Anasayfa > Güncel Yazılar > Benim Eksiğim Kimin Fazlası

Benim Eksiğim Kimin Fazlası

Müge Günay

13 Mart 2018

Eksiklik başka birindeki fazlayı işaret etmesiyle de okunabilen bir mefhum. Çoğu zaman telafi edilmesi gereken bir kayıp olarak duyumsandığı için toplumsal olgulara bakış açısını belirleyen bir zihniyet olarak tezahür ettiğinde genellikle kendisinde olmayan bir şeye sahip muhayyel bir özne tasavvur eder ve bu “seçkinliğe” sahip kişileri tanıma, anlama yönünde çaba sarf etmeyi imkânsız kılan bir hınç ve haset biriktirerek nesnelliğini ve rasyonel perspektifini koruyabileceği mesafeyi yitirir. 

Bu telafi çabası, bir tarih bilinci, ötekiler fikri, bir tür doktrin ve yaşam biçimi (kültür) çerçevesinde bir ideoloji* olarak karşımıza çıktığında, kimi zaman birtakım değerlerini muhafaza ederek yüzünü Batı’ya çevirmek, kimi zaman da yerli ve milli nesiller idealiyle yine birtakım değerleri yeniden tesis etmek gayreti olarak ortaya çıkıyor bu topraklarda.

Bir proje olarak işleyen her iki teşebbüste de hedefin, bir eksiği hatırlatan, kurgulanmak istenen bizlik bilincini eksik bırakan ötekinin (yani aslında pek iyi tanınan bir yabancının) tahakküm altına alınması olduğu görülüyor. Müslümanlığın biz bilinci için bu öteki, Aydınlanma projesiyle ulusal değerler yaratmaya çalışırken dinine bağlı insanları mağdur eden, onlara tepeden bakan, temsil hakkını elinden alan elitist, Batıcı Kemalist kitleyken, halkı yönlendirme görevini üstlenen Cumhuriyet seçkinleri için, modernleşme ve laikleşme çerçevesinde Türk milliyetçiliğini güçlendirme ve Aydınlanma projesini sağlamlaştırma çabası karşısında bir engel teşkil eden, yobaz, hacı-hoca takımı olarak karşılık buluyor.

İkisi de toplumun güçlü bir baba tarafından himaye edilmeye muhtaç bir varlık olduğu konusunda hemfikirken, hedeflenen amaçlar doğrultusunda eksikleri giderecek bu babanın, bir reis mi yoksa bir başöğretmen mi olacağı konusunda fikir ayrılığına düşmesi aslında toplum ve demokrasi tasavvurlarında pek de farklı olmayan bir yaklaşıma sahip olduklarını göstermesi açısından dikkat çekici.

Kemalizm, bir yandan yerel değerlere dönüşü, bir yandan Batı’nın kültürel değerlerinin aktarıldığı bir ideale dayandırdığı ulus devlet söyleminin bölünmüşlüğünü gidermek, bu iki faaliyet arasında bir “denge” sağlamak için din ortaklığını bastırılması, yalnızca inanç ve ibadetle sınırlandırılması gereken bir unsur olarak ortaya koyarken, Türklüğün “biz” bilinci ile Müslümanlığın “biz” bilinci arasındaki bu salınımda, şimdi yerli ve milli olmak arzusuyla İslâmın bir ideoloji olarak merkeze konulması, tahterevallinin diğer tarafının irtifa kazanması, demokrasi adına değilse bile şu an için güçlü olmaktan başka üstünlüğü olmayan taraf için bir cennete dönüş sayılabilir; nihayet, toplumu değerlerinden yoksun bırakan, ona saygı göstermeyen Cumhuriyet tarihinin, bir zaman elinde bulundurduğunu düşündüğü sınırsız egemenlik devrolmuş, cennetten kovulmanın intikamını kendi cennetini yeniden, şiddetle, tesis ederek almak için bir fırsat doğmuştur.

Halbuki yoksun bırakılan ile yoksun bırakan arasındaki ilişkiyi “Hegelci modelde olduğu gibi efendi/köle, kendi/öteki gibi diyalektik karşıtlıklara içinde açıklamak, bu karşıtlıkların tersine çevrilmesi sayesinde bir bozundurma politikasının gerçekleşebileceği varsayımına dayanır. Tersine çevirme stratejisinin, tersine çevirmeyi önerdiği ekonomiyle aynı mantık içine hapsolduğunu unutan böyle bir strateji, kendi ile ötekini totalize eden diyalektik anlayışın kaçınılmaz bir uzantısı olarak görülmelidir.”*

Bu yüzden, iki iktidar anlayışında da görülen başka birçok benzerlik gibi, sınıflar arasındaki eşitsizliğin de her durumda sabit kalması son derece doğal karşılanır. Din, önceleri belki toplumdaki kültürel unsurlardan sadece biri olabilecekken şimdi tüm yoksunlukları eşitleyen, birlik-bütünlük duygusu tesis eden bir ideoloji olarak işlev kazanmıştır. Oysaki din, konuyla ilgili olarak İslâm, bizlik bilinci değil, insanlık bilincidir. Tüm insanlığı kapsayan bir çağrıdır. İlahi akde dayanır. İdeolojilerin kan bağı, sınıf bilinci, tarih bilinci üzerinden çağırdığı, kurguladığı “bizlik”ten farklı olarak insanlığı, insanlık durumunu işaret eden bir “biz” anlatır.  Ötekisi olmayan bir bizdir bu. İdeoloji olarak işlev kazandığında ise diğer tüm ifade biçimlerini yutan, iki kesim arasındaki farklılığı derinleştirmek için kullanılan, çıkarları gizleyen, adına kolayca kötülük yapılabilecek, bir kutsiyet atfedilerek suçluluk duygusunu paylaştıran temel bir gösterge haline gelir. Kendinden olmayanı kolayca tespit edip dışlar. İslâm çerçevesinde yerli ve milli olma idealiyle kurgulanan bizlik bilincinin ötekisinin ırk, din ya da kültür anlamda kendisinden farklı olmadığını göremeyecek kadar gözü kararır.

René Girard, kutsal kitaplarda geçen kardeş katlini bir kurucu cinayet olarak tanımlamıştır, buna göre yalnızca bir kez yaşanabilecek bu vahşet geride bırakıldıktan sonra “öldürmeyeceksin” yasası iner. Kardeşler arası rekabet, içlerinden birinin ölümü ya da mağlubiyetiyle sonuçlanır ve beraberinde bir hukuk anlayışı gelişir, bir düzen kurulur: “İhlal eden, yeniden inşa eden olur, hatta bir anlamda öngörüyle ihlal etmiş olduğu düzenin kurucusu olur. En büyük suçlu, toplumsal düzenin temel dayanağı haline gelir.”*  

Bir tek adamın inkâr ve ihmal ettiği kitleyi bir diğer tek adam ihya edecek, kardeş, kendi kardeşi karşısında adaleti sağlayan ideal baba olacak, fakat bu inşa sürecini demokrasinin temeli olan hukukun üstünlüğünü ihlal ederek yürütecektir. Walter Benjamin’in tanrısal şiddet tanımındaki gibi, egemenin, kurduğu ve koruduğu yasaları dilediği zaman askıya alabildiği bir şiddetle yapacaktır bunu. Bu ülke sınırları içinde yaşayan bir insan eğer makbul vatandaş değilse hain olarak değerlendirilecek, böylece yerli ve milli artık kendi tarihinin öznesi ve hakimi konumuna yerleşecektir.

Adaletsizlik karşısında duyulan etik bir öfkeyle değil, hınçla girişilen bu hak arama çabasının, yok sayılmış kitlenin manevi ihtiyaçlarını karşılama vazifesini üstlenen popülist reisin, kavramları ve tarihsel süreçleri kitlesine basite indirgeyerek kindar bir dille aktardığı zihniyetinin, eleştirdiği bu özcü yapıyı aynen muhafaza edip tekrarlaması kaçınılmazdır. Böylece demokrasiye ilişkin yeni bir şey çıkmayacağını, çünkü halkın demokrasiye hazır olmadığını, temsilî demokraside temsil edilemediklerini gördüğü için böyle bir gayret içine girmenin lüzumsuz olduğunu dolaylı olarak müjdelemiştir. Kendi anti-demokratik geçmişini eleştirmeden demokrasiden bahsetmekte bir beis görmeyen muhalefet partisinin de bu konuda söyleyecek farklı bir şeyi olmadığı görülüyor.

Ne yazık ki birbirinden hemen hemen hiç ayrılmayan korku ve nefret duygusunun hep dışarıda bırakacak bir şeyler bulması, kendini kurmak için kurban ve linç araması ve bunu toplumsal bir değermiş gibi olumlaması yeni bir şey değil.


* Saffet Murat Tura’nın Şeyh ve Arzu (Metis, 2002) kitabındaki ideoloji tanımından aktarılmıştır.

* Mutman, Mahmut (1992), “Under the Sign of Orientalism, The West vs. Islam”, Cultural Critique, 23, s.  

165-197.

* Girard, René Günah Keçisi, Kanat Yayınları, Çev. Işık Ergüden, 1995.


demokrasi din hınç