Anasayfa > Güncel Yazılar > “Duyarın” Parodisi: “Komik mi bu şimdi?”

“Duyarın” Parodisi: “Komik mi bu şimdi?”

Sercan Çınar

14 Aralık 2017

Alışılagelmiş çağrışımının ve içeriğinin ötesinde bir anlam ifade etmeye başlayan ve değişen anlamıyla sosyal medyada sıklıkla karşılaştığımız bir kelime, duyar. Bir kimsenin duyarlı olduğu meselelere dair dışavurumunu ve bu dışavurumun “seviyesini” tenkit etmek için kullanılıyor çoğu kez. Duyarlı olma ediminin, sosyal medyadaki hakim orta sınıf kültürünün tasvip ettiği dozun ötesinde icra edildiğine kanaat getirenler bunu “duyar” gibi ifadeye indirgeyip belli duyarlı olma biçimlerini ahlâki içeriğinden yoksun bırakıp marjinalleştiriyor. Bilindik anlamının genişleyip değişik biçimde imlenmesi, kelimenin -tenkit edici yeni içeriğini daha da vurgulamak adına- yaygın biçimde “kasmak” fiili ile birlikte kullanımıyla gerçekleşiyor. Ve özellikle belirtmek isterim ki, bu ifadenin dolaşımını, alımlanmasını ve tekrarını mümkün kılan şey bunun belirli sosyal, kültürel ve siyasal konumların işaretlediği evrenlerde cereyan etmesi. Yani, “duyar” olarak imlenen edimleri bir parodi ya da komedi unsuru haline getirip tüketilebilir kılan bir orta sınıf kültüründen ve bununla ilişkisi temelinden şekillenen siyasal bir konumdan bahsediyorum. “Duyar kasmak” ile alaya alınan ve hedef haline getirilen şeyin, duyarlı olmak değil, duyarlı biriymişçesine görünmek olduğunu ve ifadeyi bu anlamıyla kullandıklarını dile getirenler de mevcut. Fakat böylesi bir nüansın, burada tartışmak istediğim meselenin bütünlüğünden ayrıldığını düşünmüyorum. “Duyar” hadisesinin bir tipolojisini ortaya çıkarmak gibi bir niyetim yok. Duyar üzerinden “duyarı” tenkit eden “ben” ile “duyar kastığı” söylenen ve de abartılı ve “sahte” bir performansa indirgenen bir “ötekinin” marjinalleştirildiği anlam yaratma sürecinin ciddi bir eleştiriye tabi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Bununla dilediğim şey ise her seferinde öfkelenmeme neden olan bu rafine ve sinik ifadelerin eleştirel bir dökümünü sunabilmek.

 

Somut örneklerden ilerlemeye çalışacağım. Son yılların hakim kültürel tüketim biçimine, yani hızlı ve paket halindeki tüketime içerik üreten mecralardan en popüleri olan Onedio.com, “duyarın” yeni içeriğini tüketmemiz için bizlere enfes bir paket hazırlamış ve başlığını da “Sosyal Medya Duyarcılarından ‘Az Bilinen Efsane Duyarlar’” olarak belirlemiş. Sitenin editörleri içeriği şöyle tanımlamışlar: “Toplumsal olaylara duyarlılık elbette iyidir, ancak bunun özellikle sosyal medyada bir 'adet'e hatta kimi zaman şova dönüştüğünü düşünenlerin sayısı artmaya başladı. Haliyle tepki gösterenler ortaya çıktı.”[1] Benzer başlıklara ekşisözlük gibi mecralarda da rastlayabilirsiniz. Baktığınızda, ırkçılık, cinsiyetçilik ve türcülük gibi meselelere dair sözünü esirgemeyen, rahatsızlıklarını dile getiren ve siyasal bir duruş belirten kullanıcıların “duyarlarının” birer komedi malzemesi olarak derlendiğini görüyoruz. Bu tarz içeriklerden tüketicinin beklentisi kendilerini güldürmesi lakin, bu içeriğe girdiğinizde ortada gülünecek bir şeyin olmadığını düşünebilirsiniz. Gülmediyseniz tüketemediniz demektir maalesef. Tam da bu tüketememe hususunda oluşan açıda, içeriğin alımlanmasına zemin hazırlayan çoğul konumlar beliriyor. Meselenin bu yönüne daha sonra değineceğim fakat burada altını çizmek istediğim şey, “duyarın” komediye tahvilini mümkün kılan imlem yapısının nasıl işlediği. Burada komik olarak düşünülen şey aslında abartılı olduğu varsayılan bir duyarlı olma edimi, yani duyarlılığın makul kabul edilen bir düzeyin -böyle bir düzey varmışçasına- ötesine geçmiş olması. Böylesi bir düzeyin ötesine geçilmesi olarak tanımlanan şey, yani “duyar” bir meseleye yönelik “aşırı duyarlı olmak” aslında.

Aşırı nitelendirmesi eşzamanlı bir marjinallik konumu üretir. Belirli duyarlı olma edimlerinin marjinalleştiren bir diğer önemli işlem ise bu edimlerin birer parodiymişçesine yeniden dolaşıma sokulmalarıdır. Bu noktayı daha da derinleştirmek adına biraz daha kuramsal ve soyut noktalardan ilerleyeceğim. Parodi derken aslında, Judith Butler’ın toplumsal cinsiyeti “edimlerin stilize tekrarı” ve de performatif bir inşa olarak tanımlarken kullandığı ve de “kalıcı kimlik denen fantazmatik etkinin siyaseten zayıf bir inşa olduğunu” teşhir edip altüst edici bir potansiyele sahip olduğunu belirttiği parodik tekrar kavramına başvuruyorum.[2] Butler’ın parodik tekrarı bana kalırsa, duyarın parodik olumsuzlanması olarak düşündüğüm bu sürece dair açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Fakat, parodik olumsuzlamadan da anlaşılacağı üzere, buradaki parodinin altüst edici bir etkiye sahip olmadığını, tam tersine, Butler’ın deyimiyle “bir umutsuzluk politikası” geliştirmek için kullanıldığını, yani, “makul duyara” dayalı siyasal alandan dışlanmalarını olumlayan bir pratik olduğunu iddia ediyorum. Yukarıda bahsettiğim onedio.com derlemesinin açıklamasında, toplumsal duyarlılığın, yani “sorumluluğun” “iyi” addedilip sosyal medyadaki ifadelerinin “şova”, yani abartılı bir duyar sergilemesine dönüştüğünün altı çiziliyor. Bu yönüyle içeriğin amacı, elindeki malzeme ile toplumsal duyarlılığın sosyal medyadaki değişik biçimlerini işleyip bunları yeni bir siyasal yüzeyde otantik-doğal olarak inşa etmek, bunun neticesinde de abartısız bir duyarlılığı normatif-iyi olarak olumlamak. Halbuki, toplumsal duyarlılığın sahih, doğal-otantik biçimleri olarak nitelenen şeyler son kertede fantazmatik inşalardır çünkü bunların cisimlendirilmeleri olanaksızdır.[3] Bu noktaya ilerleyen satırlarda tekrardan değineceğim.

Şimdi de, içeriği ve tetiklediği tartışma itibarıyla beni böyle bir yazı yazmaya iten asıl parodiye geçmek istiyorum. Youtube’da bulabileceğiniz bu nadide (!) eserin ve prodüksiyonun adı “Duyarım Sensin.”[4] Şarkının sözleri, köyde yaşamını sürdüren ve Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandıktan sonra kampüste karşılaştığı vegan ve “üçüncü dalga feminist” bir başka Boğaziçili kadına âşık olup hayatı feminizm ve veganlık ekseninde tamamen değişen bir erkeğin yeni gelişen “duyarlarından” bahsediyor. Köyünden ayrılıp “Boğaziçi’ne” gelirken annesinin elini öpen ve ona “hayırlı gelin” sözü veren kahramanımız, BÜKAK (Boğaziçi Kadın Araştırmaları Kulübü) masasında karşılaştığı aşkının yarattığı mucize neticesinde muazzam bir değişim geçiriyor. İlk karşılaşmanın ardından kitaplara gömülen kahramanımız, aşkının peşinden veganlığı ve üçüncü dalga feminizmi keşfediyor ve de bu keşfin ve aşkının yarattığı mutluluğun etkisiyle, organik tarım ve cinsel özgürlüğü köyüne götürmekten bahsediyor. Klip, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi’nin giriş-çıkışlarında arkadan gelen kadınlara kapı açıp, onları buyur etmeye pek meraklı erkeklere karşı kadınların tepkisinin -ki bu da “kapı duyarı” olarak nitelendiriliyor- parodisi ile son buluyor.

Gelelim şarkı ve prodüksiyona dönük tepkilere. Boğaziçililerin yoğun olarak kullandığı sosyal medya mecralarında dönen tartışmanın taraflarını ortada komik bir şey görmeyip tepki gösterenler “duyar ısrarcıları” ile klip ve şarkıyı duyarcı ‘social justice warrior (SJW) tayfanın” (“aşırı politik doğrucu” oldukları iddia edilen kişileri tanımlamak için pejoratif anlamda kullanılan “sosyal adalet savaşçıları”) bir parodisi olarak değerlendirip komik bulanlar oluşturuyor. Şarkının söz yazarı, icracısı ve klibin de başrol oyuncusu olan Buğra Korkmaz’ın bir anti-kahraman olarak kendisini oynadığı “Boğaziçi Üniversitesi Duyar ve Adalet Timi (BÜTAT)” başlıklı bir başka prodüksiyonda da doğrudan SJW telaffuz edilip parodisi yapılıyor.[5] SJW aslında, Küresel Kuzey ve Batı coğrafyasında uzun süredir kullanımda olup Amerika Birleşik Devletleri menşeili bir niteleme, ve köken itibarıyla Küresel Kuzey ve özellikle de ABD’de hakim bir politik tema haline gelen kimlik(çi) siyasetlerin gündelik hayatın hücrelerinde cereyan eden süreçlere dair öfkeli hücumlarına sosyal medya sathında geliştirilen bir tepkiyi ifade ediyor. Beyazlık ve heteroseksizm eleştirisi temelinde örgütlenen kimi grupların izlemiş olduğu kimlik(çi) siyasetin topluma sirayet etmekten ziyade, politikleştirdikleri kimlikleri sabit ve kapsayıcı olmaktan uzak kategoriler olarak inşa ettiklerine dönük eleştirinin SJW tanımın ortaya çıkışının küresel izleğinin temelinde yer aldığını görüyoruz. Bu yönüyle SJW tanımını yapan ve kullanan kesimler, “duyarcı” kesimlerin içine kapalı, “öfkeli ve sert” tutumlarını parodi haline getirerek tepkilerini ortaya koyduklarını dile getiriyorlar. Böylesi bir tepki, bana kalırsa kimlik(çi) siyasetin eleştirisinden ziyade politikleşen kimliklerin daha da marjinalleştirilmesi ile sonuçlanıyor. SJW nitelemesi bu bağlamda, heteroseksizm ve ırkçılık karşıtlığı, veganizm, feminizm ve beden olumlama hareketi gibi siyasal konumları “aşırı politik doğruculuk” gibi muğlak bir yüzeyde yeniden imleyerek marjinalize eden bir stratejinin temel unsuru haline geliyor.

Parodileştirme ve dışlama pratikleri üzerinden daha rafine ve pekiştirilmiş bir yol izleyen duyar eleştirisi kendisini, benzer hedeflere yönelen fakat son kertede geleneksel cepheleşme politikasına dayalı aşırı sağ ve muhafazakâr siyasetten taktik anlamda ve söylemsel olarak ayrıştırıyor. Bu yönüyle de kimlik siyasetinin politik olmayan, ve bana kalırsa yanlış bir eleştirisi olarak varlığını sürdürüyor. Yani, “duyarcı grupların” topluma sirayet etmeyip dönüştürmek gibi bir kaygısı olmadığını söylemek ve bunu destekleyici bir eleştirellik üzerinden ifade etmek yerine parodik olumsuzlamanın tercih edilmesi son kertede, politik içerikten yoksun bir dil üzerinden “çoğunluk” ve “duyarcı” gibi konumları yeniden üretip bu iki kesim arasında olduğu söylenen temassızlığı daha da pekiştiriyor.

What is SJW? SJW meaning and definition explained (SJW nedir? SJW’ın anlamı ve tanımının açıklaması) https://www.youtube.com/watch?v=ayqRzcu16Ww

SJW tanımının ve yaygın kullanımın küresel izleğinden bahsederken, benzer bir eğilimin Boğaziçi yerelinde de olduğunu söylemek gerekir.[6] Zira, “Duyarım Sensin” gibi bir şarkının ve klibinin Boğaziçi’nden çıkması ve o sahaya aşina olan kimselere hitap etmesi bunun en temel göstergesi. Boğaziçi yerelinde siyaset yapan ve yukarıda bahsettiğim siyaset tarzını temel alan grupların kendi içlerine kapanık, “dönüştürücülükten uzak” ve “sert” bir tutum aldıklarını dile getiren ve bunu eleştiren politik ve politik olmayan kimselerin tebessüm ettikleri bir şarkı ve klip aslında “Duyarım Sensin”. Böylesi tebessümlerin benzerlerini sosyal medyadaki “duyarcılara” politik doğruculuğu yerle yeksan eden yorumlarıyla “ayar veren” muhalif trollere dönük olarak da görebiliriz. Bu tarz içeriklerin belli kesimlerce yoğun olarak tüketilmesi de aslında ne tarz bir kültürel sermayenin biriktirildiğinin ve eleştirinin böylesi bir sermaye üzerinden politik olmayan bir içeriğe hapsolduğunu gözler önüne seriyor. Yani kapalı, sert ve diyaloğa kapalı olmakla eleştirilen bir siyasetin, politik olmayan bir içerik üzerinden hedef haline getirilmesi, mevcut toplumsal alanda halihazırda marjinalleştirilen grupların tekrardan fakat rafine bir şekilde marjinelleştirilmesi ile neticeleniyor. Duyarın parodisi de “duyarcılar” ve çoğunluk arasında süren kavgada, “duyarcıların” eleştirdiği ayrıcalıklı konumların sürdürülebilirliği için “çoğunluğa” yeni bir stratejik araç sunmak gibi bir işlev kazanıyor.

“Duyarım Sensin” şarkısı ve klibi, Boğaziçililerin hakim olduğu sosyal medya mecralarının haricinde başka bir yerde bambaşka bir tartışmayı da tetikledi. Ekşisözlük’te “boğaziçi’yi kazanan köylülerin dönüşümü” başlığı altında paylaşılan klibe tepki gösteren yazarlara göre şarkı ve klip köylüleri aşağılıyordu ve bu tepkilerin bir kısmı durumu “Boğaziçili züppelerin avam nefretine” bağlıyordu.[7] Bu tepkilere karşı Boğaziçili olduklarını düşündüğüm bazı yazarlar da şarkı ve klibin “köylülerle değil her şeye ‘duyar kasan’ aşırı politik doğrucu bireylerle dalga geçen” bir parodi olduğunda ısrar edip, tepki gösteren yazarları ikna etmeye girişmişlerdi.[8] Kısacası klibe gülenler, köylülük temsiline odaklanıp bunu sorun haline getiren diğer yazarları içeriği doğru düzgün tüketememekle eleştirmekteydi. İçeriği üretenin performansı ile imlediği gerçek-otantik, yukarıda belirttiğim çoğul konumlar tarafından farklı biçimlerde alımlanmıştı. Fakat, her iki konum da köylülük parodisinin ahlâken doğru olmadığı ve böylesi bir parodinin pastiş etkilerinin kahkaha yaratmayacağı konusunda hemfikirdi. Yani, klibi komik bulmayanlar köylüleri aşağıladığını düşündükleri için komik bulmazlarken, komik bulanlar ise köylülük aşağılanmış olsa biz de gülmezdik lakin parodisi yapılan başka bir şey diyerek karşı tarafla hemfikir olduklarını dile getiriyorlardı. Bu bakımdan, Boğaziçi sosyalliğine aşina olmayıp klibe tepki gösterenlere şu çağrı yapılıyordu aslında: “Köylülüğe bakmayın, abartı feminizm ve veganizm ile dalga geçin, komik olan o!”

Köylülüğün parodisinin yapılamayacağı ve yapılsa da komik bulunmayıp tenkit edileceğine dair böylesi bir ortak duyunun ele verdiği bir şey var. O da, daha önce belirttiğim “makul düzeyde duyarlılığın” iyi olması ve bu makul düzeyin aslında sınıfsal konumları imleyen duyarlı olma edimleri üzerinden inşa edilmesi. Bu bağlamda, sınıfsal konumlara dair duyarlılıkların makul olduğunu belirtip parodi dışında bırakan her iki görüş de ayrıcalıklı ve doğallaştırılmış bir duyarlı olma biçimini olumlarken, toplumsal cinsiyet, ulus ve ırk gibi eksenlerde işleyen çeşitli normalleştirme rejimleri ve toplumsal hiyerarşilere dair duyarlılıkları marjinalleştirerek olumsuzluyor. Sosyal medyadaki ifadelerin yanında, toplumsal hiyerarşilere ve eşitsizliklere dönük eleştirel bir yaklaşım geliştiren sosyal kuramda, özellikle de Marksizm içerisinde böylesi bir eğilimden söz edebiliriz. Toplumsal cinsiyet, cinsellik, ekoloji ve doğa-insan ikiliği gibi soruları bütüne dair (total) olduğu varsayılan meselelere tabi kılma eğilimi, bu meseleleri “yalnızca kültürel” şeyler olarak değerlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda cinselliğin, özel olarak da eşcinselliğin normalleştirici söylemler, yani heteronormativite üzerinden lokalize edilip parçalara ayrılması sürecini derinleştiriyor.[9] Eşcinselliğin lokalize edilmesi ve ontolojik ve epistemolojik olarak parçalanması ve bütünün dışında bir fragmana indirgenmesi neticesinde de, karşıtı olarak bütünlük fikri üzerinden inşa edilen heteroseksüellik de toplumsal anlamda evrensel bir tanıma kavuşuyor. Parçalayıcı etkileri göz önünde bulundurulduğunda heteronormativitenin kapitalizm ile benzer biçimlerde işlediği söylenebilir. Sermayenin, toplumsal üretimi ve bir bütün olarak da toplumsal hayatı sistemli bir biçimde parçalamasını düşünelim. Kamusal ve özelin birbirinden ayrışarak özel mülkiyetin doğallaştırılması, toplumsal emeğin durmaksızın, cinsiyete dayalı işbölümü ve fiziksel-zihinsel emek gibi ayrımlara tabi olması aslında sermeyenin küresel ölçekte işleyen atomize edici etkilerinin sonuçları olarak karşımıza çıkıyor.[10]

Heteronormativitenin ve kapitalizmin, yani toplumsal hayatı geniş ölçüde şekillendiren iki sistemin atomize edici ve parçalayıcı etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, duyarlılık biçimlerine sirayet eden ve bir tanesini bir diğerine karşı daha evrensel ve doğal bir konumda imleyen benzer bir etkiden söz edebilir. Yani “bütünsellik” adına ayrıcalıklı ve doğallaştırılmış bir duyarlı olma biçiminin üretimi -ki bu genelde sınıfsal konuma ya da daha genel bir ülke siyasetine dair oluyor- duyar olarak tanımlanan marjinal bir konumun sabitlenmesi ile mümkün oluyor. Bu bakımdan duyar ve onun parodisi, kapitalizm, cinsiyetçilik ve heteronormativitenin işleyişinde oluşan ve de atomizasyona tabi bırakılan değişik ezilme biçimleri ve bunların politik ifadelerine dönük kolonileştirme stratejileri olarak karşımıza çıkıyor. “Bütüne” dair olanı otantik-doğal duyarlılık biçimleri olarak kodlamak aslında cinsiyetçilik, heteroseksizm ve türcülük eleştirilerinin “duyara”, yani doğal olmayan “abartıya” indirgenip küçümsenmesine ve marjinalleştirilmesine yol açıyor. “Ülke yanarken kapı duyarı yapan elitist feminist kadın” ya da “abartı peşindeki lgbti’ler” gibi bir tanıma giderken, ülkenin yandığına dair kaygısından “muhalif” olduğu gözlemlenen bir kimse işte tam bu noktada muhalif olamıyor zira ülkeyi yakan sistemlerin işleyişine, “bütünlük” ve erkeklik uğruna hizmet etmiş oluyor.                                                         

“Duyarım Sensin” isimli prodüksiyonun internete düşmesini takip eden hafta içerisinde devlet ve memurları daha büyük bir prodüksiyona imza attı ve âdeta “en büyük marjinalleştirmeyi biz yaparız” der gibi, Ankara’dan başlayarak İstanbul Beyoğlu’na genişleyen bir torba kararla tüm LGBTİ+ etkinliklerini süresiz olarak yasakladı. Gerekçe olarak da “genel ahlâk ve toplumsal duyarlıklar” gibi “bütünlükleri” göstererek LGBTİ+ları genel ve doğal-otantik olanın dışarısında bırakarak marjinalleştirdi. Demem o ki, “dostuz biz” derken aynı zamanda feminizm, veganizm ve kuir aktivizmi “duyara” indirgeyip parodisini komik bulanların sıradan seyircileri olduğu bu devlet prodüksiyonunda ortaya çıkan görüntü -yani tüm bu siyasal pozisyonların tekrardan marjinalleştirilmesi- seyircilerin inanç halinde icra ettikleri performatif bir başarıdır ve bu başarının kime ait olduğu da gayet ortadadır, diye düşünüyorum. Bunu söylerken duyarın parodisine gülenlerin hükümetin politikalarına destek oldukları gibi doğrusal bir çıkarımda bulunmuyorum. Hükümetin yaptıklarının ötesinde, böylesi bir parodileştirmenin aslında politik içeriğinden yoksun bir kimlik siyaseti eleştirisinin siyasal konumlara dair nüansı ortadan kaldırmaya yaradığını söylüyorum. Kentli orta sınıf kültüründe karşılığını bulan “sorumluluk” hissiyatı ile birlikte düşünelim: Sabah işe giderken üçüncü dalga kahvecilerden aldığı ve de organik ve yerel üreticiyi kollayan bir bardak kahve ile sorumluluğunu icra etmeye mahkûm olan ve bunu doğallaştıran bir kültür. Ve bu kültürün yarattığı seyircilerin icra edip alkışladığı bir parodi. Duyarın parodisini yapanlar ve ona kahkaha ile eşlik edenler çıktığı toplumsal duyarlılık ve sorumluluk hissiyatına inatla sahip çıkmaya devam ediyorlar. İnatla sahip çıkılan şeyin fantazmatik doğasından kaynaklı bir suçluluk hissi aslında ele veriyor onları; hiçbir zaman yeteri kadar duyarlı olmayacaklar. Bunun içindir ki başkalarını “abartılı” ve “sahte” diye suçlamaya devam ediyorlar.


[1] Onedio.com, “Sosyal Medya Duyarcılarından ‘Az Bilinen Efsane Duyarlar’”, https://onedio.com/haber/twitter-dan-az-bilinen-efsane-duyarlar--501971.

[2] Judith Butler, Cinsiyet belası: feminizm ve kimliğin altüst edilmesi, çev. Başak Ertür (İstanbul: Metis, 2010), 230–231.

[3] Butler, toplumsal cinsiyetin asla içselleştirilemeyecek bir norm olduğunu dile getirirken, toplumsal cinsiyet normlarının da son kertede cisimlendirilmeleri imkânsız ve fantazmatik olduğunu söyler. Butler, s. 230.

[4] “Grup Burakcan- Duyarım Sensin - YouTube”, https://www.youtube.com/watch?v=tw25kEKot_E.

[5] “Boğaziçi Üniversitesi Duyar ve Adalet Timi (BÜDAT)”, Vimeo, https://vimeo.com/112510883.

[6] Boğaziçi yerelinin yanına ODTÜ de pekâlâ eklenebilir fakat bu yazının içeriğini aştığından ODTÜ’ye değinmeyeceğim.

[7] “Boğaziçi’yi Kazanan Köylülerin Dönüşümü”, ekşi sözlük, https://eksisozluk.com/bogaziciyi-kazanan-koylulerin-donusumu--5500593.

[8] https://eksisozluk.com/entry/72174915.

[9] Kevin. Floyd, The Reification of Desire: Toward a Queer Marxism (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2009), s. 5.

[10] Floyd, s. 6.