Anasayfa > Güncel Yazılar > Haluk Şahin'in Kandırmacaları

Haluk Şahin'in Kandırmacaları

Taner Akçam

08 Ekim 2005

Radikal gazetesinin 28 ve 30 Eylül 2005 tarihli sayılarında Haluk Şahin, “Taner Akçam’dan Kandırmacalar” başlığı ile iki ayrı yazı yayımladı ve İstanbul Ermeni Konferansı’nda sunduğum tebliğ hakkında bazı eleştirlerde bulundu. Söz konusu yazılar bugüne kadar Türk basınında hakkımda çıkmış “en efendi yazı” kategorisine giriyor. Ayrıca, görüşlerim üzerinde süren ölü örtüsünü çok az da olsun aralamaya yardımcı oldu. Bu nedenle Haluk Şahin’e teşekkür borçluyum.

Ama hepsi bu kadar... Haluk Şahin gazeteci olmanın ötesinde aynı zamanda bir Üniversite’de, Bilgi Üniversitesinde profesördür. Bir profesörden beklenen şey, belli bir konuda fikir beyan etmeden önce konuya ilişkin yazılı çizili şeylere göz atmasıdır. En azından benden toplantı sonrasında, tebliğimi isteyebilir ve böylece eleştiri sırasında yaptığı bir takım gafları yapmamış olurdu. Ben, ne söz konusu belgeyi kullanırken Nazilerle kıyaslama yapıp, belgeyi soykırım kanıtı olarak kullandım ne de “soykırım bir sosyal bilimdir, ben de bu dallla uğraşıyorum ve o halde 1915 soykırımdır” gibi saçma bir mantık ileri sürdüm. Özellikle yazının ikinci bölümüne egemen olan bu Emin Çölaşan tarzı argümanların beni şok ettiğini özel olarak belirtmek isterim. Bunu Bilgi Üniversitesinde çalışan bir profesöre hiç yakıştıramadım.

Birincisi, ufak bir düzeltme: Haluk Şahin, benim uzun süredir tüm çabamı 'Evet soykırımdır' demek üzerinde odaklaştırdığımı söylüyor. Gereksiz ve lüzumsuz bir iddia. Haluk Şahin’in, en azından mesleği gereği, “1915’i bana göre soykırım olarak adlandırmak mümkündür” argümanı ile “tüm çabayı bunun üzerine odaklaştırmak” arasındaki farkı bilmesi gerekir. Konu ile ilgilenmeye 1989 yılı ile başladım. Soykırım kavramını doğrudan kullanmaya başlamam 1996 yılı ve sonrasıdır. 1915 ve etrafındaki olaylar üzerine yazarken, özel olarak yaşananların soykırım olduğunu ispat etmek ve bunun için çabalamak gibi özel bir amacım yok. Türkiye’deki tartışmalarda, sorunun “soykırım mı değil mi” ikilemine sıkıştırılmaması gerektiği konusunda da yeteri kadar yazmış bulunuyorum. Haluk Şahin daha önce onlarca defa yazdığım şeylere baksaydı bu tür gereksiz bir polemiğe girmemiş olurdu.

Haluk Şahin ve benzeri durumda olan insanların bir şeyi çok iyi kavramaları gerek diye düşünürüm: Nasıl ki, toplantı sırasında da bazı akademisyenler 1915’te yaşananların soykırım sayılamayacağına inandıklarını dile getirdilerse ve bu onların son derece doğal hakları ise, 1915’i tanımlarken benim gibi bazı akademisyenlerin de soykırım tanımını kullanmaları da o kadar doğal sayılmalıdır. Nitekim belki fark edilmedi ama toplantıda, konuşmam sırasında soykırım kelimesini ağzıma bile almadım. Sırf, sorunun bu kelimenin kullanılıp-kullanılmamasında yattığını düşünenlere meselenin böyle olmadığını gösterebilmek için.

İkincisi, Haluk Şahin’in ana eleştirisi benim “mantık kandırmacası” yaptığım ve insanları kandırdığım idi. Aynen şöyle diyor Haluk Şahin:

Akçam, Ermeni soykırımı yapmakla suçlanan İttihatçıların kendi aralarındaki yazışmalarda 'Bu Ermeni meselesine bir çözüm bulmalıyız'; 'Bu konuda kesin bir şeyler yapmalıyız' gibi şeyler yazdıklarını ve bir 'nihai çözüm' arayışı içinde olduklarını bu kelimeleri de kullanarak söyledi. 'Nihai çözüm'ün İngilizce çevirisinin 'the final solution' olduğunu ve bu kelimelerin Hitler'in Yahudileri yok etme politikasını açıklamak için kullanıldığını herkes biliyor. Gerçekten, Nazilerin 1942 yılında yaptıkları bir toplantıda bu terimin Hitler tarafından onaylandığının ifade edildiği biliniyor. Yani, Akçam dolaylı olarak diyordu ki, Naziler de 'nihai çözümden' söz ediyorlardı, İttihatçılar da. Demek ki ikisi de aynı şeyi yaptılar: Soykırım! İşte size kanıt!
Azıcık tarih metodoloji okumuş olanlar bilirler. Bu mantık kandırmacası tarih biliminin en büyük ayıplarından biri sayılır.

Önce söz konusu metnin ilgili kısmını aktarmakta fayda var. Metin Talat Paşa tarafından 13 Mayıs 1331 (26 Mayıs 1915) tarihinde Başbakanlık makamına gönderilen bir yazı ve Ermeni meselesinin “tamamiyle ortadan kaldırılması” için alınması gereken tebdirlere ilişkin. Mektupta aynen şu ifadeler yer alıyor:

Devlet-i Aliyye’nin fihrist-i mesâil-i hayatiyyesi arasında mühim bir fasıl iştigâl olan bu gailenin esâslı bir suretde hal ve faslı ile külliyen izâlesi esbâbının tehiyye ve ihzârı tasavvur ve mülâhaza edilmekde iken...”(abç)

Son derece önemli bir belge olmasına ve Türk Resmî tezini işleyen hemen hemen her kitapta atıfta bulunulmasına rağmen, orijinal metin hiç bir yerde tam olarak yayımlanmamıştır (sadece bir yerde geniş Türkçeleştirilmiş özet mevcuttur). Belge oldukça uzundur. Talat Paşa, özetle “biz Ermeni meselesi olarak bilinen ve ülkemizi dış müdaheleye açık hale sokan ve bölünmenin eşiğine getiren sorunu esaslı bir surette hal ederek tümüyle ortadan kaldırmayı düşündüğümüz bir sırada savaş çıktı bazı geçici tedbirler aldık, şimdi artık meseleyi yeniden ele almakta fayda vardır”, anlamına gelecek sözler söylemektedir.

Türkiye’de yaygın kanı, Ermeni tehcirinin, savaş nedeniyle gündeme getirilmiş bir uygulama olduğudur. Bu anlayışa göre, savaş sırasında Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasından korkan Osmanlı yönetimi tehcire karar vermiştir. Ben bunun son derece yanlış olduğunu söylüyorum. Eylemi yapanların, asla ve asla tehciri zorunlu bir savaş tedbiri olarak düşünmediklerini, aksine daha köklü bir sorunu, “Şark Sorunu” olarak bilinen sorunu çözmek amacıyla, uzun süre üzerinde düşündükten sonra gündeme getirdiklerini iddia ediyorum. Bunu zaten ben söylemiyorum. İttihatçıların kendileri söylüyorlar, “esaslı bir suretde hal ve faslı ile külliyen izalesi” ifadesi de, konuşmamda kullandığım Ermeni meselesi, “Merkezi Umumiyece ariz ü amik (etraflıca) düşünülerek karar verilmiş bir mesele(dir ve) bu teşebbüsün [tehcirin] Şark Meselesini halledeceği” ifadeleri de de tamamiyle onlara aittir. Ne elimdeki yazılı metinde ne de konuşmamda, Ermeni meselesinin “esaslı bir suretde hal ve faslı ile külliyen izalesi” ifadesinin soykırıma ispat olarak kullandım. Elimdeki metinde, bu ve benzeri belgeler, “karar uzun müzakereler sonucunda alınmıştır” başlığı altında işlenmiştir.

Yani, Talat Paşa’nın bu ifadelerini, Nazilerin “nihai çözüm”ü ile bağlantılandıran Haluk Şahin’in kendisidir. Ben değilim. Haluk Şahin’in bu bağlantıyı kurmuş olması onun sorunudur benim değil. Hele hele kendi kurduğu bağlantıyı, benim hiç söylemediğim, “Naziler de nihai çözümden bahsediyorlardı, İttihatçılar da, İşte size soykırım kanıtı” gibi bir ifadeyi benim ağzıma koyarak tekrar etmesi ve beni kendisine ait bu ifadeden kalkarak eleştirmesi tek kelime ile ayıptır. Başkasının ağzına onun hiç söylemediği sözleri koy, sonra da “insanları kandırıyorsun”, diye o insanı eleştir. Hiç hoş değil bu.

Fakat eklemek isterim ki, Haluk Şahin’in, Talat Paşa’nın Ermeni meselesini “esaslı bir suretde hal ve faslı ile külliyen izalesi” sözleriyle Nazilerin “final solution- nihai çözüm” ibaresi arasında bağlantı kurmasını çok yadırgamadım. Aradaki benzerliğin Haluk Şahin’i rahatsız etmiş olmasını anlıyorum. Ama bu Haluk Şahin ile Talat Paşa ve Talat Paşa ile Naziler arasındaki bir sorun. Haluk Bey benden, Nazilerin ifadesini hatırlatıyor diye, Talat Paşa’ya ait bu sözleri kullanmamamı istemiyordur herhalde?

Bu noktada bir konuda daha açıklama yapmak gerekiyor. Türkiye’de, bir takım akademisyenler, “eğer soykırım söz konusu ise belgesini getir” gibi bir anlayışa sahipler. Soykırımın, bir veya birkaç belge ile ispatlanabileceği gibi bir mantık yürütmesine sahipler. Oysa soykırım konusu ile uğraşan sosyal bilimciler, soykırımın bir veya birkaç belge ile ispatalanacak bir şey olmadığını bilirler. Yani bizim için belgeler, bir resmi tamamlayan parçalar gibidir. Bizler, onlarca ve yüzlerce belgeyi yan yana getirerek, soykırımın bu belgeler topluluğundan çıkartılabilecek sonuç olduğunu söyleriz. Bu anlamda soykırım, birkaç belge ile ispatlanan bir şey değil, bir sonuç çıkartmadır.

Tüm bunları şunun için anlatıyorum: Talat Paşa’nın, Ermeni meselesinin “esaslı bir suretde hal ve faslı ile külliyen izalesi” ifadesi ile neyi anlatmak istediği ve bu ifade ile sonuçta ortaya çıkan tablo arasındaki bağlantı üzerine elbette tartışabilirsiniz ve tartışılmalıdır; ama bu ifadeyi “soykırım kanıtı” olarak sunmak, konuyla ciddi olarak uğraşan hiçbir akademisyenin yapmayacağı bir iştir. Geriye bir şey kalıyor: Tehcir, savaş sırasında ortaya çıkan bir ihtiyaca değil, üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir başka soruya “Şark Sorununa” esaslı bir cevap olarak gündeme getirilmiştir.

Haluk Şahin’in üçüncü önemli eleştiri noktası, benim soykırımın salt hukuk kavramı olmadığı konusunda söylediklerim. Şöyle diyor Şahin:

Akçam söz arasında 1915'te olup bitenlerin soykırım olup olmadığının hukuki kategori olarak tartışmalı olabileceğini kabul ettikten sonra şuna benzer şeyler söyledi: Ancak soykırım sadece hukuki bir kategori değil, aynı zamanda sosyal bilimsel bir kategori. Sosyal bilimciler 'soykırım çalışmaları' (genocide studies) bölümlerinde bu konuyu inceliyorlar. Ben de böyle bir bölümdeyim ve Ermeni olaylarını inceliyorum. (Demek ki, onlar da soykırımdır!)

Bu ifadelere nasıl cevap vereceğimi gerçekten bilemediğimi itiraf etmek zorundayım. 1915’te yaşananların hukuki bir kategori olarak soykırım sayılmasının tartışmalı olduğunu söylemedim ama bu çok da önemli değil. Asıl önemli nokta daha vahim bir konuda: Haluk Şahin de, toplantıda “soykırım sadece hukuka ait bir kavramdır” diyen tüm insanlar bilmek zorundadırlar ki, soykırım bir sosyal bilim dalıdır ve Amerika ve Avrupa’da birçok üniversitede bu alanda çalışan Enstitüler vardır. Soykırım bir sosyal bilim dalı olarak, sosyoloji, psikoloji, politik bilimler ve tarih vb. çeşitli disiplinlerin kesiştiği bir alandır. Kendi adıma, hani biyoloji var, fizik var falan gibi şeyleri anlatma zorunda kalmanın zorluğunu yaşadığımı itiraf etmek zorundayım. Türk üniversite dünyasının kendisini bu tuhaf cehaletin esaretinden kurtarmasında cidden büyük fayda vardır.

Haluk Şahin’in, bana atfettiği “ben soykırım enstitüsünde çalışıyorum, Ermeni sorunu ile uğraşıyorum. O halde 1915 de soykırımdır” biçimindeki mantık yürütmesi ile de uğraşmayacağım. Hele hele, “bu patoloji laboratuvarında kanserli hücre araştırması yapılır, ben bu laboratuvarda çalışıyorum, öyleyse benim baktığım örnek de kanserlidir!” yollu bana atfettiği inciler ile de uğraşmayı düşünmüyorum. Bu ifadeler sadece Haluk Şahin’in kapasitesi ve mantık yürütme yeteneği ile ilgili bazı ipuçları veriyor o kadar. Bu husuta kendisine yardımcı olabileceğimi hiç zannetmiyorum.

Fakat Haluk Şahin’in sorunu çok daha ciddi bir yerde. Şöyle diyor Şahin: “Bu gibi bölümlerden bazılarının kimler tarafından finanse edildiğini, arkalarında siyasal motifler olup olmadığını bir yana bırakıp...” Bence bir yana bırakmayalım sayın Şahin. Bütün mesele burada. Bilgi Üniversitesinde Profesör; Amerika’da bulunmuş ve Amerikan üniversite sistemini çok iyi bilen veya bilmesi gereken birisisiniz. Amerikan üniversitesinde var olan soykırımı araştırma kürsülerinin “birileri tarafından, bir maksada hizmet” amacıyla finanse edildiğini dolaylı olarak ima etmeyin bence bu değerli bilgilerinizi bizlerle paylaşın. Kimbilir belki bunun üzerinden tartışmayı ilerletebiliriz.

Radikal'in 7-8 Ekim 2005 tarihlerinde Haluk Şahin'in köşesinde kısaltılarak yayımlanmıştır