Anasayfa > Güncel Yazılar > “Milletin Adamı” Olmaktan Devletin Adamı Olmaya Giden Süreç: Bir Değişim mi?

“Milletin Adamı” Olmaktan Devletin Adamı Olmaya Giden Süreç: Bir Değişim mi?

Abdullah Onay

24 Kasım 2017

Geçen yazıda değindiğim, Tayyip Erdoğan’ın “milletin adamı” olmaktan “devletin adamı” olmaya giden değişimi, bir çelişki gibi algılanabilir. Değil; bu kavramlar bir karşıtlık içeriyor gibi görünse de, en azından bildiğimiz modeller çerçevesinde değil.

Millet kavramı muhafazakâr sağın önemli kavramlarından biri olageldi hep. DP’nin (Demokrat Parti) hatırlarda kalan, en bilinen afişi, “Yeter Söz Milletindir”. Süleyman Demirel, siyasi kavgalarda çözümü “millete gidelim”de görür. (Millet kavramının Osmanlı döneminde dinî bir anlam içerdiğini de unutmayalım bu arada.)

“Millet”, toplum gibi bir çoğulculuk içermez. Dışlayıcı bir yönü vardır. Devlet-toplum “çatışması”nı da göremeyiz. Devlet, “millet”ine yabancılaşmış bir zümrenin idaresinde olabilir. Ama nihayetinde bu düzeltilebilir. Nitekim gün gelir Necip Fazıl’ın şiiri için şöyle der Erdoğan: "Artık o dizelerde garip ve parya değil, öz-yurt ve öz-vatan kelimelerini öne çıkartmalıyız. Çünkü burası bizim öz-yurdumuzdur, öz-vatanımızdır."[1]

AK Parti’nin eski MKYK üyesi Ayhan Oğan‘ın “Yeni bir devlet kuruyoruz” açıklamasına Tayyip Erdoğan’ın tepkisi de bundandır: Bizim Türkiye Cumhuriyeti devletinden başka hiçbir devletimiz yoktur. Kim ne derse desin, hepsi hikâye…” Yani “ebed müddet” devlet. Belki de bunu vurgulamak için, Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ı on altı Türk devletini temsilen teatral bir törenle, on altı zırhlı muhafızla karşılar.

Kimilerinin sivil toplum örgütü çıkarmaya gayret ettiği Cemaat lideri Fethullah Gülen için de devlet “yine ebed müddet ve bu yine gâye-i hayaldir. Fikir seviyemiz ne olursa olsun duygularımızın temiz ve bu hedefe müteveccih olduğu kesindir.”[2]

Cemaatin devleti ele geçirme stratejisi ve en son darbe teşebbüsü, devletin bütün kurumlarında topyekûn bir seferberliğe yol açmış, Tayyip Erdoğan da ustalıkla bu süreci yönetmiştir. Nitekim Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ, "2012'den bugüne kadarki dönemde, FETÖ'ye karşı şimdiki cumhurbaşkanı tek başına mücadele veriyor. 15 Temmuz öncesindeki süreçlerde cumhurbaşkanın bazı konularda yalnız bırakıldığı kanaatindeyim. Tek başına mücadele verdi,” diyerek hakkını teslim etmiştir. Kimbilir bu devleti savunma iradesi, hâlâ bir sır olan Yaşar Büyükanıt ile yapılan Dolmabahçe görüşmesinde alınmış da olabilir.

Erdoğan’ın siyaset ustalığı bu güç dengelerini çok iyi bilmesinde yatıyor belki.[3] Dayandığı toplumsal gücün iktidar için yeterli olmadığının, geçmişteki örneklerden dersler çıkarmış olarak siyaseti sürdürüyor. Cemaat ile olan koalisyonu da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Nitekim Yusuf Ziya Cömert, geçmiş dönemde “saf” olduklarından devletten uzak durduklarını söyler:

“AK Parti’nin tek başına iktidarından sonra bizimkiler bu mesafeli oldukları müesseseleri yönetmek gibi bir görevle karşı karşıya kaldılar. Eh, çaresi yok. Vazife neyse yapılacak. Yapılacak da...  Emniyette, yargıda -çoğu bizden önce yerleşmiş- ‘alnı secdeli’ insanlar var. Onlar oraları çekip çevirsin. (Adamlar orada hepimizi nasıl çekip çevirdi!) ‘Cemaat’ bizimkilerden iyi yapar. Niye kafa yoralım?”[4]

Devlete yönelik bu kutsiyet muhafazakâr sağa özgü değildir elbet. Neredeyse bütün siyasi akımlarda hedef devleti ele geçirmektir. Devlet-toplum “karşıtlığı”nda toplum lehine bir yaklaşım nadirdir.

Nitekim bütün bu süreçlerde muhalefet söz konusu devlet ise “gerisi teferruattır”un ötesine geçememiştir. Darbeye karşı olmak değil yalnızca, anayasa ile belirlenmiş “Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü”nde hizaya gelinmiştir.

Bu ortak paydayı demokrasiye dair düşüncelerde de görürüz. Türkiye’nin bu çatışmalı on beş yılında, demokrasi aleyhtarlığı azalmak bir yana, artmış; demokrasi alenen suçlanır olmuştur.

Türkiye’de otoriterizmin dayandığı fikrî zemin budur. Hatırlayalım, AKP henüz kurulmadan, FP (Fazilet Partisi) içinde bir grupken, Avrupa Birliği oylamalarında karşıt oy kullanmışlardır. İktidar olunca pragmatizm gereği AB protokollerini yürürlüğe sokup bunu savunurlarken, bütün bir muhalefet cephesi AB’nin Türkiye’yi böleceği, yutacağı gibi gerekçelerle karşıt pozisyonda yer almıştır. Şimdi ise iktidar benzer şeyleri söylüyor, ama muhalefetin bir iki mızıldanmanın dışında çok da fikri değişmiş değil.

“Milletin Adamı”nın “Devletin Adamı” olması, “binlerce yıllık geçmiş”in vücut bulmasıdır. Bir çelişki içermez. Velhasıl, Tayyip Erdoğan’ın “millet”i devleti ile karşı karşıya gelmez. Nitekim 15 Temmuz darbesinde millete yapılan çağrıya cevap veren toplum, sokaklara çıkıp orduya karşı bir tepkiye yönelince, o ince çizgiyi hatırlatmak icap etmiştir. Belki de o nedenle Yenikapı Ruhu’nda kürsüde bu süreçteki rolü hâlâ açıklığa kavuşmamış olan genelkurmay başkanı da liderlerle birlikte arzı endam etmiştir.[5]

 



[1] Peki o devlet sopasını muhafazakârlara gösterirse? O zaman “Baltanın sapı bizden,” der, tevekkül ile karşılarsın. Mesela Ali Karahasanoğlu, “Ulusalcılığa Bakın, Mustafa Sabri istemezuk...”, Yeni Akit, 17 Kasım 2017.

[3] Hatırladığım kadarıyla bir Fenerbahçe başkanlık seçimine müdahil olma telkinlerine Aziz Yıldırım ile aralarındaki onca gerginliğe rağmen, bu bizim işimiz değil deyip karşı çıkar. Bir güç odağı olarak Aziz Yıldırım ile çatışmak istemez. Nitekim, gün gelir Aziz Yıldırım FETÖ’ye karşı mücadelede yanında olur. Yine Doğan Medya ile olan çatışma da yok etmeye yönelik değildir; ama gücü sınırlandırılmaya çalışılır. Nitekim artık eskisi gibi iktidarları belirleriz iddiasından vazgeçer Aydın Doğan: “Ben sizin siyasi rakibiniz değilim.”

[4] Yusuf Ziya Cömert, “Biz Uyurken FETÖ Çalışmış”, Karar, 29 Temmuz 2016.

[5] Milletin sınırlarını, haddini bilmesi gerekir, “ayaklar baş olmamalı”: “Kalkacaksın sen, hükümete, ‘Şu valiyi, şu emniyet müdürünü görevden al, şunu açığa al, şunu şuraya götür, bunu buraya götür...’ Önce haddini bileceksin ya. Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı?” Takdiri ilahi, o görevliler FETÖ operasyonuyla tutuklandı. Ama bunun yapılması gerekiyorsa da Devlet yapar. Nevzat Tandoğan’ı hatırlamamak mümkün mü?