup yetkiliye ders verdi. Konu Amerika’nın Çin ile olan rekabetiydi ama buna kadim Yunan gözlükleriyle bakıldı.

77 yaşındaki Allison’ın kitabı Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? yakın zamanda piyasaya sürüldü. Tükidides’in meşhur Peloponez Savaşı’nı anlattığı yazıtlarından yola çıkan kitap söz konusu savaşın temel nedeninin yükselen Atina’nın gücü karşısında korkan Sparta’nın tepkisinden kaynaklandığını ve günümüzde bu yüzyılın yükselen imparatorluğu Çin ile geçen yüzyılın egemen imparatorluğu ABD arasında benzer bir dinamiğin bulunduğunu öne sürüyor.

Büyük ihtimalle günümüz Amerika’sının başında bulunan çoğu yetkili Alimoslu Tükidides’i tanımıyor. Fakat Yunanlı yazar uluslararası ilişkiler teorisyenleri ve askerî tarihçiler için bir nevi peygamber niteliğinde. Litvanya asıllı Yaleli tarihçi Donald Kagan, Tükidides’in vakayinamesinin, insanoğlunun savaş, hastalık ve sivil huzursuzluğun baskısı altında nasıl davranabildiği hakkında bilgelikle dolu bir eser olduğunu söylüyor.

Trump’ın dış ilişkiler takımında özellikle iki kişi Tükidides’e hayran. Bunlardan biri ulusal güvenlik danışmanı H.R. McMaster, diğeri de savunma bakanı James Mattis. Trump’ın Beyaz Saray’ında Peloponez Savaşı’yla ilgilenen iki kişi daha var. Biri baş stratejist Steve Bannon, diğeri de Milli Güvenlik Konseyi sözcüsü Michael Anton (kendisi Tükidides’in özellikle Hobbes çevirisini tavsiye ediyor). Allison’ın kitabı Anton’un Beyaz Saray’daki bürosunda duruyor. Milli Güvenlik Konseyi Asya direktörü Matthew Pottinger da kitabı ciddi şekilde okuyanlardan biri, zaten geçen ay Allison’ı Beyaz Saray’a meslektaşlarının da katıldığı bir toplantıya davet eden de kendisi.

Uzun lafın kısası bu hükümet, tweetçibaşı dışında, Yunan tarihi ile haşır neşir. Bu da aslında alışılmadık bir durum, zira Allison’a göre Washington’daki çoğu insanın tarih bilinci ve hafızası yok denecek kadar az. Ne var ki Mattis çok fazla kitap okuyor, McMaster ise okuduğu kitapların temel fikirlerini hafızasından aktarabiliyor. Bannon’a gelince, onun da ciddi miktarda tarih okuduğunu biliyoruz.

Trump’ın Atinalı tarihçiye ne kadar ilgi duyduğu ise meçhul fakat strateji önderlerinin bu ilgisini takdir ediyor olabilir. Ne de olsa Tükidides uluslararası ilişkilerde realist ekolün babası olarak tasvir ediliyor. Bu görüşe göre uluslar ideoloji, değer ya da ahlâki niteliğe takılmadan pragmatik bir şekilde kendi çıkarlarını korumak için hareket ediyor.

Allison’a göre de Tükidides realpolitik kavramının kurucusu. Bu görüş meşhur Melian Diyaloğu’na dayanıyor. Söz konusu diyalog Sparta ile işbirliği içinde olan Melianlıların kendilerini kuşatmış olan Atinalılarla yaptıkları bir dizi silah bırakma konuşmalarını içermekte ve bu diyalogdan çıkartılan sonuç ise doğru ile yanlışın saf kuvvet önünde hiç bir anlamı olmadığı yönünde. Trump’tan iki bin beş yüz yıl önce Atinalı bir elçi şu sonuca varıyor: “Gerçek dünyada, güçlüler istediklerini yapıyor ve zayıflar da kaderlerine kurban oluyor.”

Muhafazakâr askerî tarihçi ve Tükidides uzmanı Victor Davis Hanson (Hoover Institution) McMaster, Mattis ve Bannon’ı az çok tanıyor ve Peloponez Savaşı’nın derslerini parçalanmakta olan dünya düzeninde kullanılabileceklerini düşünüyor. Hanson’a göre bu şahısların Tükidides bilgileri dünyanın, Birleşmiş Milletlerin Genel Meclisi’nin ifade ettiği idealizme uygun olarak değil, ulusların kendi çıkarları doğrultusunda döndüğünü hatırlatabilir. Bu sinik oldukları anlamına değil, sadece saf olmadıkları anlamına gelir. Geçen aylarda hem Mattis hem de McMaster Tükidides’in teşhisini, yani ulusları çatışmaya doğrultan üç etkeni açıklamalarında kullandılar: Korku, onur ve çıkar.

ABD ve Çin arasında çıkacak muhtemel bir çatışma küresel bir felakete neden olabilir. Allison bunun tamamıyla mümkün olduğuna inanmakla beraber, bunun kaçınılmaz olduğunu söylemiyor. Zaten kendi ifadesiyle bu kitabı yazmasındaki amaç geçmişte savaşa neden olan hataların tekrarlanmasını önlemek. Trump hakikaten böyle bir tuzağa düşerse bundan nasıl kaçacağı belirsizliğini koruyor. Trump’ın kıdemli danışmanları ABD’nin Batı’nın ekonomik sisteminin komünist değerlerini değiştireceği umuduyla on yıllardır Çin’in yükselişine ayak uydurmasından yakınıyorlar. Trump ise seçim kampanyasındaki Çin karşıtı söylemini bir kenara bırakıp Xi ile sıkı fıkı bir ilişkiye girmiş gibi gözüküyor ve an itibarıyla Çin ile birlikte Kuzey Kore’ye baskı uygulamaya odaklanmış durumda. Ne var ki Trump’ın stratejisi halen inşa sürecinde.

Zhongnanhai ve Tükidides

Allison’ın ilk olarak 2015’te ileri sürdüğü teorisi, Çinlilerin de dikkatini çekti. Çinli analistler, Başkan Xi Jinping de dahil olmak üzere Allison’ın karamsar analizine itiraz ettiler. Eylülde Seattle’da yaptığı bir ziyaret esnasında Çin Başkanı Xi Jinping iki ülke arasında muhtemel bir çatışma senaryosuna istinaden “Dünya’da sözde Tükidides Tuzağı diye bir şey yok,” deyip, büyük ulusların stratejik hesap hataları yaparak bu tür tuzakları kendileri yarattıklarını ifade etmişti. Xi yeni tipte bir büyük güçler ilişkisi kurma niyetinde olduğunu açıklamıştı, buna göre Çin Halk Cumhuriyeti’nin en temel emeli her bir Asyalı gücün kendi meşru çıkarlarını hesaba katarak savaşın engellenmesiydi. Yakın zamanda ise Çin ve ABD’nin Tükidides tuzağına düşmemek için mümkün olan her şeyi yapmaları gerektiğini söyledi.

Çinli yetkililer ABD’ye diplomasi ve güvenlik diyaloğu için sıkça geliyor. Bu tür konuşmalar iki tarafın da farkında olduğu ve düşmek istemediği Tükidides tuzağından kaçınmak için düzenleniyor. Hatta Çinli yetkililerin söylemleri ve Çin’in Kuzey Kore’nin nükleer tehdidi karşısında ABD ile olan mütevazı işbirliği, Çin-Amerikan ilişkilerinin bir kazan-kazan formülü dahilinde işleyebileceği yönünde umut doğurdu.

Allison’ın yankı uyandıran kitabı çağdaş bir uygulamalı tarih örneği. Uygulamalı tarih (Applied History) ise merhum Ernest May’in (1928-2009) ürettiği bir kavram. Burada amaç her incelenen olayın nasıl olup da tarihsel öncülünden farklı veya ona benzer olduğunu sorgulayıp, güncel ve net bir değerlendirme üretebilmektir. Tabii Allison tarihsel Tükidides tuzağını günümüz Çin-Amerika ilişkisine uygularken açık bir şekilde duruma Amerikan perspektifinden bakıyor.

Gazeteci David Ignatius ise Allison’ın analizini tersine çeviriyor ve Amerika’nın bakış açısı yerine söz konusu Tükidides tuzağına Çin perspektifinden bakıldığını hayal ediyor. Yani Allison Çinli olsaydı ne derdi, diye düşünüyor. Bu tarzda bir uygulamalı tarih Çinlilere ABD’nin egemen gücü ile olan kaçınılmaz çatışmaları hakkında ne anlatır diye soran David Ignatius, Çin perspektifinden uygulamalı tarih analizi yaptığında şu beş sonuca ulaşıyor:

1-İktisadi ve kültürel güç, askerî gücün yerini tutamaz. Çin, Avrupa gücü ile ilk karşılaştığında bölgesinin egemen iktisadi ve entelektüel gücüydü ama teknolojik destekli askerî güce sahip Avrupa ile boy ölçüşemedi.

2-Zayıflık küçümsenmeye neden olur. Zira Batılı güçler Çinli hükümdar ve askerî önderlere sadakat ve övgü gösterilerinde bulundular, ama bunlar aslında düşmanca niyetlerini gizliyordu. Çinliler Batı’nın etkisiyle haysiyetsiz oldular. Bu bir hataydı. Nitekim Allison’ın da aktardığı gibi Tükidides’in temel ilkesi der ki Kuvvetsizler (ve dolayısıyla yolsuzluğa bulaşanlar) başlarına gelenlerin sonucuna katlanmak zorundadır. Yolsuzluğun kökünü kazımak (en azından kontrol altına almak) şu an Çinlilerin temel görevi olmalı.

3-Batı açık ekonomiyi Çin ve diğer Asyalı uluslar için Batı’nın ileri teknoloji ve bilgisini özümsemek için olmazsa olmaz bir şey olarak gösterdi. Ama Batı bu açık ekonomiyi bağımlılık yaratmak için kullandı. İnanılmaz bir imalat sektörü inşa eden Japonya bile, Batı’nın hem madde hem de enerji arzına bağımlı kaldı. Bu başka bir hata ve sonucu da feci bir savaştı.

4-Yardımlaşma ve destek ağları egemen ülkenin etkisi ve askerî gücünü yayması için güzel bir örtüdür. İnsani acıları dindirmek namına kurulan Marshall Planı ABD etkisini yaymak ve Sovyetleri körleştirmek için mükemmel bir tasarıydı. Şu an, Çin de Asya Altyapı Yatırım Bankası ve “Bir kemer, bir yol” olarak bilinen işbirlikçi gelişim projesiyle benzer bir atılım tasarlıyor. Amerika ise diğer ulusların Çin’in bu atılımına dahil olmamaları için elinden gelen her şeyi yaptı.

5-ABD tüm taraflar için güvenliğin en iyi garantisinin şeffaflık ve uluslararası kurallara dayalı bir düzen olduğunu söylüyor. Ama aslında bunun çağdaş tarih boyunca asıl anlamı şudur: ABD kuralları yapar, diğerleri ise bunlara uymakla mükelleftir. Kurallara uymak Çin’in Güney Çin Denizi’nde egemenliğini ilerletmemesi demek olurdu (bu da Amerikan egemenliğinin sürekliliği anlamına gelirdi). Tarihin bize Çin’in niyetlerinin sınırlı olduğunu göstermesi gerektiğini söylüyor.

Neticede Beyaz Saray kendini cengâver Sparta ile karşılaştırıp Allison’ın uygulamalı tarih tezinden bazı dersler çıkarıyorsa, Çin’in de aynı şekilde kendisini Atina’nın yerine koyup sonunda gelecek olan savaşta galibiyeti nasıl elde edeceği üzerine kafa yorduğundan emin olabiliriz. Tabii savaş tarihine bakıldığında yadsınmaması gereken bir etken varsa, o da Napolyon’un dilimize de geçmiş meşhur söyleminin de belirttiği gibi: Para, para, para...

Amerikan Ordusunun Çin Halk Kurtuluş Ordusu üzerindeki sözde üstünlüğü

Amerikalılar tabiatları itibarıyla iyimserdir ve Çin ile Deng Xiaoping döneminden beri olan ilişkilerinde de iyimserdiler, zira Çin Halk Cumhuriyeti’nin de Sovyetler gibi yola geleceğini ummuşlardı. Amerikalılar Çin üzerindeki üstünlüklerinin halen devam ettiğini öne sürmek için askerî harcamalarına dikkat çekerler. Halihazırda Amerika’nın askerî harcamaları Çin’in dört katı fazla.

Ancak sadece rakamları karşılaştırmak yanıltıcı olabilir. İki ülke arasındaki rekabetin jeostratejik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Nitekim Asya’daki askerî kuvvet konusunda Amerika’nın temel engeli stratejik cephe ile arasında bulunan dünyanın en büyük okyanusu. Çin ise Asya’nın göbeğinde ve dünya nüfusunun neredeyse yüzde altmışının yaşadığı bu coğrafyaya yakınlığı sebebiyle avantajlı konuma sahip.

Askerî harcamaların yansıtmadığı bir diğer gerçek ise personel maliyetleri. Çin’in kara ordusu ABD’den daha fazla askere sahip olsa bile asker başına daha az para harcıyor. Ve bu personel maliyeti hesaba katıldığında iki büyük güç arasındaki askerî harcama uçurumunun o kadar da çarpıcı olmadığı anlaşılıyor.

ABD askerî personeline çok iyi bakıyor. Fakat bu ona çok pahalıya patlıyor. Pentagon’un tahminine göre toplam savunma bütçesinin neredeyse yarısı askerî ve sivil personel harcamalarına gidiyor. Bu 2015 için 298,5 milyar dolara tekabül ediyor. Başka bir deyişle Pentagon tüm diğer ülkelerin (Çin de dahil) ordusu için harcadığı paradan daha fazlasını sadece personeli için harcıyor. ABD’nin askerî personel harcaması diğer tüm NATO üyelerinin toplam savunma bütçelerinden daha fazla! Çin ordusunun bütçesi daha muğlak ama tahminler personel harcamalarının Halk Kurtuluş Ordusu’nun toplam bütçesinin üçte biri olduğu yönünde. Yani 2015’te Çin ordusunun 48,6 milyar doları personeli için harcadığını tahmin edebiliriz.

İki ordu arasındaki personel harcamaları farkı asker başına düşünüldüğünde daha da göze çarpıyor. ÇHKO 2,3 milyon aktif personele sahip, ABD ordusu için bu rakam 1,4 milyon. Bu demek oluyor ki Çin asker başına 21.000 dolar harcarken Amerika kişi başına 214.000 dolar harcıyor. Personel harcamaları eksiltildiğinde ABD askerî harcamaları 597 milyar dolardan 298 milyar dolara düşüyor. Çin’inki ise 145,8 milyar dolardan 97,2 milyar dolara düşüyor. Yani personel maliyetleri eksiltildiğinde Çin’in askerî harcamaları ABD’nin savunma bütçesinin çeyreği değil, üçte biri oluyor.

İşgücünün ucuzluğu, Çin yuanının Amerikan doları karşısındaki zayıf değeri de hesaba katıldığında (Çinli bir işçi Amerikalı bir işçinin maaşının çeyreğini kazanıyor, Çin’de bir Big Mac Amerika’daki bir Big Mac’in yarı fiyatına satılıyor) Pekin, Washington’un harcadığı aynı paraya iki katı daha fazla yerel silah sistemi üretebiliyor. Tabii ki Çin zenginleştikçe bu avantajlarını kaybedecek. Son on yılda işgücünün geliri istikrarlı bir şekilde artmakta ve Çin’in askerî harcamaları da aynı şekilde artacak.

Beyaz Saray ve Zhongnanhai’da Tükidides’in okunmasından şunu anlıyoruz ki yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine adım adım yaklaşırken Pasifik Okyanusu’nun her iki kıyısında da dünyanın en önemli ekonomik ve demografik bölgesi olan Güneydoğu Asya’da egemenliğini sağlamlaştırmak için rekabet içinde olan iki dev var. Bu iki devden biri küllerinden dirilmekte olan dünya üzerindeki en eski sürekli medeniyetin varisi Çin Halk Cumhuriyeti, diğeri ise öncülü Britanya İmparatorluğu’nun küresel egemenliğini seksen seneden fazla süredir devam ettiren Amerika Birleşik Devletleri. Aralarındaki muhtemel çatışmanın patlak verip vermeyeceği ise iki tarafın karşılıklı korku, onur ve çıkarlarını nasıl dizginledikleri ile alakalı.

 


Kaynakça

Michael Crowley, “Beyaz Saray’da Yunan Tarihi”, Politico, 21 Haziran 2017.

David Ignatius, “Çin-Amerikan Savaşı kaçınılmaz mı?”, Washington Post, 28 Haziran 2017.

Zachary Keck, “Çin’in Amerika’ya karşı gizli silahı”, The National Interest, 1 Temmuz 2017.